Bayramî Melâmîliği'ne mensup sûfî ve şair; Pîr Ali Aksarâyî'nin müridi ve Bayramî Melâmîleri'nin kutbiyyet makamında İsmâil Ma'şûkī'nin ardılı.
Hayrabolu'da doğdu. Hayatı hakkında bilinenler büyük ölçüde Nev'îzâde Atâî'nin Zeyl-i Şekāik'te verdiği bilgilere dayanır.
Atâî'ye göre Kanûnî Sultan Süleyman'ın 940 (1533-34) yılında çıktığı Irakeyn Seferi'nde sârbân (deveci) olarak padişahın hizmetinde bulundu; ordu Karaman'da iken Bayramî meşâyihinden Pîr Ali Aksarâyî ile görüştü ve bu sırada ona intisap etti. Bayramî Melâmîleri'nden Sarı Abdullah Efendi ise Semerâtü'l-fuâd'da onun sefere sersârbân sıfatıyla katıldığını, Pîr Ali Aksarâyî'nin ondaki yeteneği keşfedip kendisine iltifat ettiğini, sefer dönüşü ordudan ayrılarak şeyhinin yanında kaldığını kaydeder. Aynı müellife göre seyrüsülûk döneminde Ahmedî ve Kaygusuz mahlaslarıyla çok sayıda şiir söylemiştir.
Ardından Hayrabolu'ya dönüp irşad faaliyetini sürdürdü. Atâî onun cezbe sahibi bir kişi olarak tanındığını, meşrebi dolayısıyla zındıklıkla suçlandığını, bununla birlikte yüksek mânevî mertebelere ulaşmış, keramet sahibi velîlerden sayıldığını belirtir. Tarikat mensupları için son derece kritik olan bu dönemde, hakkında bazı olumsuz söylentiler çıkmakla birlikte devletin takibatına uğramadan faaliyetine devam etti.
952 (1545) yılında Hayrabolu'da vefat etti.
Tesir Halkası — Pîr Ali Aksarâyî'nin oğlu İsmâil Ma'şûkī'nin idamının ardından Bayramî Melâmîleri'nin kutbiyyet makamına Sârbân Ahmed geçti. Silsile ondan sonra müridi Hüsâmeddin Ankaravî tarafından sürdürüldü; ancak Ankaravî, şeyhinin aksine takibattan kurtulamadı. Diğer bir müridi, "Kaygusuz" mahlasıyla şiirleri olan Vizeli Alâeddin Efendi'dir. Alâeddin Efendi'nin yetiştirdiği Gazanfer Dede, zındık ve mülhid olduğuna dair bir ihbar üzerine Vize'den İstanbul'a getirilerek Dîvân-ı Hümâyun'da muhakeme edilmiştir.
Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Sarı Abdullah Efendi, "Varımı ol dosta verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihânım kalmadı" beytiyle başlayan şiirini nakleder; Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin Efendi de iki mektubunu ve ona ait olduğunu söylediği bazı şiirleri kaydeder. Adına kayıtlı divan tamamen melâmet neşvesi ve Ehl-i beyt muhabbetiyle dolu olup yaklaşık 3000 beyit ihtiva eder; madde müellifine göre böyle bir divanın seyrüsülûk görmüş sûfî bir şaire ait olması gerekir ve bu özellik Sârbân Ahmed'e uymaktadır. Divanın aidiyeti tartışmalıdır (bk. Çok Görüşlü Sunum).
Eserleri — Ona nisbet edilen divanın nüshaları kütüphanelerde farklı adlarla kayıtlıdır: İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde Dîvân-ı Ahmed Sârbânî ve Dîvân-ı Ahmed Sârbân Dukakinzâde, Millet Kütüphanesi'nde Dîvân-ı Ahmedî. Ahmed Sârbân veya Dukakinzâde Ahmed Bey adına kayıtlı nüshalar üzerine Hüseyin Süzer bir doktora tezi, Üsküdar Hacı Selim Ağa Kütüphanesi'ndeki iki nüsha üzerine Ayfer Kayabaşı bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır.
Türbesi ve Külliyesi — Kabri üzerine sonraları bir türbe inşa edilmiştir. Çeşitli onarımlar geçiren türbe son yıllarda özelliksiz bir mimariyle yenilenmiştir ve bugün Hayrabolu Kur'an Kursu'nun bahçesi içinde kalmaktadır.
Çok Görüşlü Görüşler
Seferdeki görevi — Atâî onun Irakeyn Seferi'nde sârbân (deveci) olarak bulunduğunu söyler; Sarı Abdullah Efendi ise sefere sersârbân (baş deveci) sıfatıyla katıldığını kaydeder. Atlas ikisi arasında tercih yapmaz.
Divanın kime ait olduğu — Kaynak bu konuda birbirinden ayrılan görüşleri sıralar. Abdülbaki Gölpınarlı, Ali Emîrî Efendi'nin Mevlevî şairi Fasîh Ahmed Dede'nin hattıyla bir mecmuada gördüğü kayda dayanarak divanın sahibinin Dukakinzâde Ahmed Paşa'nın oğlu Ahmed Bey olduğunu aktarmış ve Sârbân Ahmed ile Dukakinzâde Ahmed Bey'in aynı şahıs olduğunu kesin bir dille ifade etmiştir; bir yıl sonraki çalışmasında ise "Kaygusuz" mahlaslı şiirlerin Sârbân Ahmed'e değil müridi Vizeli Alâeddin'e ait olduğunu tesbit etmiştir. Gölpınarlı 1936 yılında yayımladığı Yunus Emre'de bu konudaki önceki bilgilerinin yanlış olduğunu söylemiş, daha sonra da "Dukakinzâde'nin mezarı Eyüp'tedir, mezar taşı mevcuttur, vefat tarihi 964'tür" diyerek iki şahsı ayırmış, fakat şiirlerin kime ait olduğu konusunda bir şey söylememiştir. Sadettin Nüzhet Ergun iki şahsın ayrı olduğu ve yeni belgeler bulununcaya kadar divanın Dukakinzâde Ahmed Bey'e ait kabul edilmesi gerektiği görüşündedir; Nejat Sefercioğlu da ayrı kişiler olduklarından hareketle manzumelerin yanlışlıkla Sârbân Ahmed adına kaydedildiğini savunur. Hüseyin Süzer'in doktora tezi de bu görüşten hareket eder. Ahmet Yaşar Ocak'ın bir çalışmasında ise Sârbân Ahmed'in asıl adının Dukakinzâde Ahmed olduğu belirtilmiş, fakat ayrıntı verilmemiştir. Madde müellifinin kendi değerlendirmesi: divandaki "dede" redifli manzumede Oğlan Şeyh İsmâil Ma'şûkī'den bahsedilmesi ve bir beyitte Pîr Ali Aksarâyî ile oğluna açıkça atıfta bulunulması, divanın Dukakinzâde'ye ait olduğu görüşüyle çelişir. Atlas bu görüşler arasında tercih yapmaz.
Bilgi zinciri ve bir sessizlik — Hayatına dair bilgiler Atâî ile Bayramî Melâmî müelliflerine (Sarı Abdullah Efendi, Lâ'lîzâde Abdülbâki Efendi, Müstakimzâde) dayanır; Mehmet Ali Ayni, Sâdık Vicdânî, Bursalı Mehmed Tâhir ve Hüseyin Vassâf bu bilgileri tekrarlar. Kaynak, Sârbân Ahmed'le pîrdaş olan ve onu yakından tanıması gereken Mir'âtü'l-ışk müellifi Abdurrahman el-Askerî'nin eserinde ondan hiç bahsetmemesini dikkat çekici bulur.
Kaynaklar
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) · c. 36, s. 132-133, “Sârbân Ahmed” maddesi
Bu kaydın kaynakları aşağıdadır (Kaynak Zorunluluğu).
Bu kayıtta bir hata mı gördünüz? Kaynağıyla düzeltme önerin
Kalıcı kimlik: EA-Z-000253 · bu adres kaydın adı değişse de aynı kayda gider; atıfta bunu kullanın.
