Celvetiyye tarikatının pîri, Osmanlı'nın en geniş tesir halkasına sahip mutasavvıflarından ve tekke şiirinin büyük isimlerinden biridir. Asıl adı Mahmûd olup Fazlullah b. Mahmûd'un oğludur; "Hüdâyî" mahlasını şeyhi Üftâde vermiş, adının başındaki "Azîz" sıfatı ise halkın ona duyduğu saygıdan doğmuştur.
948/1541'de Şereflikoçhisar'da doğdu. İlk tahsilinin ardından İstanbul'a giderek Küçük Ayasofya Medresesi'ne girdi; medreseyi bitirince hocası Nâzırzâde Ramazan Efendi'nin muîdi oldu. Bir yandan tefsir, hadis ve fıkıh okurken bir yandan da Halvetiyye'ye mensup Küçük Ayasofya Camii şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddin Efendi'nin sohbetlerine devam etti — yani tasavvufla teması medrese yıllarına kadar iner. Hocası Edirne Selimiye Medresesi'ne müderris, ardından Mısır ve Şam'a kadı tayin edildiğinde onu yanından ayırmadı. Mısır'da bulunduğu sırada Halvetiyye'nin Demirtaşiyye kolundan Kerîmüddin el-Halvetî'den "usûl-i esmâ" terbiyesi gördü.
1573'te Mısır'dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye Medresesi'ne müderris, Câmi-i Atîk Mahkemesi'ne nâib oldu. Bursa'ya gelişinin üçüncü yılında hocası vefat etti. Bu ölümün üzerinde bıraktığı derin tesir, onu resmî görevlerini bırakıp daha önce vaaz ve sohbetlerine katıldığı Muhyiddin Üftâde'ye intisaba götürdü (984/1576). Üftâde ondan önce mal ve mülkten, sonra memuriyetten feragat etmesini; gururunu yenmesi için kadı giysileriyle Bursa sokaklarında sırıkla ciğer satmasını istedi. Hüdâyî bu isteklerin hiçbirinde tereddüt etmedi.
Sıkı bir riyâzetle üç yıl gibi kısa bir sürede seyr ü sülûkünü tamamladı. Üftâde onu Sivrihisar'a halife tayin etti; ancak orada altı ay kadar kalabildi ve şeyhini görmek üzere Bursa'ya döndü. Üftâde'nin vefatı üzerine Rumeli'ye geçti; Trakya ve Balkanlar'da bir süre kaldıktan sonra İstanbul'a geldi. Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi'nin delâletiyle Küçük Ayasofya Tekkesi'nde sekiz yıl şeyhlik yaptı; aynı yıllarda Fâtih Camii'nde vâizlik etti, tefsir ve hadis okuttu.
1589'da Üsküdar'da bugün Hüdâyî Dergâhı'nın bulunduğu yeri satın aldı; inşaatı yakından takip edebilmek için ikametini Rum Mehmed Paşa Camii civarına taşıdı. Dergâh 1595'te tamamlandı ve aynı zamanda tevhidhâne olarak kullanıldı; 1007/1598-99'da bizzat bânisi tarafından minber ilâvesiyle camiye çevrildi. 1599'da Fâtih Camii vâizliğini bırakıp Üsküdar Mihrimah Sultan (İskele) Camii'nde perşembe günleri vaaz vermeye başladı. Sultan Ahmed Camii'nin açılışında (1616) ilk hutbeyi o okudu ve her ayın ilk pazartesi günü orada vaaz etmeyi kabul etti; TEİS, temel atma merasimine de (1018/1609) Sultan I. Ahmed ve şeyhülislâmla birlikte katıldığını kaydeder. Üsküdar yıllarında Bulgurlu'da bir çilehâne ile bir hamam yaptırdı; çilehânenin bulunduğu Bulgurlu köyü, Ilısuluk tarlaları ve Gaziler tepesinin bir kısmı I. Ahmed'in fermânıyla onun adına tescil edildi.
Safer 1038'de (Ekim 1628) Üsküdar'da vefat etti. Altısı kız olmak üzere on bir çocuğu oldu; nesli kızları Ümmügülsüm (ö. 1641), Zeyneb (ö. 1642) ve Fatma Zehrâ (ö. 1675) vasıtasıyla devam etti. Ölümü için yazılan tarih manzumeleri küçük bir divan oluşturacak kadar çoktur.
Tesir Halkası
Hüdâyî'nin nüfuzu halktan saraya kadar uzandı. III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman gibi padişahlara mektuplar yazıp öğütler verdi; IV. Murad'a saltanat kılıcını kuşattı; Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi'ne katıldı. Evliya Çelebi, yedi padişahın onun elini öptüğünü ve 170.000 müride irâdet verdiğini nakleder. Dergâhı her zümreden insanla dolup taştı: Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilâver Paşa, Hoca Sâdeddin Efendi, Sun'ullah Efendi, Şeyhülislâm Hocazâde Esad Efendi, Okçuzâde Mehmed Şâhî Efendi, Sarı Abdullah Efendi, Nev'îzâde Atâî ve Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi onun müntesip veya müdavimleri arasındaydı. Vefatında altmışa yakın halifesi bulunduğu rivayet edilir. Kendisi ve halifeleri eliyle Celvetiyye, Anadolu ve Balkanlar'daki dinî-tasavvufî hayat üzerinde derin iz bıraktı; tekkesi İstanbul'un en önemli tasavvuf ve kültür merkezlerinden biri oldu, oradan pek çok ilim adamı, şeyh ve mûsikişinas yetişti. Dergâh geleneğinin en meşhur müellifi, Rûhu'l-beyân sahibi Bursalı İsmâil Hakkı'dır; eserlerinde sık sık Hüdâyî'den nakiller yapar ve onu Gazneli Mahmud ile karşılaştırarak "Geldi bu âleme iki Mahmûd / Biri Mahmûd-ı Gaznevî meşhûr / Biri Mahmûd-ı ma'nevî ma'hûd" der. Devrinde ve sonrasında yazılan tarih ve bibliyografya kitaplarında "kutbü'l-aktâb", "sâhib-i zamân", "mürşid-i kâmil" unvanlarıyla anılması, şöhretinin ölümünden sonra da sürdüğünü gösterir.
Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi
Tasavvufî halk edebiyatı içinde yer alan Hüdâyî, sade ve hikemî tekke şiirleri yazdı; çoğu ilâhi tarzındaki şiirleri bir divan oluşturacak sayıdadır. Bazan hece, bazan aruz veznini kullandı. İbnü'l-Arabî'nin sistemleştirdiği vahdet-i vücûd anlayışına bağlıdır; eserlerinde, şiirlerinde ve mektuplarında bu açıkça görülür — TDV müellifi, onun bu anlayışı Yûnus Emre kadar derin işlediğini söylemenin güç olduğunu, buna karşılık tasavvufun engin ruhunu samimi bir ifadeyle nazmettiğini kaydeder. İlâhilerinin bir kısmını bizzat kendisi, bir kısmını muhib ve müntesipleri bestelemiş; bu besteler yüzyıllarca tekkelerde okunmuş, zikir meclislerinin ayrılmaz parçası olmuştur. Yûnus tarzındaki ilâhilerine pek çok mutasavvıf-şair nazîre yazmıştır. Şeyhine bağlılığını anlatan mısraları bu çizginin özeti gibidir: "Bağ-ı 'aşkın 'andelîbi Hazret-i Üftâdedir / Dertli 'âşıklar tabibi Hazret-i Üftâdedir." Kurucusu olduğu Celvetiyye, Selâmiyye, Hakkıyye, Fenâiyye ve Hâşimiyye adlı dört kola ayrılmış; tekkelerin kapatılmasına yakın yıllarda İstanbul'da bu kollara bağlı otuz kadar tekke bulunuyordu.
Eserleri
Arapça ve Türkçe otuz kadar eseri vardır; devrin anlayışına uyarak çoğunu Arapça yazmıştır.
Arapça eserlerinin başlıcaları:
- Nefâisü'l-mecâlis — seçilmiş âyetler üzerine tasavvufî tefsir; en düzgün ve eski nüshası Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa 172-174
- Câmiu'l-fezâil ve kâmiu'r-rezâil — ilmî, amelî ve ahlâkî faziletler; en eski nüshası Köprülü Ktp. 1853/3; H. Kâmil Yılmaz "İlim Amel ve Seyr ü Sülûk" adıyla Türkçe'ye çevirdi, İstanbul 1988
- Miftâhu's-salât ve mirkātü'n-necât — namazın fazilet ve hikmetleri; İbnü'l-Arabî ve Sühreverdî'nin görüşlerine de yer verir; en eski nüshası 1010/1601, Murad Molla Ktp. 1314/4
- Hulâsatü'l-ahbâr fî ahvâli'n-nebiyyi'l-muhtâr — hilkat, varlık ve hakîkat-i Muhammediyye; en eski nüshası 1037/1627, Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâî Efendi 258
- Habbetü'l-mahabbe — Allah, Peygamber ve Ehl-i beyt sevgisi; Ahmed Remzi Akyürek'in "Mahbûbü'l-ahibbe" tercümesini Rasim Deniz yeni harflerle yayımladı, Kayseri 1982
- Keşfü'l-kınâ' an vechi's-semâ' — semâın meşruiyeti; 1016/1607 nüshası Köprülü Ktp. 1583/7; Yılmaz'ın tercümesi MÜİFD sy. 4 [1986] s. 273-284
Bunların yanında Hayâtü'l-ervâh ve necâtü'l-eşbâh, el-Fethu'l-ilâhî, Tecelliyât, et-Tarîkatü'l-Muhammediyye, Fethu'l-bâb ve ref'u'l-hicâb ve el-Mecâlisü'l-va'zıyye vardır. Şeyhi Üftâde'nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan meydana gelen Vâkıât da genellikle ona nisbet edilir.
Türkçe eserlerinin başlıcaları:
- Divan — Dîvân-ı İlâhiyyât; 255 kadar ilâhi ile rubâî ve kıtalar — Kemaleddin Şenocak ve Ziver Tezeren ayrı ayrı yayımladı, İstanbul 1970 ve 1986
- Necâtü'l-garîk fi'l-cem' ve't-tefrîk — cem' ve fark kavramları, manzum
- Tarîkatnâme — Celvetiyye âdâbı
- Mektûbât — çoğu III. Murad'a yazılmış 152 Türkçe ve yirmi iki kadar Arapça mektup; Süleymaniye Ktp., Fâtih 2572
- Nesâih ve Mevâiz — 237 varak, kırk üç bölüm; bilinen tek nüshası Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâî Efendi 266
- Mi'râciyye — Hüdâî Efendi 262
İlk üç Türkçe eser "Külliyyât-ı Hazret-i Hüdâyî" adıyla basılmış (İstanbul 1287), Hüdâyî Âsitânesi'nin son postnişinlerinden Mehmed Gülşen Efendi (ö. 1925) aynı külliyatı daha geniş bir hal tercümesi ve et-Tarîkatü'l-Muhammediyye ilâvesiyle yeniden neşretmiştir (İstanbul 1338). Eserlerinin İstanbul kütüphanelerinde çok sayıda nüshasının bulunması, Celvetî ve diğer tarikat mensuplarınca birçoğuna şerh ve hâşiye yazılması, benimsendiklerinin işaretidir.
Türbesi ve Külliyesi
Üsküdar Doğancılar'da, Ahmet Çelebi mahallesinde 997-1003 (1589-1595) yılları arasında kurulan külliye, Celvetiyye'nin âsitânesi ve pîr evi olmuş; Osmanlı kaynaklarında "Hazret-i Hüdâyî Âsitânesi", "Pîşvâ-yı Tarîkat-ı Aliyye-i Celvetiyye" gibi adlarla anılmıştır. 1266/1850 yangınında türbe dışındaki binalar ortadan kalkmış, külliye 1272/1855-56'da Sultan Abdülmecid tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Türbenin dikdörtgen planlı hariminin ortasında, dört mermer sütuna oturan ve içeriden Celvetî tacının tepeliği gibi on üç dilime taksim edilmiş ahşap bir kubbe yükselir; pîrin yaldızlı demir şebekelerle kuşatılmış ahşap sandukası bu kubbenin altındadır, çevresinde çocuklarına ve bir torununa ait on sanduka sıralanır. Harim kapısı üzerinde vefat tarihini (1038/1628) veren ta'lik hatlı Arapça bir kitâbe, duvarların üst kesiminde ise hattat Mahmud Celâleddin'in kaleminden çıkmış, Mülk sûresini ihtiva eden sülüs bir yazı kuşağı vardır. Türbe, vefatından 1925'e kadar Celvetiyye mensuplarınca bayram arefelerinde âsitâne şeyhinin riyâsetinde topluca ziyaret edilmiş; İstanbul'daki velî türbeleri içinde en çok rağbet görenlerden biri olma vasfını bugüne taşımıştır. Mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkındaki "Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler" şeklindeki duası, türbesini Eyüp Sultan, Sünbül Efendi ve Yahyâ Efendi'den sonra İstanbul'un en çok ziyaret edilen türbeleri arasına sokmuştur.
Öğütleri ve Dersleri
Hüdâyî'nin öğüdü, kendisine atfedilen serbest sözlerde değil, YAZDIĞI eserlerde ve söylediği ilâhilerde durur. Bu bölüm o eserlerin konusunu ve elimizdeki manzum örneklerini kaynak göstererek verir; atlas ona ait olmayan hiçbir cümleyi "Hüdâyî demiştir" diye kaydetmez.
İlim, Amel, Ahlâk Üçlüsü
En çok okunan eseri Câmiu'l-fezâil ve kâmiu'r-rezâil'in adı zaten programını söyler: faziletleri toplamak, rezîletleri kırmak. Eser üç bâbdır ve sırasıyla ilmî, amelî ve ahlâkî faziletleri anlatır. H. Kâmil Yılmaz eseri "İlim Amel ve Seyr ü Sülûk" adıyla Türkçe'ye çevirmiştir (İstanbul 1988). Hüdâyî'nin terbiye anlayışında ilim tek başına yeterli görülmez; amel ve ahlâkla tamamlanmadıkça faziletten sayılmaz (TDV DİA; TEİS)
Namazın Hikmeti
Miftâhu's-salât ve mirkātü'n-necât ("namazın anahtarı ve kurtuluşun merdiveni") namazın fazilet ve hikmetlerini anlatan bir risâledir; Hüdâyî burada Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Şehâbeddin es-Sühreverdî gibi büyük mutasavvıfların görüşlerine de yer verir. En eski nüshası 1010/1601 tarihlidir (TDV DİA)
Muhabbet Dersi
Habbetü'l-mahabbe ("muhabbet tanesi") Allah sevgisi, Peygamber sevgisi ve Ehl-i beyt sevgisini anlatan küçük bir risâledir. Ahmed Remzi Akyürek onu "Mahbûbü'l-ahibbe" adıyla tercüme etmiş, Rasim Deniz yeni harflerle yayımlamıştır (Kayseri 1982) (TDV DİA)
Semâın Müdafaası
Keşfü'l-kınâ' an vechi's-semâ' ("semâın yüzündeki perdenin kaldırılması"), semâın meşruiyetini müdafaa için yazılmıştır. 1016/1607 tarihli nüshası Köprülü Kütüphanesi'ndedir; H. Kâmil Yılmaz tercümesini "Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin Semâ Risâlesi" adıyla yayımlamıştır (MÜİFD, sy. 4 [1986], s. 273-284). Bu risâle, Hüdâyî'nin tasavvufî usulü ilmî delille savunma tarzını gösterir (TDV DİA)
Tarikat Âdâbı ve Sülûk Kavramları
Türkçe risâlelerinden Tarîkatnâme, Celvetiyye tarikatının âdâbını anlatır; Necâtü'l-garîk fi'l-cem' ve't-tefrîk ise tasavvufun "cem'" ve "fark" kavramlarını manzum olarak açıklar (TDV DİA). Vâkıât adlı eser, şeyhi Üftâde'nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan meydana gelmiştir; yani Hüdâyî'nin kendi öğrenme defteridir ve üç yıl boyunca şeyhiyle arasında geçen ahlâkî-tasavvufî konuşmaları içerir (TDV DİA; TEİS)
Vaaz ve Nasihat
Nesâih ve Mevâiz, Hüdâyî'nin vaaz ve nasihatlerini ihtiva eder; 237 varak olup kırk üç bölümden oluşur ve bilinen tek yazma nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi'ndedir (Hüdâî Efendi nr. 266). Mektûbât ise çoğu III. Murad'a yazılmış 152 Türkçe ve yirmi iki kadar Arapça mektuptan oluşur (Süleymaniye Ktp., Fâtih nr. 2572); TEİS bu mektuplarda devletin idaresi hususunda HALKIN GÖRÜŞLERİNİN de dile getirildiğini kaydeder — yani nasihati saraya, halkın hâlini taşıyarak yapmıştır (TDV DİA; TEİS)
Tevazu İlkesi
Sultan I. Ahmed kendisini müritliğe kabul etmesini istediğinde verdiği cevap, tarikat anlayışının özeti olarak nakledilir: "Bizim tarikatımızda rütbe ve mansıp farkı yoktur." Rivayete göre padişah bundan sonra öteki müritlerle birlikte, alelade bir dervişten farksız olarak sohbetlerine katılmıştır (TEİS)
Nefis Terbiyesi
Şeyhi Üftâde'nin ondan mal ve mülkü, sonra memuriyeti bırakmasını; gururunu yenmesi için kadı giysileriyle Bursa sokaklarında sırıkla ciğer satmasını istemesi, Hüdâyî'nin sülûk anlayışında nefis terbiyesinin ilim ve makamdan önce geldiğini gösteren en bilinen örnektir (TEİS)
Kendi Mısralarıyla Öğütleri
Aşağıdaki bentler, Divân-ı İlâhiyyât'ın yayımlanmış neşirlerinden alınmıştır ve kaynağı belirtilmiştir.
① Yalnız Allah'a talip olmak:
N'eyleyeyin dünyâyı
Bana Allah'ım gerek
Gerekmez mâsivâyı
Bana Allah'ım gerekFânî devlet gerekmez
Dürlü zînet gerekmez
Hak'sız cennet gerekmez
Bana Allah'ım gerekBeyhûde hevâyı ko
Hakk'ı bula gör yâ hû
Hüdâyî'nin sözü bu
Bana Allah'ım gerek.
Tatcı, Mustafa – Yıldız, Musa [hzl.], Azîz Mahmûd Hüdâyî, Divân-ı İlâhîyât, İstanbul: Üsküdar Belediyesi, 2005, s. 97-99; TEİS'in "Eserlerinden Örnekler" bölümünden.
② İstiğfar ve kul edebi:
Eğer doğru yoldan taşra gitdimse
Efendim sultânım estagfiru'llâh
Rızâna muhalif her ne etdimse
Efendim sultânım estagfiru'llâhKulun işi sehv ü gaflet ü nisyân
Efendiden afv ü rahmet ü gufrân
Yine senden olur her derde dermân
Efendim sultânım estagfiru'llâh.
Aynı neşir, s. 487.
③ Kâinata ibret nazarıyla bakmak:
Seherden açılan güller nedendir
Öten şûrîde bülbüller nedendirBakanlar kudret-i perverdigâra
Görenler sun'-ı Hakk'ı aşikâre
Nazar et 'ibret ile nev-bahâra
Akan sular esen yeller nedendirKamusu Kâdir-i mutlak işidir
Bu sırrı anlayan ârif kişidir.
Aynı neşir, s. 127-129.
④ Peygamber sevgisi ve şefaat niyazı:
Kudûmun rahmet ü zevk ü safâdır yâ Resûla'llah
Zuhûrun derd-i uşşâka devâdır yâ Resûla'llahHüdâyî'ye şefâ'at kıl eğer zâhir eğer bâtın
Kapuna intisâb etmiş gedâdır yâ Resûla'llah.
Aynı neşir, s. 73-75.
⑤ Mürşide bağlılık:
Mürşid-i 'âli dilersen dâmen-i pâkini tut
Gösteren râh-ı Hüdâyı Hazret-i Üftâdedir
Sıdk ile kul ol Hüdâyî eşiğinde dâimâ
Bil hakikat kutb-ı aktâb Hazret-i Üftâdedir.
Ertan, Mehmed Emin, Aziz Mahmud Hüdâyî, İstanbul: Şule Yayınları, 2001, s. 70; TEİS'ten.
Üslûbu
TDV müellifi, Hüdâyî'nin sade ve hikemî tekke şiirleri yazdığını, bazan hece bazan aruz veznini kullandığını, İbnü'l-Arabî'nin sistemleştirdiği vahdet-i vücûd anlayışına bağlı olduğunu kaydeder; aynı müellif onun bu anlayışı Yûnus Emre kadar derin işlediğini söylemenin güç olduğunu, buna karşılık tasavvufun engin ruhunu samimi bir ifadeyle nazmettiğini belirtir. İlâhilerinin bir kısmını bizzat kendisi, bir kısmını muhib ve müntesipleri bestelemiş; bu besteler yüzyıllarca tekkelerde okunmuş ve zikir meclislerinin ayrılmaz parçası olmuştur (TDV DİA)
Kerâmât
Aşağıdaki menkıbeler, kaynaklarda NAKİL olarak yer alan rivayetlerdir; atlas onları "böyle olmuştur" diye değil, "kaynaklar böyle nakleder" diye kaydeder. Her rivayetin geldiği eser parantez içinde belirtilmiştir.
İntisabına Sebep Gösterilen İki Rivayet
Birincisine göre Hüdâyî bir rüyada, yerlerinin cennet olacağını sandığı ve aralarında hocası Nâzırzâde Efendi'nin de bulunduğu bazı kimseleri cehennem ateşinde yanarken görür; bu hâl karşısında derinden sarsılır, bunun mana âleminde kendisine gösterilen bir işaret olduğunu düşünür ve ertesi gün malını, mülkünü ve vazifesini bırakarak Üftâde'ye derviş olur (TEİS)
İkinci rivayet, Bursa kadılığı sırasında önüne gelen bir boşanma davasına dayanır. Her yıl hacca gitmeye niyetlenip gidemeyen Bursalı bir zat, eşinin "Boş yere niyet etme" sözüne karşılık "İnşaallah gideceğim; gidemezsem seni talâk-ı selâse ile boşarım" der. Arife gününe kadar evinde görülen adam o gün ortadan kaybolur, bayramın beşinci günü kapıyı çalar; eşi sözünü hatırlatarak kapıyı açmaz ve mesele kadıya taşınır. Adam, hac kafilesinin dönüşünün beklenmesini ve onların şahitliğine başvurulmasını ister. Kafile dönünce şahitler, onunla hacda beraber olduklarını, oturdukları ve bulundukları yerleri söylerler. Kadı Hüdâyî talâkın vâki olmadığına hükmeder ve adamdan bunu nasıl yaptığını açıklamasını ister; adam, eskici Mehmed Dede'nin aracılığıyla "mekân tayyı" suretiyle bu işin gerçekleştiğini söyler. Bunun ardından Hüdâyî'nin Mehmed Dede'nin dükkânına gidip ona bağlanmak istediği, Mehmed Dede'nin ise "Nasibin bizden değil, Hz. Üftâde'dendir" diyerek onu Üftâde'ye gönderdiği rivayeti daha yaygındır (TEİS; naklin kaynağı olarak Tezeren 1987, s. 9-10 ve Yılmaz 1990, s. 46-47 gösterilir)
Ciğer İmtihanı
Üftâde, intisaptan önce ondan evvela mal ve mülkten, sonra memuriyetten feragat etmesini; nefsini ayaklar altına alması ve gururunu yenmesi için de kadı giysileriyle Bursa sokaklarında sırıkla ciğer satmasını ister. Hüdâyî bu isteği tereddütsüz kabul eder ve irşad halkasına böyle katılır (TEİS). Kaynaklar bunu bir keramet değil, kerametin önündeki nefis terbiyesi olarak anlatır.
Sultan I. Ahmed'in Rüyası
Sultan I. Ahmed gördüğü bir rüyayı tabir ettirmek için Hüdâyî'ye başvurur; tabirden son derece memnun kalan padişah bunu bir keramet sayarak elini öper ve kendisini müritliğe kabul etmesini ister. Hüdâyî "bizim tarikatımızda rütbe ve mansıp farkı yoktur" diyerek arzusunu kabul ettiğini bildirir. Bu tarihten sonra I. Ahmed, öteki müritlerle birlikte alelade bir dervişten farksız olarak onun sohbetlerine katılır. Şeyhinin abdest alması için padişahın ibrikle su döktüğü, Vâlide Sultan'ın da peşkir tuttuğu rivayet edilir (TEİS; nakil Küçük 1976, s. 186'ya dayandırılır)
"Padişahlar Ardınca Yürüsün"
Üftâde'nin vefatından önce Hüdâyî'ye söylediği bu sözün, I. Ahmed'in ona duyduğu saygıyla Üsküdar çarşısında onu atına bindirip bir süre arkası sıra seyis gibi yürümesiyle gerçekleştiği nakledilir (TEİS; nakil Tezeren 1987, s. 15)
Ziyaretçileri İçin Duası
Mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında "Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler" diye dua ettiği kaydedilir. TDV müellifi, türbesinin İstanbul'da Eyüp Sultan, Sünbül Efendi ve Yahyâ Efendi'den sonra en çok ziyaretçi çeken türbeler arasına girmesini doğrudan bu duaya bağlar (TDV DİA)
Tekkesine Sığınanlar
Daha sağlığında, hayatını tehlikede gören pek çok devlet adamının onun tekkesine sığınarak hayatını kurtardığı bilinmektedir; vefatından sonra ise bıraktığı çok zengin vakfiye sayesinde tekkesi, imaret ve külliyesi halkın sığınağı ve barınağı olmuştur (TDV DİA)
Evliya Çelebi'nin Nakli
Seyahatnâme, yedi padişahın Hüdâyî'nin elini öptüğünü ve 170.000 müride irâdet (el) verdiğini belirtir (TDV DİA ve TEİS bu nakli aktarır). Sayı, bir seyyahın kaydı olarak nakledilmiştir; atlas onu tarihî bir sayım değil, tesirin çağdaş tanıklığı olarak taşır.
Ölümünden Sonra
Devrinde ve sonrasında yazılan tarih ve bibliyografya kitaplarında "kutbü'l-aktâb", "sâhib-i zamân", "mürşid-i kâmil" gibi unvanlarla anılması, dilden dile nakledilen menkıbe ve kerametleri, ziyaretçilerinin her devirde artmasını sağlamıştır. Türbesi dışındaki bütün külliye binalarının yandığı 1266/1850 yangınından sonra külliyenin devrin padişahı Abdülmecid tarafından yeniden inşa ettirilmesi, bu sevgi bağının saray çevresinde de sürdüğünü gösterir (TDV DİA)
Çok Görüşlü Görüşler
Bu kayıt iki bağımsız akademik kaynağa dayanır: TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "Azîz Mahmud Hüdâyî" maddesi (Hasan Kâmil Yılmaz, c. 4, s. 338-340) ve Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki "HÜDÂYÎ, Azîz Mahmûd" maddesi (Hulusi Eren). İkisi ana hatlarda örtüşür; ayrıldıkları noktalar aşağıda açıkça bırakılmıştır — atlas bu tür yerlerde bir kaynağı seçip diğerini gizlemez.
İlk Tahsilinin Yeri
TDV, çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'da ilk tahsiline başladığını yazar; TEİS ise ilköğrenimini Şereflikoçhisar'da aldığını kaydeder. İki kaynak doğum yeri (Şereflikoçhisar) ve İstanbul'daki medrese tahsilinde birleşir, ilk mektep yerinde ayrılır.
Bursa Kadılığı
TEİS, hocası Nâzırzâde'nin vefatı üzerine Hüdâyî'nin Bursa kadılığına getirildiğini, kısa süre sonra bu görevden ayrılarak Üftâde'ye intisap ettiğini söyler. TDV maddesinde bu tayinden söz edilmez; orada Bursa'daki görevleri müderrislik ve Câmi-i Atîk Mahkemesi nâibliği olarak geçer. Menkıbelerdeki "kadı Hüdâyî" anlatısı TEİS'in çizgisiyle uyumludur; TDV'nin sükûtu ise tayinin ihtilaflı olabileceğini düşündürür.
Ayşe Sultan ile Evliliği
Her iki kaynak da Kanûnî'nin, kızı Mihrimah Sultan'dan torunu olan Ayşe Sultan (ö. 1006/1598) ile evlendiğini "rivayet edilir" kaydıyla verir. Yani bu evlilik kesinleşmiş bir bilgi değil, kaynaklara nakil olarak girmiş bir rivayettir.
İntisap Rivayetlerinin Sırası
TEİS, rüya ile boşanma davası rivayetlerinden hangisinin önce gerçekleştiğinin kesin olarak bilinmediğini açıkça yazar; yaygın olan anlatının hac/talâk hadisesiyle başlayıp eskici Mehmed Dede'nin yönlendirmesiyle Üftâde'ye varan çizgi olduğunu belirtir.
Vâkıât'ın Aidiyeti
Şeyhi Üftâde'nin sohbetlerinde tutulan notlardan meydana gelen Vâkıât, TDV'nin ifadesiyle "genellikle Hüdâyî'ye nisbet edilmiştir" — yani telif değil zabıt niteliğindedir ve nisbeti mutlak değildir. İki kaynak nüsha numarasında da ayrılır: TDV Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâî Efendi nr. 250'yi gösterirken TEİS 249 numarayı verir.
Padişah Listesi
TDV, mektup yazdığı padişahları III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman olarak sayar; TEİS bu listeye III. Mehmed ve IV. Murad'ı da ekler. İki kaynak IV. Murad'a saltanat kılıcını kuşattığı ve Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi'ne katıldığı hususunda birleşir.
Sultan Ahmed Camii
Açılışta (1024/1616) ilk hutbeyi okuduğu iki kaynakta da vardır. Temel atma merasimine katıldığı bilgisi (1018/1609) TEİS'te geçer; TEİS'in bu cümlesinde anılan vezirin adı ikincil kaynaklarda farklı yazıldığı için burada tekrar edilmemiştir — atlas, kaynağındaki muhtemel bir yazım sorununu ne düzeltir ne de aktarır.
Sayılar
"Yedi padişahın elini öpmesi" ve "170.000 mürid" Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sinden gelen nakillerdir; vefatında "altmışa yakın halifesi bulunduğu" da rivayet kaydıyla verilir. Bu sayılar tarihî sayım değil, çağdaş tanıklık ve şöhret ifadesidir.
Vefat Tarihi
Her iki kaynak Safer 1038 / Ekim 1628'de birleşir. Gün belirtilmediği için atlasın vefat kaydında hicrî ay (Safer) tutulmuş, gün alanı boş bırakılmıştır — bilinmeyen gün uydurulmamıştır.
Eserleri
Kaynaklar
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) — Hasan Kâmil Yılmaz · c. 4, s. 338-340, “Azîz Mahmud Hüdâyî” maddesi
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) · “Azîz Mahmûd Hüdâyî” maddesi
- Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS) — Hulusi Eren · “HÜDÂYÎ, Azîz Mahmûd” maddesi
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) — M. Baha Tanman · c. 4, s. 340-343, “Azîz Mahmud Hüdâyî Külliyesi” maddesi
- Sefîne-i Evliyâ — Hüseyin Vassâf · “Hüseyin Vassâf, Azîz Mahmûd Hüdâyî”
Her kayıt kaynaklıdır (Kaynak Zorunluluğu).
