İlk müslümanlardan; Hz. Peygamber'in amcasının oğlu ve damadı, Hulefâ-yi Râşidîn'in dördüncüsü (656-661). Aşere-i mübeşşeredendir; Şîa onu Hz. Peygamber'den sonra ümmetin ilk imamı kabul eder. Tam adı Ebü'l-Hasen Alî b. Ebî Tâlib el-Kureşî el-Hâşimî'dir. Hz. Peygamber'in verdiği Ebû Türâb lakabından başka el-Murtazâ ve Esedullâhi'l-gālib lakaplarıyla da anılır; çocukluğunda puta tapmadığı için sonraları "kerremallahu vecheh" dua cümlesiyle anılmıştır.
Hicretten yaklaşık yirmi iki yıl önce (m. 600) Mekke'de doğduğu rivayet edilir. Babası Hz. Peygamber'in amcası Ebû Tâlib, annesi Fâtıma bint Esed b. Hâşim'dir; Ebû Tâlib'in en küçük oğludur. Mekke'de baş gösteren kıtlık üzerine Hz. Peygamber, amcasının yükünü hafifletmek için onu himayesine aldı; Ali beş yaşından hicrete kadar onun yanında büyüdü. Hz. Peygamber'e ilk iman edenlerdendir; o sırada yaşının dokuz, on veya on bir olduğu rivayet edilir.
Hz. Peygamber Medine'ye hicret ederken onu, kendisini öldürmeye gelecek müşrikleri oyalamak ve yokluğunu gizlemek için Mekke'de bıraktı; Ali geceyi onun yatağında geçirdi. Ardından kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine iade edip Resûlullah'ın kızı Fâtıma, kendi annesi Fâtıma ve yanındakilerle Mekke'den ayrıldı ve Kubâ'da Hz. Peygamber'e yetişti. Hicretin beşinci ayında kurulan muâhâtta Hz. Peygamber onu kendisine kardeş seçti; hicretin 2. yılının son ayında da kızı Fâtıma ile evlendirdi. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Külsûm dünyaya geldi. Hz. Fâtıma'nın sağlığında başka evlilik yapmadı; onun vefatından sonra birçok defa evlendi ve çok sayıda çocuğu oldu.
Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün gazve ve seriyyelere katıldı, bu savaşlarda Resûl-i Ekrem'in sancaktarlığını yaptı ve kaynakların menkıbevî bir üslûpla anlattığı kahramanlıklar gösterdi. Uhud'da ve Huneyn'de yaralanmasına rağmen Hz. Peygamber'i bütün gücüyle korudu; Hayber'de ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullandığı ve fethin kazanılmasında büyük payı olduğu anlatılır. Fedek'te Benî Sa'd'a karşı gönderilen seriyyeyi (6/628) ve Yemen'e yapılan seferi (10/632) sevk ve idare etti; Tebük Gazvesi'nde Hz. Peygamber'in vekili olarak Medine'de kaldı. Hz. Peygamber'e kâtiplik ve vahiy kâtipliği yaptı; Hudeybiye Antlaşması'nı o yazdı. Hicretin 9. (631) yılında Tevbe sûresinin ilk âyetlerini hacda okumakla görevlendirildi. Hz. Peygamber vefat ettiğinde cenazenin yıkanması ve benzeri hizmetleri, vasiyeti üzerine Hz. Ali ile Abbas, oğulları Fazl ve Kusem ve Üsâme b. Zeyd yaptılar.
Hz. Ebû Bekir halife seçilince Ali, Hz. Fâtıma'nın altı ay sonraki vefatına kadar ona biat etmedi; bu konudaki değerlendirmeler Çok Görüşlü Sunum'dadır. İlk üç halife döneminde idarî bir görevde bulunmadı ve savaşlara katılmadı; Medine'de oturup dinî ilimlerle uğraşmayı tercih etti, yalnız Hz. Ömer'in Filistin ve Suriye seyahati sırasında Medine'de askerî vali olarak kaldı. Kur'an ve hadisteki derin bilgisi sebebiyle Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer özellikle fıkhî meselelerde onun fikrine başvururdu; hicretin İslâm tarihi için başlangıç kabul edilmesi teklifi de ondan gelmiştir. Hz. Ömer'in halife seçimini havale ettiği şûranın üyelerindendi. Hz. Osman döneminde bazı icraatı tenkit etmekle birlikte ona karşı girişilen hareketleri desteklemedi; isyancıları vazgeçirmek için ikaz ve nasihatlerde bulundu, halifenin evi kuşatılınca oğulları Hasan ile Hüseyin'i kapısında nöbetçi bıraktı. Bütün bu tedbirlere rağmen Hz. Osman şehid edildi (35/656).
Ardından mescidde toplanan ashap yeni halife seçimine gitti; Ali kendisine yapılan teklifi önce Talha ve Zübeyr'e yöneltti, ısrar üzerine biatı kabul etti. Hilâfeti, Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılması meselesinin ümmeti böldüğü bir dönemde geçti: belirli bir katil yoktu ve şehre isyancılar hâkimdi; halife ortalığın yatışmasını beklemeyi tercih etti. Şam Valisi Muâviye biat etmeyip Osman'ın kanını dava etti; Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr de onu halife olarak tanımadı. Kaynak, bu tutumların gerçek sebeplerini mevcut bilgilerle izah etmenin mümkün görünmediğini belirtir. Hz. Âişe'nin önderliğindeki ordu ile Basra önlerinde karşılaşılan ve Cemel Vak'ası diye bilinen savaşta (36/656) Talha ve Zübeyr dahil pek çok müslüman öldü; ölenlere çok üzülen halife cenaze hizmetlerini bizzat yürüttü ve Hz. Âişe'yi hanımlardan oluşan bir heyet refakatinde Medine'ye gönderdi. Sonra Muâviye ile Sıffîn'de karşılaşıldı (37/657); savaş, Allah'ın kitabının hakemliğine başvurulması teklifiyle durdu. Hz. Ali Ebû Mûsâ el-Eş'arî'yi, Muâviye Amr b. Âs'ı hakem tayin etti. Hakem kararına başvurulmasına karşı çıkanlar ondan ayrılarak Hâricîler diye anıldı ve Nehrevan'da (38/658) onlarla çarpışıldı. Hakem olayı hilâfet meselesini bir çıkmaza götürdü; halkın bir kısmının Hz. Ali'yi, bir kısmının Muâviye'yi halife tanıdığı ikili bir iktidar ortaya çıktı.
Muâviye'ye karşı yeni bir sefere hazırlanırken Kûfe'de, Hâricî Abdurrahman b. Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında yaralandı; aldığı yaranın tesiriyle iki gün sonra, 19 veya 21 Ramazan 40'ta (26 veya 28 Ocak 661) vefat etti ve Kûfe'ye (bugünkü Necef) defnedildi.
Ashap arasında Kur'an, hadis ve özellikle fıkıh bilgisiyle kendini kabul ettirmiş bir otoritedir. Hz. Peygamber hayatta iken Kur'an'ın tamamını ezberlemiş sayılı sahâbîlerdendi; talebesi Ebû Abdurrahman es-Sülemî, ondan daha güzel Kur'an okuyan birini görmediğini söylemiştir. Yemen'de kadılık yaptı: Hz. Peygamber onu bu görevle gönderirken tereddüt edince elini göğsüne koyarak Allah'ın ona doğruyu ilham edeceğini söyledi. Hz. Ömer "En isabetli hüküm verenimiz Ali idi" demiştir; ilk üç halife önemli meselelerde onun fikrini almayı ihmal etmemiştir. Hz. Peygamber zamanında yazdığı ve kılıcının kınında taşıdığı, diyet hükümleri ve Medine Haremi'nin sınırları gibi konulardaki hadisleri ihtiva eden bir sahîfesi vardı; Kur'an ve bu sahîfe dışında Hz. Peygamber'den özel bir talimat almadığını ısrarla belirtmiştir. Rivayet ettiği hadislerin tamamı 586'dır. Fesahati ve üstün hitabetiyle tanınır; hikmetli sözleri kaynaklarda nakledilegelmiştir.
Onun ilim, takvâ, ihlâs, fedakârlık, şefkat ve şecaat gibi vasıflar bakımından müstesna bir mevkiye sahip olduğunu, Kur'an ve Sünnet'i en iyi bilenlerden biri olduğunu Sünnî ve Şiî kaynaklar hemen hemen ittifakla belirtir. Faziletine dair rivayetler, Ahmed b. Hanbel'in de dediği gibi, diğer sahâbîler hakkındaki rivayetlerle kıyaslanamayacak kadar çoktur ve muhaddisler bunların sıhhat derecelerini tek tek değerlendirmiştir. Sahih kabul edilenler arasında, Hayber kuşatmasında sancağın Allah'ı ve resulünü seven birine verileceği müjdesinden sonra ona verilmesi; Tebük'e giderken Medine'de vekil bıraktığı Ali'ye Hz. Peygamber'in "Hârûn'un Mûsâ'ya yakınlığı ne ise senin de bana yakınlığın öyledir; yalnız benden sonra peygamber gelmeyecektir" buyurması ve onu ancak müminlerin seveceğine dair hadis sayılır. Cemel, Sıffîn ve Nehrevan gibi vak'aların sonunda gözyaşı döküp muhaliflerinin iman ve hidayetleri için dua edecek kadar hassas, takvâ sahibi bir mümin olarak anılır.
Tesir Halkası — Kendisinden oğulları Hasan, Hüseyin ve Muhammed b. Hanefiyye; sahâbîlerden Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ebû Hüreyre, Berâ b. Âzib ve Ebû Saîd el-Hudrî; tâbiîlerden Ebü'l-Esved ed-Düelî, Şa'bî, Abdurrahman b. Ebû Leylâ ve Zir b. Hubeyş gibi pek çok kişi rivayette bulunmuştur. Ondan arz yoluyla kıraat öğrenenler arasında Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Ebü'l-Esved ed-Düelî ve Abdurrahman b. Ebû Leylâ vardır. Tefsire dair güvenilir rivayetleri üç tarikle gelmiştir; bunlardan biri Zührî'nin, Ali b. Zeynelâbidîn kanalıyla babası Hüseyin'den ve onun babası Ali'den naklidir. Tasavvuf dünyası için vazgeçilmez bir isim olduğundan İslâm tasavvuf edebiyatında, özellikle Türk kültüründe ayrı bir anlam ve önemle ele alınmıştır. Faziletlerine dair rivayetleri toplamak ilk asırlardan beri Sünnî ve Şiî pek çok müellifi eser vermeye sevketmiştir; Nesâî'nin Kitâbü'l-Hasâis'i ve Ahmed b. Hanbel'in Fezâilü's-sahâbe'si bunlardandır.
Eserleri — Güvenilir kaynaklarda kendisine ait bir eserden söz edilmez. Hz. Peygamber zamanında yazdığı hadis sahîfesi, Rif'at Fevzî Abdülmuttalib tarafından muhtevası tahlil edilerek Sahîfetü Alî b. Ebî Tâlib adıyla Kahire'de yayımlanmıştır (1406/1986). Kendisine nisbet edilen bazı hitabe ve mektuplar Şerîf er-Radî (ö. 406/1015) tarafından Nehcü'l-belâga adıyla bir araya getirilmiştir; kendisine nisbet edilen bir divan ile hikmetli sözlerinden derlendiği ileri sürülen kitaplar da vardır (bu metinlerin aidiyeti Çok Görüşlü Sunum'dadır). Fıkha dair görüşleri Muhammed Revvâs Kal'acî'nin Mevsûatü fıkhi Alî b. Ebî Tâlib adlı eserinde derlenmiştir (Dımaşk 1403/1983).
Türbesi ve Külliyesi — Kabri, Kûfe'nin 10 km batısındaki Necef'tedir. Şehir, Hz. Ali'nin şehâdet mahalli olması dolayısıyla Meşhed diye de anılır; yaygın geleneğe göre onun gizlice buraya gömülmesinden dolayı önem kazanmış ve olaydan yaklaşık bir buçuk asır sonra bir yerleşim merkezine dönüşmeye başlamıştır. Mezar üzerine Abbâsî hânedanından Dâvûd b. Ali (ö. 133/750) bir sanduka koydurdu; kabrin yerinin resmen tanınıp ilân edilmesi ve türbenin devlet eliyle tamiri Hârûnürreşîd devrine (786-809) rastlar. Hamdânîler'in kurucusu Abdullah b. Hamdân (ö. 317/929) kabrin üzerine kıymetli halı ve perdelerle döşeli bir türbe inşa ettirdi; Büveyhî hükümdarı Adudüddevle (978-983) burada kendisi ve oğulları için bir türbe yaptırdı. Türbe 443 (1051) yılında yakıldıysa da çok geçmeden onarıldı; 479 (1087) yılında Selçuklu Sultanı Melikşah ve veziri Nizâmülmülk kabri ziyaret etti. İbn Battûta Necef'e Bâbülhadrâ denilen bir kapıdan girdiğini belirterek türbeyi ve şehri tasvir eder. Osmanlılar'ın Irak'a hâkim olmasının ardından 941 (1534-35) yılında Necef'e gelen Kanûnî Sultan Süleyman şehrin imarı için gereken emirleri verdi. Necef, Atebât'ın en büyüğü sayılır; türbenin çevresinde Vâdisselâm adıyla anılan çok büyük bir kabristan teşekkül etmiştir.
Çok Görüşlü Görüşler
Hz. Ali'nin hayatına dair pek çok noktada Ehl-i sünnet ve Şîa kaynakları ayrışır. Atlas bu noktalarda taraf tutmaz; kaynağın aktardığı görüşleri yan yana kaydeder. Kaynak madde Ehl-i sünnet ilim geleneği içinde yazılmıştır; madde müellifinin kendi değerlendirmeleri aşağıda ayrıca "kaynak" diye belirtilmiştir.
İlk iman edenlerden oluşu — Hz. Hatice ile aynı zamanda veya ondan hemen sonra, yahut Hz. Hatice ve Hz. Ebû Bekir'den sonra iman ettiği hususu Ehl-i sünnet ile Şîa arasında tartışılır. O sırada yaşının dokuz, on veya on bir olduğu rivayet edilir; kaynak buna göre onun, Hz. Hatice'den sonra, çocuklar arasında ilk inanan ve Hz. Peygamber'le birlikte ilk namaz kılan kişi olduğu görüşünün ağırlık kazandığını belirtir. Hicret öncesi hayatı hakkında kaynaklarda fazla bilgi yoktur; Şiî kaynaklar ise bu hayatı doğumundan itibaren ayrıntılı ve kerametlerle dolu olarak anlatır.
Hilâfet ve imâmet — Hz. Ebû Bekir'e Hz. Fâtıma'nın vefatına kadar biat etmemesi; hilâfet makamında gözü olup olmadığı yahut Ebû Bekir'in seçilmesini bir oldubitti olarak değerlendirip değerlendirmediği Ehl-i sünnet ile Şîa arasında oldukça tartışmalıdır. Şîa'ya göre Ali, Hz. Peygamber tarafından Allah'ın emriyle kendisinden sonra ümmetin başına imam ve halife olarak tayin edilmiş, Hz. Peygamber de bunu nübüvvetinin ilk yıllarından başlayarak çeşitli vesilelerle ümmetine bildirmiştir; imâmet vasfı Şîa'nın teşekkülünün temel unsurudur. Kaynak ise Ebû Bekir'e biat eden sahâbîlerin halife seçiminde nas ile tayin veya veraset ölçüsünü gözetmediklerini, Hz. Ali'nin de Ebû Bekir'in seçilişinden sonra hilâfet konusunda hak iddiasında bulunmadığını belirtir ve Şîa'nın görüşünü kabul etmez. Atlas bu iki anlayış arasında hüküm vermez.
Gadîr-i Hum — Kaynak, Gadîr-i Hum'a dair haberlerin en güvenilirinin Zeyd b. Erkam rivayeti olduğunu belirtir: buna göre Hz. Peygamber Mekke ile Medine arasındaki Hum suyu başında bir konuşma yapmış, vefatından sonra Allah'ın kitabına sarılmaya ve Ehl-i beytine sahip çıkmaya teşvik etmiştir. İbn Mâce'deki, kaynağın zayıf saydığı bir rivayette Hz. Peygamber'in Ali'nin elini tutarak "Ben kimin dostu isem bu da onun dostudur" dediği yer alır. Şiî kaynaklarda ise olay, Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'den sonra halife olarak ilân edildiği bir hadise olarak, Mâide sûresinin 67. âyetiyle bağlantılı biçimde anlatılır. Atlas bu rivayetleri yan yana kaydeder.
"İlmin kapısı" hadisi ve tasavvuf — "Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır" hadisi hakkında muhaddisler ayrışır: Tirmizî bir rivayetinin garîb ve münker olduğunu söyler; İbnü'l-Cevzî ve Zehebî mevzû sayar; Hâkim sahih olduğunu ileri sürer; İbn Hacer ise hasen olduğunu ifade eder. Tasavvuf erbabı hadisi sahih kabul ederek Hz. Ali'nin tasavvufun esaslarını Hz. Peygamber'den öğrendiğini ve bu esasları ondan Hasan-ı Basrî'nin aldığını söyler; hadis âlimleri ise Hasan-ı Basrî'nin Hz. Ali'yi kısa bir süre görmekle birlikte ona talebelik etmediğini belirtir. Kaynak, Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'den özel bir ilim ve talimat almadığını kendi ifadesine dayanarak kaydeder.
Nehcü'l-belâga ve nisbet edilen eserler — Şiîler, Şerîf er-Radî'nin derlediği Nehcü'l-belâga'daki sözlerin Hz. Ali'ye ait olduğundan şüphe etmez; Sünnîler bunları tereddütle karşılar ve rivayetlerin çoğunun onunla ilgisi bulunmadığını kabul eder. Kaynak, kendisine nisbet edilen divan ve kasidelerin de ona aidiyetini kabul etmez.
Biat ve vefat tarihleri — Taberî'ye göre biat Hz. Osman'ın şehid edildiği gün (18 Zilhicce / 17 Haziran), İbnü'l-Esîr'e göre beş gün sonra gerçekleşmiştir. Vefat günü de iki tarihle verilir: 19 veya 21 Ramazan 40 (26 veya 28 Ocak 661).
Kabrin yeri — Kaynaklar defin yeri için farklı ifadeler kullanır. ALİ maddesi Kûfe'ye (bugünkü Necef) defnedildiğini söyler; KÛFE maddesi "bir rivayete göre Kûfe'de defnedildi" der. NECEF maddesine göre yaygın gelenek onun gizlice Necef'e gömüldüğü yönündedir; kabrin yerinin belirlenmesiyle ilgili farklı rivayetler bulunmakla birlikte ağırlıklı görüşe göre bu, Abbâsîler'in ilk döneminde gerçekleşmiştir. Şiîler ise Hz. Ali evlâdı ile yakın çevresinin kabrin yerini baştan beri bildiğini ifade eder; nakledildiğine göre Ca'fer es-Sâdık, Kûfe'ye çağrıldığında kabrin başına gelmiş, dedesinin şehâdet mahalli olduğunu belirterek onu selâmlamış, yanındaki Safvân el-Cemmâl'in bunu Kûfe'dekilere haber vermesiyle yer daha geniş bir kitlece öğrenilmiştir. Bunlardan ayrı olarak BELH maddesi, Afganistan'da Hz. Ali'ye atfedilen bir mezarın üzerine büyük bir türbe yapıldığını ve XX. yüzyılın başlarından itibaren bu türbenin etrafında Mezârışerif şehrinin oluşmaya başladığını kaydeder. Atlas kaydı Necef'teki türbeye bağlıdır; atlas bu rivayetler arasında hüküm vermez.
Kaynaklar
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) — Ethem Ruhi Fığlalı · c. 2, s. 371-374, “ALİ” maddesi
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) — M. Yaşar Kandemir · c. 2, s. 375-378, “ALİ (2. İlmî Şahsiyeti ve Fazileti)” maddesi
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) — Mustafa Öz · c. 32, s. 486-487, “NECEF” maddesi
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) — Casim Avcı · c. 26, s. 339-342, “KÛFE” maddesi
- TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) — Tahsin Yazıcı · c. 5, s. 410-411, “BELH” maddesi
Bu kaydın kaynakları aşağıdadır (Kaynak Zorunluluğu).
Bu kayıtta bir hata mı gördünüz? Kaynağıyla düzeltme önerin
Kalıcı kimlik: EA-Z-000287 · bu adres kaydın adı değişse de aynı kayda gider; atıfta bunu kullanın.
