SÂlim
Seyyid Cemâleddîn-i Efgānî
Seyyid
XIX. yüzyıl İslâm dünyasının düşünce ve siyaset hayatında önemli yeri olan, İslâmî uyanışı etkileyen fikir ve siyaset adamı. Tam adı Seyyid Cemâlüddîn Muhammed b. Safder el-Efgānî el-Hüseynî 'dir. Kaynak, çok hareketli bir hayat yaşaması ve kaynaklardaki çelişkiler yüzünden hayat hikâyesinde hâlâ aydınlatılması gereken noktalar bulunduğunu belirtir. Kaynaklar Şâban 1254'te (Kasım 1838) doğduğunu görüş birliğiyle kaydeder; nerede doğduğu ise milliyeti ve mezhebiyle ilgili olduğu için tartışmalıdır (bk. Çok Görüşlü Sunum). Seyyid unvanı ve Hüseynî nisbesi, soyunun Hz. Hüseyin'e dayandığı iddiasından gelir. Bir anlatıma göre on sekiz yaşına kadar Kâbil'de kaldı, ilk öğrenimini âlim olan babası Safder'den yaptı; dil, tarih, din, felsefe, matematik, tıp ve siyaset alanlarında dersler aldı, sonra Hindistan'a gitti. Hac yolculuğunda birçok ülkeye uğrayarak 1273 (1857) yılında Mekke'de haccetti. Afganistan'a dönünce Dost Muhammed Han'ın hizmetine girdi; Han'ın 1279 (1863) yılında vefatından sonraki iktidar kavgasını kazanan Muhammed A'zam onu başvezir yaptı. Şîr Ali'nin iktidarı ele geçirmesi üzerine Hindistan'a geçti, fakat İngiliz yönetimi ülkeyi terketmesini istedi. 1870 başlarında Mısır'a, oradan muhtemelen Sultan Abdülaziz'in daveti üzerine İstanbul'a gitti; Âlî Paşa, Fuad Paşa, Saffet Paşa, Münif Efendi ve Hoca Tahsin Efendi ile münasebet kurdu, Meclis-i Kebîr-i Maârif'e üye oldu. 20 Şubat 1870'te açılan Dârülfünûn-ı Osmânî'de Arapça nutuk verdi. Aynı yıl ramazanda verdiği bir konferansta felsefe ile nübüvveti sanatlar arasında sayması üzerine Şeyhülislâm Hasan Fehmi Efendi onu tekfir etti; Âlî Paşa ülkeden çıkarılmasına karar verdi. Cevdet Paşa daha sonra olayın bir yanlış anlamadan kaynaklandığını ifade etmiştir. Mart 1871'de Kahire'ye gitti ve sekiz yıl kaldı; derslerini evinde verdi, sohbetleri giderek siyasete yöneldi. Hidiv İsmâil Paşa'ya muhalefet etti. Kaynağa göre İskoç mason locasına girmiş, bu localın siyasete karışmak istememesi üzerine ihraç edilince French Grand Orient'a bağlı bir loca kurmuştur. Hidiv hükümetinin 26 Ağustos 1879 tarihli tebliğiyle Mısır'dan çıkarıldı. Hindistan'da Haydarâbâd'da tabiatçılığa reddiyesini yazdı; Urâbî Paşa isyanı sırasında (1882) Kalküta'da gözetim altına alındı ve isyan bastırılınca Hindistan'dan ayrıldı. 1883'ten vefatı olan 1897'ye kadar süren son döneminde bütün İslâm ülkeleri arasında dayanışma ve birlik idealine yöneldi. Paris'te el-'Urvetü'l-vüsḳā cemiyetinin gazetesinin başına geçti ve başyazarlık için talebesi Muhammed Abduh'u Beyrut'tan çağırdı; ilk sayısı 13 Mart 1884'te çıkan gazete, engeller yüzünden ancak on sekiz sayı (son sayı Ekim 1884) yayımlanabildi. Ernest Renan'la tartışması şöhretini artırdı. İran Şahı Nâsırüddin'in daveti üzerine İran'a gitti; ıslahat telkinleri şaha ters düşünce ayrıldı. 1886-1889 yılları arasında Rusya'da kaldı; ikinci defa İran'a döndüyse de tenkitleri yüzünden Şah Abdülazîm Türbesi'ne sığındı ve oradan zorla alınarak Basra yakınında sınır dışı edildi. Bundan sonra şah aleyhinde ağır sözler söyledi; kaynak, sonradan şahın öldürülmesinden sorumlu tutulduğunu kaydeder. Basra'dan İran ulemâsıyla temas kurarak tütün imtiyazına karşı direnişi teşvik etti; 1891'de Londra'ya geçip şah aleyhine yazılar yazdı. Londra sefiri Rüstem Paşa aracılığıyla II. Abdülhamid tarafından İstanbul'a davet edildi ve ikinci davete icabet etti. Teşvikiye'de ev ve maaş tahsis edildi. Sultanın isteğiyle İslâm birliği ve Şiî-Sünnî yakınlaşması üzerine bir rapor hazırladı; bu amaçla yazdırılan 600'ü bulan mektuba 200 kadar cevap geldi. Zamanla sultan onunla ilişkisini azalttı, sıkı bir göz hapsi uygulandı ve ülkeden ayrılma isteği geri çevrildi; buna karşılık İran'ın onu kendi tebaası sayarak istemesine olumlu cevap verilmedi. Yakalandığı kanserden kurtulamayarak 9 Mart 1897'de İstanbul'da vefat etti ve Maçka'da Şeyhler Mezarlığı 'na defnedildi. Kaynağa göre oradaki şimdiki içi boş kabir 1926 yılında Charles Cron adlı bir Amerikalı tarafından yaptırılmıştır; 1944 yılında Afganistan hükümetinin isteği üzerine kemikleri nisbet edildiği yere, Afganistan 'a nakledilmiştir. Tesir Halkası — En önemli talebesi, dostu ve yardımcısı Muhammed Abduh 'tur; Reşîd Rızâ, Kasım Emîn, Sa'd Zağlûl ve Abdülkādir el-Mağribî de etkilediği isimler arasındadır. Kaynağa göre II. Abdülhamid'i İslâm birliği ve Şiî-Sünnî yakınlaşması konularında en azından fikir planında etkilemiş; Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Mehmed Âkif, Ahmet Hamdi Akseki, Said Nursi ve Şemseddin Günaltay gibi farklı çizgilerden Osmanlı münevverleri onun sohbet ve yazılarından faydalanmıştır. Hindistan'da tesiri XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Ebü'l-Kelâm Âzâd çevresinde görülmüş, İkbal de onu takdir edenler arasında yer almıştır. İran'da 1906 anayasası ve ilk meclise varan hareketin önderleri arasında onun ekolünden yetişenler bulunduğu belirtilir. Cezayir'de Abdülhamîd b. Bâdîs dolaylı olarak onun ekolüne mensup sayılır; Mâlik b. Nebî, "İslâm dünyasındaki ıslahat hareketlerinin başlamasını Efgānî'ye borçluyuz" demiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şair değildir; bu bölüm düşünce çizgisini, kaynağın aktardığı biçimde özetler. Ona göre materyalizm her çağda insanlığa zarar vermiştir ve bir din ne kadar zayıf olursa olsun insanlık için maddecilikten daha hayırlıdır; dinler akla üç inanç, ruha haya, emanet ve doğruluk faziletlerini sunar. İctihad kapısının açık olduğunu söyler: bilen ictihad etmeli, edemeyen şuurlu olarak seçmelidir. Kazâ ve kaderin yanlış anlaşılmasının İslâm medeniyetini olumsuz etkilediğini, insanın cüz'î iradesinin sonucu belirleyen etkisi bulunduğunu belirtir. Tasavvufun aklı aşan konularda bilgi edinmek için usuller geliştirdiğini, ancak dilinin nasların zâhiriyle bağdaşacak biçimde yorumlanması gerektiğini söyler. Gerilemenin sebepleri arasında hilâfetin saltanata dönüşmesini, cebir inancının yaygınlaşmasını, eğitimin yetersizliğini ve müslümanların bölünmesini sayar; çareyi zihniyette, inançta ve ahlâkta, yani saf İslâm'a ve Kur'an'a dönüşte ve kadından başlayan yaygın bir eğitimde görür. Kaynak, onun bugünkü anlamıyla modernistler arasında değil müceddidler ve ıslahatçılar arasında değerlendirilmesini daha isabetli bulur. Eserleri — Düşüncelerini büyük ölçüde konuşmalarıyla dile getiren, az yazmış bir fikir ve aksiyon adamıdır; yazdıklarının bir kısmı kaybolmuştur. Kendisine ait olduğu kesin olarak bilinenler, Hindistan'da Farsça yazdığı ve ilk baskısı Haydarâbâd'da (1298/1881) yapılan Ḥaḳīḳat-i Meẕheb-i Neyçerî (Muhammed Abduh'un Arapça tercümesi er-Red 'ale'd-dehriyyîn , Beyrut 1886) ile Afganistan tarihine dair Tetimmetü'l-beyân 'dır (Kahire 1879). el-'Urvetü'l-vüsḳā makalelerinin büyük kısmı Abduh'un kaleminden çıkmakla birlikte fikir bakımından ona aittir. Devvânî'nin el-'Aḳāʾidü'l-'Aḍudiyye şerhine ta'likleri, Abduh'a dikte ettirdiği Risâletü'l-vâridât ve Muhammed Paşa el-Mahzûmî'nin onun sohbetlerinden derlediği Ḫâṭırât da anılır. Muhammed İmâre eserlerini 1968 ve 1979'da, Ali Şeleş bilinmeyen yazılarını 1986'da yayımlamıştır.
KâbilVefât 1314 h.İncele →