AEvliyâ
Ali el-Hücvirî (Dâtâ Gencbahş)
Dâtâ Gencbahş, Hazret
Keşfü'l-mahcûb adlı eseriyle tanınan sûfî müellif; Hint alt kıtasında "hazine bağışlayan ulu velî" anlamına gelen Dâtâ Gencbahş unvanıyla bilinir. Tam adı Ebü'l-Hasen Alî b. Osmân b. Ebî Alî el-Cüllâbî el-Hücvîrî 'dir. Gulâm Server'in verdiği bilgiye göre bu unvanı onun hakkında ilk defa Çiştiyye'nin kurucusu Muînüddin Hasan el-Çiştî (ö. 633/1236) kullanmış; Hücvîrî'nin türbesinde girdiği halveti tamamlayınca ona dua ederken bu şekilde hitap etmiştir. Gazne'de doğdu; görüştüğü sûfîler hakkında verdiği bilgilere dayanarak XI. yüzyılın başlarında dünyaya geldiği söylenebilir. İran veya Hint asıllı ailesinin Gazne'ye ne zaman yerleştiği belli değildir. Eserinde Hücvîrî ve Cüllâbî nisbelerini kullanmış, zamanla Hücvîrî diye meşhur olmuştur; babası Şeyh Osman'ın mezarının bulunduğu Gazne yakınlarındaki Erbabha mevkiinin eski adının Cüllâb veya Hücvîr olması muhtemeldir. Annesinin kabri Gazne'de, diğer oğlu Şeyh Tâcülevliyâ'nın kabrinin yanındadır. İlk dinî bilgileri babasından aldı; Keşfü'l-mahcûb 'dan fıkhı Hanefî mezhebine göre tahsil ettiği anlaşılır. Devrinin ulemâ geleneğine uyarak uzun seyahatlere çıktı; Suriye, Türkistan, Kazvin, Hindistan, Irak, Hûzistan, Azerbaycan, Cürcân, Horasan ve Mâverâünnehir gibi bölgeleri dolaştığı anlaşılmaktadır, ancak bu seyahatlerin ne zaman yapıldığı belli değildir. Bağdat'ta mutasavvıf geçinen bir zındıklar topluluğu gördüğünü, Fergana'da Bab Fergānî'yi ziyaret ettiğini, bir müşkülü çıktığında Bistâm'a gidip Bâyezîd-i Bistâmî'nin türbesini ziyaret ettiğini, Horasan'da gördüğü 300 sûfînin her birinin dünyaya bedel olduğunu, Buhara'da Şeyh Ahmed-i Semerkandî ile tanıştığını anlatır. Hac hakkında bilgi verdiği halde Hicaz'a gittiğine dair eserinde bir kayıt yoktur. Genellikle Gazneliler'in hâkimiyetindeki bölgelerde yaşadı; Gazneli Mahmud'un huzurundaki ilmî toplantılara katıldı ve birinde bir Hint bilgesini tartışmada susturdu. İlk seyahate çıktığında muhtemelen henüz tasavvufa intisap etmemişti. Asıl mürşidi Ebü'l-Fazl el-Huttelî ile Dımaşk civarında tanıştı, onunla Azerbaycan'a gitti ve vefatına kadar yanından ayrılmadı. Huttelî'nin tefsiri iyi bildiğini, tasavvufta Cüneyd-i Bağdâdî'nin görüşlerini benimsediğini ve şekle önem veren âlim ve sûfîlere karşı olduğunu söyler. Ebü'l-Abbas eş-Şekkânî, Ebü'l-Kāsım el-Cürcânî ve Muzaffer b. Ahmed b. Hamdân gibi sûfîlerden de faydalanmıştır. Mürşidinin vefatından sonra onun vasiyetine uyarak dostları Ahmed b. Hammâd es-Serahsî ve Ebû Saîd Hücvîrî ile birlikte Hindistan'a gitti; Lahor şehrinin batısında Rava ırmağı kıyısında yaptırdığı mescidde ders vermeye ve İslâmiyet'i yaymaya başladı. Onun faaliyetleri sayesinde başta Lahor nâibi Ray Racu olmak üzere birçok Hintli müslüman oldu. Lahor'a, Gazneli Sultan Mesud'un Selçuklular karşısındaki yenilgisinden sonra Gazne'de çıkan karışıklıklar sırasında, muhtemelen 431 (1039) yılında gitmiş olmalıdır. Keşfü'l-mahcûb 'u yazmakla meşgulken üç Hint racası birleşerek Lahor'u kuşattı ve birçok müslümanı esir aldı (435/1043); Sultan Mevdûd b. Mes'ûd'un kurtardığı 5000 müslüman arasında Hücvîrî de bulunuyordu. Vefat tarihi kesin değildir; kaynağın doğru bulduğu tarih 465 (1072)'dir. Kabri Lahor'daki mescidinin hazîresindedir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Cüneyd-i Bağdâdî'nin tasavvuf anlayışının bilinçli bir temsilcisidir. Muhâsibî kadar akla önem vermekle beraber Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri candan sever; hayranı olduğu Hallâc'a uyulmamasını ve onun örnek alınmamasını tavsiye edecek kadar da mantıklıdır. Tasavvufî hayatın derinliklerini ifade etmek için aklî ve mantıkî ölçüleri en geniş şekilde kullanmış; kaynak bu hususta onun Serrâc'ı, Kelâbâzî'yi, Sülemî'yi ve Kuşeyrî'yi aştığının söylenebileceğini belirtir. Ebû Hanîfe'yi yalnız bir fakih değil, İbrâhim b. Edhem, Dâvûd et-Tâî ve Bişr el-Hâfî gibi birçok sûfînin üstadı olan bir zâhid olarak görür. Eserinde naklettiği 238 âyet ve 138 hadisin tefsirini yapması tefsir ve hadiste yetişkin olduğunu gösterir. Divanının kaybolduğunu kendisi bildirir. Eserleri — En meşhur eseri, muhtemelen 435 (1043) yılında Lahor'da yazmaya başladığı Farsça Keşfü'l-mahcûb 'dur; tasavvufun teorik ve pratik konularını sistemli biçimde işleyen ilk kitaptır. Ebû Saîd Hücvîrî'nin isteği üzerine yazılmıştır. Minhâcü'd-dîn adlı eserini bir sahtekârın kendine mal ettiğini anlatan müellif, aynı âkıbete uğramaması için kendi adını eserin çeşitli yerlerinde yirmi sekiz defa zikretmiştir. Birinci bölümde ilim, fakr, tasavvufun mahiyeti, hırka ve melâmet işlendikten sonra ilk dört halifenin, Ehl-i beyt imamlarının ve sûfîlerin biyografileri verilir; ardından eserin en orijinal kısmı olan on iki tasavvufî zümre (Muhâsibiyye, Kassâriyye, Tayfûriyye, Cüneydiyye, Nûriyye, Sehliyye, Hakîmiyye, Harrâziyye, Hafîfiyye, Seyyâriyye, Hallâciyye, Hulmâniyye) incelenir; müellif son ikisinin şeriat dışı olduğunu söyler. İkinci bölüm "Keşfü'l-hicâb" adıyla başlayan on bir alt bölümde mârifetullah, tevhid, iman, ibadetler, sohbet ve tasavvufî terimleri anlatır. Eser ilk olarak 1903'te Lahor'da basılmış; Jukovsky'nin tenkitli neşri 1926'da Leningrad'da çıkmış, Nicholson İngilizce'ye (London 1911), İs'âd Abdülhâdî Kındîl Arapça'ya, Süleyman Uludağ Türkçe'ye (İstanbul 1982) çevirmiştir. Eserde adını andığı diğer kitapları: Minhâcü'd-dîn , Kitâbü'l-Fenâ ve'l-bekā , Hallâc'ın sözlerinin şerhi, Kitâbü'l-Beyân li-ehli'l-ıyân , Nahvü'l-kulûb , Esrârü'l-hırak ve'l-mülevvenât , er-Riâye bi-hukūkıllâh , Kitâbü'l-Îmân . Türbesi ve Külliyesi — Kabri Lahor'daki mescidinin hazîresinde olup Dâtâ Gencbahş Türbesi diye tanınır. Gazneli Sultan İbrâhim b. Mes'ûd kabrin yanında bir bina yaptırmış, Ekber Şah zamanında yeni binalar eklenmiş; 1861'de Hacı Nûr Muhammed Sado kabrin üzerine kubbeli bir türbe yaptırmıştır. Daha sonra Miyân Gulâm Geylânî, Hücvîrî'nin sağlığında yaptırdığı mescidin yerine yenisini inşa ettirmiş ve burası bir külliye halini almıştır. Türbenin iç duvarlarında Muînüddin el-Çiştî, Abdurrahman-ı Câmî ve Muhammed İkbal'e ait, tarih mısraları vefat tarihine tekabül eden üç şiir yazılıdır. Türbe bugün Pakistan müslümanlarının en çok ziyaret ettiği yerlerdendir; bölgede Hücvîrî adı hiç tanınmadığı halde Dâtâ Gencbahş adını bilmeyen yoktur ve her yıl onun adına yedi gün süren anma törenleri düzenlenir.
LahorVefât 465 h.İncele →