Giriş

Manevî Coğrafyanın Dijital Atlası

Allah Dostları

1113 kayıt · Sayfa 32/47

Cemâziyelevvel ayında anılanlar

Bu hicrî ay vefat yıldönümü olan zevat (kaynaklı).

Evliyâ

Sultan II. Bayezid (Bayezid-i Velî)

Sultân, Velî

Osmanlı padişahı; dindarlığı ve hayır işlerine yönelişi sebebiyle Bayezid-i Velî diye anılır. 1448 yılında Dimetoka'da doğdu. Annesi Gülbahar Hatun'dur. Lalalığını Çandarlı İbrâhim ve Yahyâ Paşa gibi tecrübeli devlet adamları yaptı; hat dersini Şeyh Hamdullah 'tan aldı. Babası Fâtih Sultan Mehmed'in 3 Mayıs 1481'de vefatı üzerine tahta çıktı; kardeşi Cem Sultan ile giriştiği mücadeleyi 22 Haziran 1481'deki Yenişehir savaşıyla kazandı. Cem Sultan daha sonra Rodos şövalyelerine sığındı. 1484 yılında Kili ve Akkirman fethedildi. Memlükler'le 1485 yılında başlayan savaş altı yıl sürdü ve 1491 yılında sona erdi. Venedik'le yapılan savaşlar Modon ve Koron'un fethiyle neticelendi. Saltanatı döneminde İspanya'da engizisyonun zulmünden kaçan yahudilerin bir kısmı Osmanlı topraklarına sığınmış ve çeşitli şehirlere yerleştirilmiştir. 11 Eylül 1509'da başlayıp kırk beş gün süren ve küçük kıyamet diye anılan İstanbul depremi büyük bir yıkıma yol açtı. Son yıllarında Şahkulu isyanı (1511) ve oğulları arasındaki saltanat mücadelesi ağırlaştı; 24 Nisan 1512'de tahtı oğlu Yavuz Sultan Selim'e bırakarak çekildi. 10 Haziran 1512'de Çorlu yakınlarında vefat etti. Tesir Halkası — Âlimleri ve sanatkârları himaye etti; Necâtî gibi şairleri destekledi, Türkçe ve Farsça Osmanlı tarihleri yazdırdı. Galata Sarayı mektebini kurdu ve maliyede ikinci defterdarlığı ihdas etti. Köprü tasarımları hakkında Leonardo da Vinci ile yazışmıştır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şiirlerinde Adlî mahlasını kullandı; büyük kısmı gazellerden oluşan divanı 125 kadar parça içerir ve 1308 yılında İstanbul'da basılmıştır. Padişahlığında ibadete ve hayır işlerine yönelmesi sebebiyle kendisine velî denilmiştir. Türbesi ve Külliyesi — İstanbul, Edirne ve Amasya'da büyük külliyeler yaptırdı. Kendi adıyla anılan Beyazıt Meydanı'nda yaptırdığı caminin yanına gömüldü; kabri üzerine sonradan bir türbe inşa edilmiştir.

İstanbulVefât 918 h.İncele
Evliyâ

Ahmed b. Acîbe

Şeyh

Derkāviyye-Şâzeliyye şeyhi, müfessir ve el-Bahrü'l-medîd müellifi. Tam adı Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Mehdî el-Hasenî eş-Şâzelî 'dir; soyu Hz. Hasan'a ulaştırılır. 1161 (1748) yılında Fas'ta, Tanca ile Tıtvân arasındaki Hamîs köyünde doğdu. Tanca, Tıtvân ve Fas'ta uzun bir tahsil gördü: fıkıh, kelâm ve tefsiri Muhammed es-Sûsî es-Simlâlî ile Tıtvân'ın âlimlerinden okudu; 1786 yılında Fas'ta Muhammed et-Tâvüdî İbn Sûde'nin derslerine devam etti. 1209 (1794) yılında Sîdî Muhammed el-Bûzîdî ile tanıştı ve Derkāvî-Şâzelî yoluna girerek seyrü sülûkünü tamamladı. İntisabından sonra Tıtvân'a dönerek dinî ilimleri okutmaya başladı; ilim tedrîsiyle seyrü sülûkü birlikte yürüttü. Tasavvufun hakikatlerine zâhirî ilimlerden geçilerek varılacağını savunur; ilmin meyvesinin amel olduğunu vurgular. Bir ara bid'atçılıkla suçlanıp müridleriyle birlikte hapsedildi; kaynak, bu hadisenin beklenenin aksine mensuplarının sayısını arttırdığını kaydeder. 1224 yılı 7 Şevval'inde (15 Kasım 1809) Tıtvân yakınlarındaki Gumâre'de veba salgınında vefat etti. Eserleri — Otobiyografisi el-Fehrese 'de 38 kitabını sayar; bu listenin dışında kalan eserleri de vardır. Başlıcaları dört ciltlik tefsiri el-Bahrü'l-medîd fî tefsîri'l-Kur'âni'l-mecîd , İbn Atâullah el-İskenderî'nin el-Hikem 'ine yazdığı şerh Îkāzü'l-himem , tasavvuf ıstılahlarına dair Mi'râcü't-teşevvüf , el-Fütûhâtü'l-ilâhiyye ve el-Fütûhâtü'l-kudsiyye 'dir. el-Fehrese , ailesi ve nesebi, yetişmesi, tahsili ve irşad faaliyetleri ile devrinin ilmî ve tasavvufî gelişmelerini anlatır. Türbesi ve Külliyesi — Kabri, vefat ettiği yer olan Tıtvân yakınlarındaki Gumâre'dedir ve Derkāviyye mensuplarınca her yıl ziyaret edilmektedir.

TetvanVefât 1224 h.İncele
Evliyâ

Ahmed et-Ticânî

Şeyh

Ticâniyye tarikatının kurucusu. Tam adı Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Muhtâr b. Sâlim et-Ticânî 'dir. 1150 (1737) yılında Cezayir'in Tilimsân bölgesindeki Aynimâzî kasabasında doğdu; soyu Hz. Hasan'a ulaştırılır. Kur'an, hadis, Mâlikî fıkhı ve edebî ilimleri Tilimsân'da okudu. Fas'ta Kādirî, Şâzelî ve Nâsırî tarikatlarının zikir halkalarına katıldı. 1782 yılında Sîdîebîsemgūn'da mânevî bir keşfe nâil olduğunu ve Hz. Peygamber tarafından kendisine irşad yetkisi verildiğini bildirerek Ticâniyye 'yi kurdu. Tarikatın merkezinde, doğrudan Hz. Peygamber'den öğrenildiğine inanılan iki kısa dua bulunur: Salâtü'l-fâtih ve Cevheretü'l-kemâl . 1789 yılında Fas'a yerleşti; Sultan Mevlây Süleyman kendisini destekledi. 1230 (1815) yılında Fas'ta vefat etti. Tesir Halkası — Öğretisi, halifelerinden Ali Harâzim'in derlediği metinler ve tarikatın yazılı esasları yoluyla sonraki nesillere ulaştı. Tarikat asıl büyümesini Batı Afrika'da yaşadı: el-Hâc Ömer'in 30.000 kişilik ordusu 1852 yılında Fransız sömürgeciliğine karşı cihad başlattı. Ticâniyye bugün Senegal, Moritanya, Nijer ve Nijerya başta olmak üzere Batı Afrika ülkelerinde geniş bir mensup kitlesine sahiptir. Eserleri — Sözleri ve öğretisi, halifesi Ali Harâzim'in derlediği Cevâhirü'l-meânî ile kayda geçmiştir. Türbesi ve Külliyesi — Fas'ta vefat etmiş ve orada defnedilmiştir.

FesVefât 1230 h.İncele
Evliyâ

Ebü'l-Abbâs es-Sebtî

Sîdî

Medyeniyye tarikatının Sebtiyye kolunu kuran şeyh ve âlim; Merakeş'in yedi velisinden biri. Tam adı Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Ca'fer el-Hazrecî es-Sebtî 'dir; Ensar'ın Hazrec kabilesine mensuptur. 524 (1130) yılında Fas'ın Sebte şehrinde doğdu. On yaşında babasını kaybetti. Şeyh Ebû Abdullah el-Fehhâr'dan Kur'an hıfzı, Arap dili ve tasavvuf terbiyesi aldı. 540 (1145-1146) yılında Merakeş'e gitti ve Igilliz dağında kırk yıla yakın ikâmet ederek çeşitli âlimlerden faydalandı. Öğretisinin merkezinde cömertlik vardır: emanetin göklere, yere ve dağlara arzedildiğini bildiren âyetteki emaneti rızık olarak anlar ve ihtiyaç sahiplerine yardımın vâcip olduğunu öğretirdi. 601 yılı 3 Cemâziyelâhir'inde (26 Ocak 1205) Merakeş'te vefat etti. Tesir Halkası — Medyeniyye içinde kurduğu Sebtiyye şubesi, halifesi İbnü'l-Hakîm vasıtasıyla devam etti. Muvahhid sultanı Ebû Yûsuf el-Mansûr 580 (1184-1185) yılında Merakeş'te onun adına bir medrese ve zâviye yaptırmıştır. Merakeş'te medfun yedi meşhur şahsiyeti ( seb'atü ricâl ) anlatan ziyaret geleneğinde adı bu yedi isimden biri olarak geçer. Türbesi ve Külliyesi — Merakeş'te Tâğzut Kapısı yakınına defnedilmiştir.

MarakeşVefât 601 h.İncele
Âlim

Ebüssuûd Efendi

Şeyhülislâm, Sultânü'l-müfessirîn

Kanûnî Sultan Süleyman devrinin şeyhülislâmı, hukukçu ve müfessir. "Müftilenâm, sultânü'l-müfessirîn, hâtimetü'l-müfessirîn, muallim-i sânî, Hoca Çelebi, Ebû Hanîfe-i Sânî" unvanlarıyla anılır. Tefsirinin mukaddimesinde kendisinden Ebüssuûd Mehmed diye bahsettiğine göre asıl adı Mehmed 'dir; Ebüssuûd bir künye veya lakaptır. Yaygın görüşe göre 17 Safer 896'da (30 Aralık 1490) İstanbul yakınlarındaki Meteris (Metris-Müderris) köyünde doğdu. Babası, Ali Kuşçu'nun yeğeni olan ve Şeyh Yavsî diye tanınan Muhyiddin Muhammed, İskilip'e bağlı İmâd (Direklibel) köyünde doğmuştu; Şehzade Bayezid'in Amasya sancak beyliği sırasında onun dostluğunu kazanmış, Bayezid padişah olunca İstanbul'a davet edilmiş ve Sultanselim civarında kendisi için bir tekke yaptırılmıştı (sonradan Sivâsî Tekkesi diye tanınan). II. Bayezid'e yakınlığı dolayısıyla "hünkâr şeyhi" diye de bilinir. İlk tahsilini babasının yanında yaptı; ondan Seyyid Şerîf el-Cürcânî'nin kelâm ve belâgata dair eserleriyle çeşitli tefsirleri okudu. Daha sonra Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi, Mevlânâ Seydî-i Karamânî ve bazı kaynaklara göre Kemalpaşazâde'den ders aldı. Hocası Seydî-i Karamânî'nin kızı Zeyneb Hanım'la evlendi. Yavuz Sultan Selim döneminde 922'de (1516) Çankırı Medresesi'ne, buraya gitmekte tereddüt edince İnegöl İshak Paşa Medresesi'ne tayin edildi. 926'da (1520) buradaki süresi dolunca ertesi yıl Dâvud Paşa, bir yıl sonra Mahmud Paşa medreselerinde, ardından Vezir Çoban Mustafa Paşa'nın Gebze'deki medresesinde (931/1525) görev yaptı. Bursa Sultâniye pâyesinin ardından 934'te (1528) Sahn-ı Semân'dan "Müftî Medresesi" diye bilinen medreseye müderris oldu. Beş yıl sonra önce Bursa, 940 Rebîülâhirinde (Kasım 1533) İstanbul kadılığına getirildi. Rebîülevvel 944'te (Ağustos 1537) Rumeli kazaskeri oldu ve hemen sefere katıldı; Kara Boğdan, Estergon ve Budin seferlerinde padişahın yanında bulundu, Budin'in fethinden sonra şehirde ilk cuma namazını o kıldırdı. Sekiz yıl kazaskerlik yaptıktan sonra Şâban 952'de (Ekim 1545) şeyhülislâm oldu. Kazaskerliği ve şeyhülislâmlığı sırasında ilmî rütbe ve kademeleri sistemli bir düzene kavuşturmaya çalıştı: her pâyedeki âlimin vereceği mülâzım sayısını tesbit etti ve yedi yılda bir mülâzemet usulünü kanunlaştırdı. Onun zamanında şeyhülislâmlık diğer ilmî müesseselerin üstüne çıktı: günlük 200 akçe olan maaş, tefsirinin bir bölümünü Kanûnî'ye takdim etmesi üzerine 300 akçe zamla 500 akçeye, tefsiri tamamlayınca 100 akçe daha artarak 600 akçeye yükseldi; yüksek müderrislerle mevleviyet kadılarını tayin yetkisi şeyhülislâmlara verildi. İlmiye Kanunnâmesi de muhtemelen onun tarafından hazırlanmıştır. Kaynak, ilmiye mesleğindeki ilk bozulmaların da onun şeyhülislâmlığı döneminde görülmeye başladığını kaydeder. Kaynaklarda uzun boylu, güleç yüzlü, vakur bir kişi olarak tanıtılır; müderrisliği sırasında bayram tatilleri dışında dersini asla ihmal etmediği, müftülüğü zamanında her gün yüzlerce fetva verdiği nakledilir. Kanûnî ona büyük saygı duymuş, Süleymaniye Camii'nin temelini teberrüken ona attırmıştır; Sigetvar seferinden yazdığı mektuba "Halde haldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım" diye başlaması bu itibarın göstergesidir. Ayasofya vakıflarının kiracıları lehine çıkan bir ferman üzerine "Olmaz! Emr-i sultânî ile nâmeşrû olan nesne meşrû olmaz; haram olan nesne helâl olmak yokdur" demesi, kaynağa göre ilminin yüceliğini koruduğunun delilidir. Bazı siyasî olaylarda ağırlığını hissettirdi ve Kıbrıs seferinin açılmasını fetvasıyla destekledi. 28 yıl 11 ay şeyhülislâmlık yaptıktan sonra 5 Cemâziyelevvel 982'de (23 Ağustos 1574) vefat etti. Cenaze namazı Fâtih Camii'nde Muhaşşî Sinan Efendi tarafından kıldırıldı; Eyüp Camii civarında kendisinin inşa ettirdiği sıbyan mektebinin hazîresine defnedildi. Haremeyn'de de gıyabında cenaze namazı kılındı; ölümüne birçok mersiye ve tarih düşürüldü. Ahmed, Mehmed ve Mustafa adlı üç oğlu ile Hatice, Rahime ve Kerime adlı üç kızı vardı. Şehzâde Medresesi müderrisi Ahmed Efendi 970 (1562-63) yılında yirmi altı yaşında vefat edip babasının gömüldüğü hazîreye defnedildi; Mehmed Çelebi (ö. 971/1563-64) Halep ve Şam kadılığına, en küçükleri Mustafa Çelebi (ö. 1008/1599) Anadolu ve Rumeli kazaskerliğine yükseldi. Soyu Mustafa Çelebi ile devam etti ve XIX. yüzyılın ortalarına kadar on batın halinde geldi; bu konudaki en önemli belgeler torunlarının elindeki 973 (1565) ve 977 (1569) tarihli iki Arapça vakfiyedir. Tesir Halkası — Kanûnî, II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed devirlerinde şeyhülislâmlık, kazaskerlik ve diğer ilmî mevkilerde bulunan birçok âlimin hocasıdır. Her biri şeyhülislâm olan Kadızâde Ahmed Şemseddin, Mâlûlzâde Mehmed, Abdülkadir Şeyhî, Hoca Sâdeddin, Bostanzâde Mehmed, Ebülmeyâmin Mustafa ve Sun'ullah efendilerle Zenbillizâde Fudayl Çelebi, Cenâbî Mustafa Efendi, şair Bâkî, tezkireci Âşık Çelebi ve Kınalızâde Hasan Çelebi talebeleri arasında sayılır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Ebüssuûd'un çizgisi ilmî ve hukukîdir. Kaynağa göre fetva koleksiyonları, onun doktriner olmaktan çok pratik değeri olan ve değişen şartlara göre farklı çözümler üretebilen bir hukuk anlayışına sahip olduğunu gösterir; problemleri Hanefî mezhebi içindeki farklı görüşler arasında tercih ve tahrîc yaparak çözmeye çalışmıştır. Kaynak, yargıda Hanefî mezhebinin yerleşik görüşlerinin esas alınmasındaki titizliğini kazâî birliği ve kanun önünde eşitliği sağlama amacına bağlar. Bulûğa eren kızların ancak velilerinin izniyle evlenebileceği görüşünü benimsemiş, kahve içmenin cevazına ve ibret gözüyle seyretmek şartıyla gölge oyununun meşruiyetine fetva vermiştir. Müste'menlerin şahitliğine dair bir padişah müsaadesine "Nâ-meşrû olan nesneye emr-i sultânî olmaz" diyerek itiraz etmiştir. Mîrî arazi rejiminin esaslarını sistemleştirip fetva haline getirmesi onu bu rejimin mimarı olarak öne çıkarmıştır; kānûn-ı cedîd in mukaddimesindeki dokuz fetvanın sekizi ona aittir. Tefsirde Kur'an'ın bütününü tefsir eden Osmanlı âlimlerinin başında gelir. Şeyh Bedreddin'in Vâridât 'ına şerh yazan bir Bayramî şeyhinin oğludur; kaynağa göre şer'î hükümlere uygun tasavvufa ve şeriat dairesinde kalan mutasavvıflara daima hürmet göstermiş, büyük mutasavvıflardan tayy-i mekân gibi hârikulâde hallerin zuhur ettiğine inanmış, kendi babasında da bu hallerin görüldüğünü kabul etmiştir; ona göre meşâyihin tarikat ve hakikat dedikleri şey şeriatın özü ve hulâsasıdır. Türkçe ve Arapça şiirleri vardır, fakat kaynak onda bir sanat kabiliyeti olduğunu söylemenin güç olduğunu belirtir; Arapça şiirlerinin en tanınmışı Ebü'l-Alâ el-Maarrî'ye muâraza olarak yazdığı el-Kasîdetü'l-mîmiyye 'dir. Eserleri — ① İrşâdü'l-akli's-selîm ilâ mezâya'l-Kitâbi'l-Kerîm : şeyhülislâm olduktan sonra yazmaya başladığı ve yaklaşık yirmi yılda (muhtemelen 953-973/1546-1566) tamamladığı meşhur tefsiri; Kanûnî'ye sunulmuştur. Bazıları onu Zemahşerî ve Beyzâvî'nin tefsirlerinden üstün tutar; müellif de bu iki eserle Râzî ve Nesefî'nin tefsirlerinden geniş ölçüde faydalanmıştır. Müellif nüshası esas alınarak İSAM tarafından dokuz cilt halinde tahkikli olarak yayımlanmıştır (İstanbul 2021). ② Fetâvâ-yı Ebüssuûd Efendi : ona nisbet edilen fetvaların derlendiği mecmualar; M. Ertuğrul Düzdağ iki mecmuayı düzenleyerek yayımlamıştır (İstanbul 1972, 1983). ③ Ma'rûzât : Kanûnî'ye arzedilip padişah iradesiyle kadıları bağlayan fetvalar. ④ Arâzî-yi Harâciyye ve Öşriyye Hakkında Kanun ve Fetvâlar . ⑤ Risâle fî vakfi'l-menkūl ve'n-nukūd : para vakfına dair. ⑥ Bidâatü'l-kādî : kadıların uyacağı usule dair sak mecmuası. ⑦ Öşür hakkında risâle. ⑧ Galatât-ı Ebüssuûd : halk arasında yanlış kullanılan kelimelere dair. ⑨ el-Kasîdetü'l-mîmiyye ve Arapça kasideleri, Kanûnî için yazdığı Türkçe mersiye ve Münşeât . Ayrıca el-Hidâye 'ye ta'likleri, sûre tefsirleri ve fıkıh usulüne dair risâleleri vardır. Türbesi ve Külliyesi — Eyüp Sultan'da zâviye, sıbyan mektebi ve sebilden oluşan külliyesinde, kendi mezarının da yer aldığı aile hazîresi bulunmaktadır; oğlu Ahmed Efendi de buraya defnedilmiştir. Bunun dışında İstanbul'da Macuncu Odabaşı mahallesinde kendi adıyla anılan bir çeşme ve hamam, İskilip'te babasının türbesi yanında cami, imaret ve mektep (977 tarihli Arapça vakfiyesi İstanbul Evkaf İdaresi'nde kayıtlıdır), Kefe'de bir cami, İnebahtı'da bir mescid ve Şehremini'de bir sıbyan mektebi yaptırmıştır.

İstanbulVefât 982 h.İncele
Sahâbe

Ebû Şeybe el-Hudrî

Hazret-i (makam)

Ebû Şeybe el-Hudrî, erken kaynaklarda İstanbul surları önündeki Arap kuşatması sırasında vefat ettiği nakledilen sahabedir; akademisyen Dr. Mehmet Efendioğlu'na göre İstanbul'da tarihî dayanağı olan iki sahabe mezarından biridir. Ayvansaray'daki Toklu Dede ve Sahabeler Hazîresi'nde kendisine atfedilen bir makam bulunur; fizikî kabir varlığı kesin değildir (makam). (Kaynak: İstanbul Ansiklopedisi; Kültür Envanteri.)

İstanbulVefât 49 h.İncele
Evliyâ

İsmâil Rûmî

Pîr-i Sânî, Şeyh

Kādiriyye tarikatının Rûmiyye kolunun kurucusu; tarikatın Osmanlı topraklarında yaygınlık kazanmasındaki tesiri sebebiyle pîr-i sânî unvanıyla anılır. Kendisine nisbet edilen kol, "Rûmî" nisbesinden dolayı Rûmiyye, adına nisbetle İsmâiliyye diye de bilinir; Kādiriyye İstanbul'da ilk defa bu kolla temsil edilmiştir. Tosya'nın Bansa köyünde doğdu. Babası Çoban Ali, oğlunun daha iyi yetişmesi için Tosya'ya taşındı. Medrese ilimlerini tahsil ederken Halvetiyye şeyhlerinden Ahmed Efendi'nin sohbetlerine devam etmeye başladı. Bir gece rüyasında Abdülkādir-i Geylânî'yi görerek onun mânevî işareti üzerine Bağdat'a gitmek üzere yola çıktı. Bağdat'ta Kādiriyye'nin merkez dergâhına giderek dergâhın postnişini, Bağdat nakîbüleşrafı Seyyid Feyzullah Efendi 'ye kendini tanıttı. Bir müddet sonra erbaîn çıkarmak üzere halvete girdi; seyrüsülûkünü tamamlayınca mürşidinin tavsiyesiyle Bağdat'tan ayrıldı. Anadolu'ya gelmeden Mısır'a uğrayarak sohbetlerine katıldığı Ahmed-i Mısrî'den de icâzetnâme aldı. Rûmiyye maddesine göre İstanbul'a gelmeden önce Kastamonu, Tosya, Bursa, İzmir, İzmit, Manisa, Tekirdağ, Edirne, Selânik, Girit, İştip, Köstence, Filibe, Serez ve Tımışvar gibi şehirlerde ve Mısır'da tekkeler kurdurdu. 1020 (1611) yılında İstanbul'a geldi; bir süre Sofular Camii'nde kalarak irşada başladı, ardından Tophane'de Hacı Pîrî adlı bir kişiye ait arsa üzerinde bir tekke inşa ettirdi: Kādirîhâne . Kādiriyye bu dergâhın kurulmasından sonra İstanbul'da yayılmaya başlamış, XV. yüzyılda Bursa'da kurulan Eşrefiyye koluyla birlikte tarikatın Osmanlı topraklarında yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. I. Ahmed'in daveti üzerine Sultan Ahmed Camii'nin açılış töreninde cuma namazından sonra dervişleriyle birlikte Kādirî usulü zikir yaptı. Bu camide cuma namazından sonra Kādirî evrâdının okunması bir gelenek hâline geldi; gelenek günümüzde de Kādirîhâne şeyhinin görevlendirdiği bir derviş tarafından sürdürülmektedir. 1041 (1631) yılında vefat etti ve kurduğu tekkenin hazîresine defnedildi. Henüz hayatta iken halifesi ve damadı Şerif Halil Efendi'yi Kādirîhâne'ye şeyh tayin etmişti. Tesir Halkası — Kādirîhâne meşihatını halifesi ve damadı Şerif Halil Efendi sürdürdü. Bağdat'taki Kādirî Âsitânesi şeyhi Feyzullah Efendi'nin oğlu olan Halil Efendi, tekkenin meşihatını 1925 yılına kadar üstlenen ve "Şerifler hânedanı" olarak bilinen şeyh ailesinin ilk temsilcisidir. Halifelerinden Ustrumcalı Ahmed Efendi 1038'de (1628) Bursa'da İsmâil Rûmî Dergâhı'nı (Hamam Tekke) kurdu. Kādirîhâne kuruluşundan tekkelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar Rûmiyye'ye bağlı kaldı ve yalnız bu kolun değil genel olarak Kādiriyye'nin Osmanlı başşehrindeki âsitânesi sıfatını taşıdı; Anadolu ve Rumeli'de Kādirî şeyhlerinin, hatta diğer Kādirî kollarının verdiği icâzetnâmeler Kādirîhâne şeyhi tarafından tasdik edildi. Türbesi ve Külliyesi — Kādirîhâne, Beyoğlu'nun Tophane semtinde, adını tekkeden alan Kādirîler Yokuşu üzerinde, cami-tevhidhâne merkezli bir külliyedir. Cümle kapısını izleyen yolun solunda, bir istinat duvarı üzerinde, II. Mahmud onarımı sırasında son şeklini aldığı anlaşılan İsmâil Rûmî'nin türbesi ile hazîre yer alır. Açık türbeler grubuna giren yapı altı ince mermer sütundan, aralarındaki madenî şebekelerden ve madenî iskeletli soğan kubbeden oluşur. Kavisli mermer lentoda, İsmâil Rûmî'ye ithaf edilmiş ta'lik hatlı beyti taçlandıran madalyonun merkezinde Kādirî gülü kabartması bulunur; köşe sütunlarının ve kubbenin tepelerinde Kādirî-Rûmî tâc-ı şerifi biçiminde alemler vardır. Cami-tevhidhânenin son cemaat yerindeki bir camekân türbeye yönelik niyaz penceresi olarak düzenlenmiştir; harimin batı mahfilinde sakal-ı şerif ile İsmâil Rûmî'ye ait bazı eşyalar saklanır. Tekke 1179 (1765) Tophane yangınında ortadan kalkınca III. Mustafa tarafından yeniden inşa ettirilmiş, 1239 (1823) yangınında tekrar harap olunca II. Mahmud tarafından ihya edilmiştir. 1925'ten sonra cami-tevhidhâne yalnızca cami olarak kullanılmış; cami-tevhidhâne ve selâmlık bölümleri 1997'deki bir yangında harap olmuştur.

İstanbulVefât 1041 h.İncele
Evliyâ

Şeyh Hacı Mehmed Murâd Efendi (Murad Molla)

Şeyh, Hacı

İstanbul'un önde gelen mesnevîhanlarından; Murad Molla Nakşibendî Tekkesi'nin üçüncü postnişini ve Sultanahmet Camii cuma vâizi. 🔴 Bu kayıt dolaylı kaynağa dayanır: zatın müstakil bir ansiklopedi maddesi yoktur; aşağıdakiler, kurduğu Mesnevîhâne Tekkesi maddesinin verdiği bilgilerdir. Mesnevîhâne Tekkesi onun tarafından tesis edilmiştir. Tekkenin inşası 1260 (1844) yılında tamamlanmış, 9 Muharrem 1261 (18 Ocak 1845) Cuma günü Sultan Abdülmecid'in katıldığı bir törenle açılmıştır. 27 Şevval 1264'te (26 Eylül 1848) vefat etti. Tesir Halkası — Tekkenin açılış merasiminde Cevdet Paşa 'ya mesnevîhanlık icâzeti vermiştir. Kitaplarını Murad Molla Tekkesi kütüphanesine vakfetmiş, böylece yetiştirdiği çevreye bir kitap zemini de bırakmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Kabrinin üzerine bir türbe yapılmıştır.

İstanbulVefât 1264 h.İncele
Evliyâ

İbrahim Ümmî Sinan

Pîr, Şeyh

Halvetiyye'nin Sinâniyye kolunun pîri olan İbrahim Ümmî Sinan, XVI. yüzyıl İstanbul'unun önde gelen mutasavvıf ve şairlerinden olup hece ve aruzla ilâhîler yazmıştır. 976 (1568)'da vefat etmiş ve Eyüp Düğmeciler'deki Ümmî Sinan Tekkesi'nin türbesine defnedilmiştir. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Ümmî Sinan Tekkesi' ve 'Sinâniyye'.)

İstanbulVefât 976 h.İncele
Evliyâ

Fâtih Sultan Mehmed

Sultân, Ebü'l-Feth, Gâzî

Osmanlı padişahı; İstanbul'un fâtihi, Fâtih Külliyesi 'nin bânisi ve Ebü'l-Feth unvanıyla anılan hükümdar. Ulemâya yakınlığı, Bayramî şeyhi Akşemseddin 'in üzerindeki tesiri ve Avnî mahlasıyla yazdığı şiirleriyle de tanınır. 27 Receb 835'te (30 Mart 1432) Edirne'de doğdu; II. Murad'ın dördüncü oğludur. 1443 baharında iki lalasıyla Edirne'den Manisa'ya vali gönderildi; aynı yılın sonlarında ağabeyi Alâeddin Ali Çelebi'nin vefatı üzerine tahtın tek vârisi oldu. Tahttan çekilmeyi düşünen babası onu 847 (1444) baharına doğru yanına getirtti ve o yılın ağustosunda tahtı henüz on iki yaşındaki oğluna bıraktı. Bu ilk saltanat içeride ve dışarıda buhranlara yol açtı; 1446 Ağustosunda II. Murad yeniçerilerin yardımıyla tekrar tahta çıktı ve Mehmed Manisa'ya gönderildi. Manisa'da geçirdiği beş yıl onu olgunlaştırdı. Çeşitli ilimleri tahsil etmesi için uzmanlar kendisine hoca tayin edilirdi; bunlar her gün belli saatte gelip ders okuturlardı. Hocazâde Muslihuddin, Molla Gürânî, Molla İlyas, Sirâceddin Halebî, Molla Abdülkādir, Hasan Samsunî ve Molla Hayreddin hocaları arasındadır; kaynağın ifadesiyle “başlangıçta Akşemseddin'in de onun üzerinde büyük tesiri olmuştu” . Türkçe, Rumca ve Slavca bilirdi; Arapça ve Farsça'ya vâkıf olduğunda şüphe yoktur. Din felsefesi meselelerine âşina idi; coğrafya, matematik ve astronomiye özel ilgi duyardı. Babasının ölüm haberi kendisine 8 Muharrem 855'te (10 Şubat 1451) ulaştı; 16 Muharrem 855'te (18 Şubat 1451) on dokuz yaşında ikinci defa Osmanlı tahtına çıktı. Edirne'de topladığı büyük meşveret meclisinde İstanbul'un fethini gazâ geleneği ve devletin güvenliği açısından ortaya koydu. 26 Rebîülevvel – 20 Cemâziyelevvel 857 (6 Nisan – 29 Mayıs 1453) tarihleri arasında elli dört gün süren muhasaranın sonunda şehir fethedildi; kaynak fethi Osmanlı Devleti'nin kesin kuruluşunu hazırlayan esas olay olarak değerlendirir. Fetihten sonraki saltanatı Balkanlar'da, Anadolu'da ve Karadeniz'de sürekli seferlerle geçti; Venedik ve Macaristan'la uzun savaşlar, Karamanoğulları ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'la mücadele bu dönemin başlıca konularıdır. Merkeziyetçi ve mutlak bir iktidar kurdu; vakıf ve mülk topraklarının mîrîye alınması ulemâyı, şeyhleri ve eski bey ailelerini etkiledi, II. Bayezid tahta geçer geçmez bu emlâk ve evkafı sahiplerine iade etti. Fetih yıllarında dinî-tasavvufî çevresinin merkezinde Hacı Bayrâm-ı Velî'nin halifesi Akşemseddin vardır. AKŞEMSEDDİN maddesine göre şeyh, Hacı Bayram'ın II. Murad'la münasebetlerinde hemen daima yanında bulunduğundan Mehmed'i şehzadeliğinden tanıyor, cülûsundan sonra da onunla görüşüyordu; fetihten önce iki defa Edirne'ye gidip ilkinde kazasker Çandarlıoğlu Süleyman Çelebi'yi, ikincisinde padişahın kızlarından birini tedavi etmişti. 1453 baharında ordu Edirne'den yola çıkınca Akşemseddin, Akbıyık Sultan ve devrin diğer tanınmış şeyhleri yüzlerce müridleriyle sefere katıldılar; kuşatmanın en sıkıntılı anlarında Akşemseddin'in zaferin yakın olduğu müjdesini veren mektuplarının fethin gerçekleşmesinde büyük tesiri olduğu belirtilir. Fetihten sonra Ayasofya'da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi Akşemseddin okudu ve sahâbeden Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin kabrini padişahın isteği üzerine o keşfetti. Aynı kaynağa göre padişah fetihten sonra taç ve tahtını bırakıp bütünüyle şeyhe bağlanmak ve ondan tarikat ahkâmını öğrenmek istedi; Akşemseddin büyük bir dirayetle bu arzuya engel olmaya çalıştı, başaramayacağını anlayınca Göynük'e döndü, arkasından gönderilen hediyeleri geri çevirdi ve Göynük'te yaptırılmak istenen cami ile tekkeyi kabul etmeyip yalnız bir çeşmeye razı oldu. Akşemseddin'in padişaha yazdığı iki mektup bilinmektedir. Fetihten sonra şehrin boş kalmasını istemeyen padişah, fidyesini veren veya belli bir süre içinde dönen Rumlar'a yerleşme izni verdi, kendi payına düşen esirleri Haliç kenarında yerleştirdi ve Ortodoks patrikliğini Gennadios'un şahsında yeniden kurdu; Ermeni patriğini ve Yahudi baş hahamını da pâyitahtında yerleştirdi. Sekiz kiliseyi (bu arada Zeyrek) medrese haline getirdi, Ayasofya medresesini açtı ve 875'te (1470) kendi camisi etrafında ünlü Semâniye medreselerini yaptırdı. Medreseleri bizzat teftiş eder, dersleri dinler, ödül verirdi; sarayda, seferlerde ve düğünlerde ilmî tartışmalar yaptırırdı. İbn Rüşd ile Gazzâlî arasındaki büyük tartışmayı Hocazâde ile Ali et-Tûsî'ye inceletmesi, Seyyid Şerîf el-Cürcânî ile Teftâzânî arasındaki tartışmayı tazelemesi bu ilginin örnekleridir; kendisi din felsefesinde Seyyid Şerîf'e eğilim gösterirdi. Yeni bir sefer için Üsküdar'a geçtikten sonra Üsküdar ile Gebze arasında Hünkârçayırı (Maltepe civarı) denilen yerde 4 Rebîülevvel 886'da (3 Mayıs 1481) vefat etti. Ölüm sebebi nikris hastalığına bağlanır. Cenazesi İstanbul'a getirilip Fâtih Camii'nin kıble duvarı önündeki hazîrede yer alan türbesine defnedildi. Vefatından sonra oğulları Cem ile Bayezid arasındaki çekişme Bayezid'in lehine sonuçlandı; diğer oğlu Mustafa 879'da (1474) kendisinden önce vefat etmişti. Adı bilinen iki kızı Ayşe ve Gevherhan'dır; Gevherhan Sultan, Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed Bey ile evlendirilmiş, Akkoyunlu tahtına geçen Göde Ahmed bu kızından torunudur. Tesir Halkası — Çağdaş Arap kaynakları onu ulemâya yakınlık göstermek, onlarla görüşmeye önem vermek ve yanına gelenleri tâzimle karşılamakla anar. Devrinin en büyük âlimleri Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Yegân, Hızır Bey ve Hocazâde Muslihuddin'dir; sonraki neslin seçkin ilim ve idare adamlarının çoğu bunların talebesidir. Fıkıhta Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürânî, kelâmda Hocazâde bütün İslâm âlemince makbul eserler yazdılar. Amiroutzes, Ali Kuşçu, Georgios Trapezuntios ve Hocazâde gibi Doğu'yu ve Batı'yı temsil eden devrin büyük zekâları onun huzurunda birleşiyordu; Kritovulos onu “en keskin zekâlı feylesoflardan biri” diye anar. Patrik Gennadios İ‘tikādnâme 'sini onun için yazdı. 1461'den beri İtalya'dan ressam istemiş, Venedikli Gentile Bellini İstanbul'da kalmıştır (Eylül 1479 – Ocak 1481). Kaynak, Fâtih devrinde Osmanlı kültürünün Batı kültürüyle serbestçe temasa geldiğini ve bunun sonraki devirde sürdürülmediğini kaydeder. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Avnî mahlasıyla şiirler yazdı. Çağının şiir dilini ince hayallerle yoğurmayı başaran açık ifadeli ve akıcı üslûbu, henüz sanatlara boğulmamış bir Türk şiirinin güzel örnekleri arasında sayılır; Arapça-Farsça tamlamalar yerine Türkçe ifadeleri tercih etmiştir. Aşk, sosyal hayat, tasavvuf ve dinî temayüller, kıssalar, efsaneler ve tarihî hikâyeler şiirlerine yansıyan konulardır. Şiirlerini ihtiva eden yegâne yazma İstanbul Millet Kütüphanesi'ndedir (Ali Emîrî Efendi, nr. 305); bir divançe sayılabilecek yirmi iki varaklık bu eserde yetmiş gazel, bir muhammes ve bir kıta yer alır, sonunda bir müfredine yirmi dokuz şairin söylediği nazîreler bulunur. Eserleri — Şiirlerini toplayan divançe (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 305) gittikçe genişleyen koleksiyonlar halinde yayımlanmış ve ilmî incelemelere konu olmuştur. İstanbul'daki hayır tesisleri için düzenlenen Arapça ve Türkçe vakfiyeleri Tahsin Öz (1935), Vakıflar Genel Müdürlüğü (1938) ve Osman Nuri Ergin (1945) tarafından neşredilmiştir. Maddenin bibliyografyası ayrıca ona nisbetle Kānûnnâme-i Âl-i Osman 'ı kaydeder. Türbesi ve Külliyesi — Külliye için şehrin ortasında, bir tepe üzerinde, Bizans'ın büyük değer verdiği On İki Havâri Kilisesi'nin yeri seçildi; harap kilisede barınamayan patriğe 1455'te başka bir kilise bağışlanarak arsa külliyeye tahsis edildi. İnşaat 867 Cemâziyelâhirinde (Mart 1463) başladı ve 875 Receb ayına (Aralık 1470) kadar sürdü; mimarı Atik Sinan'dır. Tam bir simetriyle yerleştirilen yapılar — caminin iki yanında Sahn-ı Semân medreseleri ile Tetimme hazırlık medreseleri, bir tarafta tabhâne, öte tarafta İstanbul'un Türk dönemine ait ilk hastahanesi olan dârüşşifâ, ileride çarşı ve hamam — şehrin en önemli dinî ve kültürel merkezini oluşturdu. 1509 depreminde (“küçük kıyamet”) ağır hasar gören cami 1557 ve 1754 depremlerinden sonra onarıldı, fakat 1766 depreminde büyük kubbesi çöktü. III. Mustafa önce türbeyi ve külliye binalarını yaptırdı; cami yeni bir planla 4 Rebîülevvel 1181'de (31 Temmuz 1767) başlanarak 1185 Muharreminde (Nisan 1771) ibadete açıldı. Türbe, caminin kıble duvarı önünde uzanan hazîrededir; padişahın vefatından önce mi sonra mı yaptırıldığı kesin olarak bilinmez. 1766 depreminde harap olup kısa zamanda onarıldı; 1782 Cibali yangınında içi bütün eşyası ve sandukasıyla yandı, I. Abdülhamid tamir ettirip kapı sövelerine 1199 (1784-85) tarihli kitâbe koydurdu ve yeni sanduka bir Kâbe örtüsüyle örtüldü. Sultan Abdülaziz 1282'de (1865-66) türbeyi yeniden döşetti; son onarımlar Mehmed Reşad devrinde (1909-1918) ve 1952-1953 yıllarında yapıldı. Sekiz köşeli planlı, tek kubbeli türbenin girişinde iki sütunlu bir sundurma vardır; köşeleri destekleyen kare pâyeler ve kademeli silmeler barok üslûbunun izleridir. İçinde Fâtih Sultan Mehmed'den başkasına ait sanduka yoktur; az ilerisinde zevcesi Gülbahar Hatun'un ayrı türbesi bulunur. Türbe Türk edebiyatına Tâcîzâde Câfer Çelebi'nin 1493'te yazdığı Hevesnâme 'deki “Sıfât-ı Mezâr-ı Sultân Mehemmed” parçası ve Abdülhak Hâmid'in 1877'ye doğru yazıp 1909'da yayımladığı “Merkad-i Fâtih'i Ziyâret” şiiriyle girmiştir; bu şiirin bir hattata yazdırılan levhası I. Dünya Savaşı yıllarında törenle türbeye konmuştur.

İstanbulVefât 886 h.İncele
Âlim

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır

Müfessir, Merhûm

Hak Dini Kur'an Dili adlı tefsiriyle tanınan son devir din âlimlerinden (1878-1942); müfessir, fakih, mütefekkir ve hattat. Yazılarında Küçük Hamdi imzasını kullanmış, Soyadı Kanunu'yla Yazır soyadını almış, fakat daha çok doğum yerine nisbetle Elmalılı diye meşhur olmuştur. Antalya'nın Elmalı ilçesinde doğdu. Aslen Burdur'un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden olan babası Nûman Efendi, Elmalı Şer'iyye Mahkemesi'nde başkâtipti; dedeleri Mehmed, Bekir, Hasan ve Bedreddin efendiler ilmiye sınıfına mensuptu. Annesi Fatma Hanım, Sarlarlı Mehmed Efendi'nin kızıdır. İlk ve orta öğrenimini ve hâfızlığını Elmalı'da tamamladı; tahsiline devam etmek üzere dayısı Mustafa Efendi ile İstanbul'a gidip Küçük Ayasofya Medresesi'ne yerleşti (1895). Beyazıt Camii'ndeki derslerine devam ettiği Kayserili Mahmud Hamdi Efendi 'den icâzet aldı; bundan sonra hocası "Büyük Hamdi", kendisi "Küçük Hamdi" diye anıldı. Tahsili sırasında Bakkal Ârif Efendi ile Sâmi Efendi'nin hat derslerine devam ederek onlardan da icâzet aldı. 1904'te ruûs imtihanını kazandı; devam ettiği Mekteb-i Nüvvâb'ı birincilikle bitirdi. Kendi gayretiyle edebiyat, felsefe ve mûsiki öğrendi. Ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştıracağı ümidiyle meşrutiyet idaresini savundu; İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin ilmiye şubesine üye oldu ve Avrupaî tarzda bir meşrutiyet yerine şeriata uygun bir meşrutiyet modeli geliştirmeye çalıştı. Beyazıt Medresesi'nde iki yıl süren dersiâmlığın ardından II. Meşrutiyet'in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girdi. II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine rıza göstermeyen fetva emini Nûri Efendi'yi ikna edip fetva müsveddesini yazarak bu konuda etkili rol oynadı. Şeyhülislâmlık Mektûbî Kalemi'nde görev aldı; Mekteb-i Nüvvâb ve Mekteb-i Kudât'ta fıkıh, Medresetü'l-mütehassısîn'de usûl-i fıkıh, Süleymaniye Medresesi'nde mantık, Mülkiye Mektebi'nde vakıf hukuku okuttu. 1915-1917 yıllarında huzur derslerine muhatap olarak katıldı. 1918'de kurulan Dârü'l-hikmeti'l-İslâmiyye'ye âza, bir müddet sonra reis oldu. Damad Ferid Paşa'nın birinci ve ikinci hükümetlerinde Evkaf nâzırlığı yaptı; 15 Eylül 1919'da âyan üyeliğine tayin edildi ve ilmî rütbesi Süleymaniye müderrisliğine yükseltildi. Cumhuriyet'in ilânıyla görev yaptığı kurumlar lağvedilince açıkta kaldı. Millî Mücadele sırasında İstanbul hükümetlerinde görev yaptığı için İstiklâl Mahkemesi'nce gıyabında idama mahkûm edildi; Fatih'teki evinden alınarak Ankara'ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kaldı. Mahkeme sonunda —kaynağa göre muhtemelen İttihat ve Terakkî üyeliği sebebiyle— suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. İstanbul'a döndükten sonra camiye gitmek dışında evinden hiç çıkmadı; geliri olmadığı için maddî sıkıntı çektiği bu dönemde Metâlib ve Mezâhib tercümesini tamamladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Türkçe bir tefsir hazırlatılması kararı alınınca Diyanet İşleri Reisliği bu işi kendisine teklif etti; teklifi kabul ederek Hak Dini Kur'an Dili 'ni yazdı ve vefatından önce bitirmeye muvaffak oldu. 27 Mayıs 1942'de, uzun süre müptelâ olduğu kalp yetmezliğinden Erenköy'de damadının evinde vefat etti ve Sahrayıcedid Mezarlığı 'na defnedildi. Tesir Halkası — Kaynak onu, diğer mütefekkir ve âlimlerden bağımsız düşünebilmesi ve onları yer yer eleştirerek farklı görüşler ortaya koymasıyla müslümanların tefekkür hayatının canlanmasına katkıda bulunmuş bir âlim olarak değerlendirir. Tefsiri ilk defa Diyanet İşleri Reisliği tarafından yayımlanmış (İstanbul 1935-1938), daha sonra birçok baskısı yapılmıştır. 4-6 Eylül 1991'de Elmalı'da düzenlenen sempozyumda bütün yönleriyle tanıtılmış, tebliğler Elmalılı M. Hamdi Yazır Sempozyumu adıyla yayımlanmıştır (Ankara 1993). Tefsiri ve tefsirciliği üzerine İsmet Ersöz ve Fahri Gökcan doktora tezleri yapmıştır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmış, fakat edebî yönüyle pek tanınmamıştır. Yazılarında genellikle sade Türkçe kelimeleri tercih etmiş, ilmî ve dinî konularda ise ağır ve ağdalı, yer yer secili, mantık örgüsü sağlam uzun cümleler kurmuştur. Sanatçı kişiliği daha çok hattatlığında görülür: sülüs, nesih, ta'lik ve celî levhalar yazmış, rik'a ve icâzet hattında da başarılı görülerek son devrin seçkin hattatları arasında sayılmıştır. Tasavvufla da ilgilenmiştir; tefsirinde vahdet-i vücûd konusunda yer yer tenkit ettiği İbnü'l-Arabî'den bol iktibas yapması ve zaman zaman sûfî meşrepli bir üslûp kullanması kaynakça tasavvufî temayülünün işareti sayılır. Ona göre zühd ve takvâ nefse eziyet etmek değil onu itidal çizgisine çekmektir; "Her mevcut Allah'tır" demek şirktir, fakat vahdet-i vücûdu Allah'ı yegâne vâcibü'l-vücûd, mâsivâyı O'na bağlı mümkin varlıklar şeklinde anlamakta sakınca yoktur. İlmî çizgisinde Batı'nın değerlerinden değil ilminden faydalanılması gerektiğini savunmuş; tefsirde rivayet ve dirâyet metodunu birlikte kullanmış, Taberî, Zemahşerî, Râgıb el-İsfahânî, Fahreddin er-Râzî, Ebû Hayyân ve Âlûsî'den geniş ölçüde faydalanmış, fıkhî konularda Hanefî kaynaklarıyla yetinmiş, zorlama te'villeri Kur'an'ı tahrif saymıştır. Pozitivizm, materyalizm ve tekâmül nazariyesini eleştirmiş; kelâmda Ehl-i sünnet'e bağlı, genelde Mâtürîdî bir çizgide, haberî sıfatlarda ise Selefî bir temayül içinde görülmüştür. Eserleri — ① Hak Dini Kur'an Dili : kırk sekiz yaşında başlayıp altmış yaşında tamamladığı, en meşhur eseri olan tefsiri. ② İrşâdü'l-ahlâf fî ahkâmi'l-evkāf : Mülkiye Mektebi'nde okutmak üzere hazırladığı ders kitabı (İstanbul 1330 r./1914). ③ Hz. Muhammed'in Dini İslâm : Anglikan Kilisesi'nin sorularına şeyhülislâmlık adına verdiği cevaplardan oluşan risâle. ④ Metâlib ve Mezâhib (İstanbul 1341): Paul Janet ve Gabriel Séailles'in Histoire de la philosophie 'sinin tercümesi; yazdığı mukaddime ile tahlil ve tenkit mahiyetindeki geniş dipnotları felsefî bakımdan büyük değer taşır. ⑤ İstintâcî ve İstikrâî Mantık : Alexander Bain'in eserinin Fransızcasından yaptığı, Süleymaniye Medresesi'nde ders notu olarak verdiği tercüme. Bunlardan başka Beyânülhak ve Sebîlürreşâd dergilerinde "Küçük Hamdi" veya "Elmalılı Küçük Hamdi" imzasıyla yayımlanmış yirmiyi aşkın makalesi vardır.

İstanbulVefât 1361 h.İncele
Âlim

Zenbilli Ali Efendi

Şeyhülislâm

Osmanlı müftüsü ve âlimi; II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman dönemlerinde yirmi dört yıl İstanbul müftülüğü makamında bulundu. Ali Cemâlî Efendi diye de anılır: Fahreddin er-Râzî'nin soyundan gelen Cemâleddin Aksarâyî'nin torunu Ahmed Çelebi'nin oğludur ve bu nesilden geldiği için Cemâlî nisbesini taşır. Fetva almak üzere başvuranların işlerini kısa sürede sonuçlandırmak için evinin penceresinden sarkıttığı zembille soruları alıp cevapları yine zembile koyup vermesinden dolayı halk arasında “Zenbilli müftü, Zenbilli Ali Efendi” diye tanındı. Doğum tarihine ve yerine dair kesin bilgi yoktur (bk. Çok Görüşlü Sunum). İlk eğitimini Pîrî Mehmed Paşa'nın anne tarafından dedesi Lârendeli Mevlânâ Hamza'dan aldı; ardından İstanbul'a gidip Molla Hüsrev'in derslerine devam etti. Molla Hüsrev müftülüğe tayin edilince Bursa'ya giderek Sultâniye müderrisi Hüsâmzâde Mustafa Efendi'den okudu; öğrenimini tamamlayınca hocası onu kendisine muîd edindi ve kızıyla evlendirdi. Fâtih Sultan Mehmed zamanında Edirne'de Ali Bey (Hoca Sâdeddin'e göre Taşlık) Medresesi müderrisliğine getirildi; padişah ona 5000 akçe ile birlikte elbiseler gönderdi. Karamânî Mehmed Paşa vezîriâzam olunca, siyasî rakibi Sinan Paşa ile yakınlığı yüzünden onu önce Beylerbeyi, ardından Sirâciye medresesine sürdü ve ücretini düşürdü. Bunun üzerine görevinden istifa eden Ali Cemâlî, Halvetiyye şeyhi Mes'ûd-i Edirnevî'nin hizmetine girdi; daha sonra İstanbul'a taşınarak Konyalı Şeyh İbnü'l-Vefâ Muslihuddin Mustafa'nın tekkesine devam etti ve onunla sık sık görüştü. II. Bayezid döneminde yeniden müderrisliğe geçti; Amasya müftülüğünde, Bursa'da Hudâvendigâr ve Sultâniye (Yeşilcami) medreselerinde ve 1486'da inşası tamamlanan Amasya Beyazıt Medresesi'nde bulundu. Şehzade Ahmed'in 896'da (1491) oğullarının sünnet düğününde hocası Birgivîzâde Mustafa Efendi'yi oradaki ulemânın önüne geçirmesi üzerine görevini bırakıp İstanbul'a döndü; bir süre bekledikten sonra İstanbul'daki Sultan (Beyazıt) Medresesi'ne, ardından Sahn-ı Semân'a tayin edildi. Bu görevde iken amcazadesi Çelebi Halife ile birlikte hacca gitti; Mekke'deki karışıklıklar yüzünden bir yıl Mısır'da beklemek zorunda kaldı ve haccını ertesi yıl yapabildi. O Mısır'da iken İstanbul müftüsü Efdalzâde Hamîdüddin Efendi vefat etmiş (908/1503), müftülük ona verilmişti. Muhtemelen 910 (1504) yılının ortalarına doğru İstanbul'a gelerek fetva makamına oturdu. II. Bayezid ona ayrıca 911'de (1505-1506) yaptırdığı medresenin müderrisliğini verdi ve 912'de (1506-1507) ülkenin değişik yerlerindeki hayratının vakıflarına nâzır tayin etti; bundan sonra bu müderrislik ve nezâretin, şeyhülislâmlığa dönüşecek olan İstanbul müftülerine verilmesi âdet haline geldi. Yavuz Sultan Selim de onu saltanatı boyunca müftülükte bıraktı; Kanûnî döneminde ölümüne kadar bu görevde kaldı. Rodos'un fethinde bulundu ve camiye çevrilen Saint Jean Katedrali'nde ilk cuma namazını kıldırdı. 929'da (1523) iş göremeyecek kadar hastalanınca Kanûnî'nin isteği üzerine Şeyh Bahâeddinzâde Muhyiddin Mehmed'i nâib tayin etti; bu durum ölümüne kadar sürdü ve müftülük süresi yirmi dört yıla ulaştı. Tasavvufî bir yönü de vardı; bu yüzden bazı eserlerde “Sûfî” nisbesiyle kaydedilmiş ve “erbâb-ı hâl, sâhib-i kerâmet” diye gösterilmiştir. Çelebi Halife ile İshak Karamânî gibi Halvetiyye şeyhlerinden yakın akrabaları bulunmakla birlikte Zeyniyye tarikatı şeyhi Şeyh Muslihuddin Mustafa'ya intisap etmişti. Vefatının Şâban 932'den (Mayıs-Haziran 1526) biraz öncesine denk düştüğü tahmin edilir; maddenin başlığı vefatını 932/1526 diye verir. Oğullarından Muhyiddin Mehmed Şah Efendi (Molla Çelebi) bir Târîh-i Âl-i Osmân 'ın, Rûhî Çelebi bir başka Tevârîh-i Âl-i Osmân 'ın müellifidir; Fudayl Çelebi çeşitli manzum ve mensur eserleri olan bir âlim, Cemâleddin Mehmed (Cemal Çelebi) kadılık ve valiliklerde bulunmuş bir devlet adamıdır. Kızı Sitti Şah Hatun İstanbul'da mescid ve medrese yaptırmıştır. Tesir Halkası — Kaynaklar onu fıkıh, usul, edebiyat, lugat, nahiv, tefsir ve hadiste otorite sahibi, vakur bir ilim adamı olarak anlatır; uzun süre fetva makamında kaldığı halde hayatının sonuna kadar tevazuu elden bırakmamış, insanların işlerini kolaylaştırmaktan zevk almıştır. İlmî meselelerde tâviz vermediği, görevlilerin ancak hukukî kurallar çerçevesinde cezalandırılabileceğini ve idamın mahkeme kararından sonra müftünün fetvasıyla mümkün olabileceğini padişaha çekinmeden söylediği anlatılır. Kaynağa göre İstanbul müftülüğü makamının dinî kontrolü sağlayacak biçimde vezîriâzamlık gibi bir şekle bürünmesinin ilk önemli adımları onun görevi sırasında atılmıştır. Eserleri — İlmî gelişmeleri takip ederek kendini sürekli yenilediği, kitaba çok meraklı olup çeşitli yerlerden eserler getirttiği belirtilir. Başlıca eserleri: Hanefî fıkhına dair Muhtârât mine'l-Fetâvâ ( Fetâvâ-yı Ali Efendi ); fıkha dair Muhtasarü'l-Hidâye ; ve sûfî raksının zikir maksadıyla yapılması durumunda haram olmadığını belirten, biri mensur diğeri manzum iki nüshası bulunan Risâle fî hakkı'd-devrân . Ona nisbet edilen Âdâbü'l-evsiyâ 'nın ise oğlu Fudayl Çelebi tarafından kaleme alındığı tesbit edilmiştir. Türbesi ve Külliyesi — Mezarı, Zeyrek'te yaptırdığı mescid ve mektebin hazîresindedir. Hayırseverliğiyle tanınmış, İstanbul'un değişik yerlerinde cami, mescid ve mektep inşa ettirmiştir: Galata'da Tersane caddesindeki Alaca Mescid 1957'de Azapkapı caddesi açılırken yıktırılmıştır; Küçük Mustafa Paşa semtindeki Müftü Ali (Zenbilli Ali) Efendi Camii mescid olarak yaptırılmış, 932'de (1525-26) cami haline getirilmiştir; tek kubbeli, kare planlı Ali Cemâlî Efendi Mektebi Zeyrek Yokuşu'nda 1523-1525 yılları arasında inşa edilmiştir. Fatih Kadı Çeşmesi'nde Müftü Ali Camii yakınındaki Müftü Hamamı 1960'ta ortadan kaldırılmıştır; hamamın geliri bu cami, mescid ve mektebe vakfedilmişti.

İstanbulVefât 932 h.İncele
Evliyâ

Abdullah el-Gazvânî

Sîdî

'Mûlâ el-Ksûr' lakabıyla bilinen Cezûliyye-Şâzeliyye sûfîsi; et-Tebbâ'nın halifesi. 'Yedi Veli'den biridir, kabri Marakeş medinasındaki (Houmt el-Ksour) zâviyesindedir. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Cezûliyye'; Wikipedia; Wikidata Q4664682.)

MarakeşVefât 935 h.İncele
Evliyâ

Yûsuf b. Ali es-Sanhâcî

Sîdî

'Yedi Veli'nin ilk durağı sayılan sûfî; cüzzama yakalandığı için sur dışında, Bâb Aghmât yakınında bir mağarada inzivaya çekilmiş ve sabrıyla anılmıştır. Kabri Bâb Aghmât dışındadır. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi (Marakeş velîleri); Wikipedia 'Sidi Yusuf ibn Ali Sanhaji'.)

MarakeşVefât 593 h.İncele
Evliyâ

Şeyh Gālib Dede

Dede, Mevlevî

Klasik Türk şiirinin son dönem büyük şairlerinden, Mevlevî şeyhi ve Galata Mevlevîhânesi postnişini; tasavvufî-sembolik mesnevisi Hüsn ü Aşk ile tanınır. 1171 (1757) yılında İstanbul'da Yenikapı Mevlevîhânesi yakınlarındaki bir evde doğdu. Mevlevîhânenin şeyhi Kûçek Mehmed Dede ile halefi Seyyid Ebûbekir Dede'nin tavsiyesiyle kendisine Mehmed Esad adı konuldu. Dedesi Mevlevî idi; babası Mustafa Reşid Efendi de Peçuylu Ârif Ahmed Dede'den inâbe almıştı; annesi Emine Hatun'dur. İlk eğitimini babasından aldı; 1780'de Galata Mevlevîhânesi'ne şeyh olan Hüseyin Efendi'den istifade etti, Arapça'yı Hamdi Efendi'den, Farsça'yı Hoca Neş'et'ten öğrendi. Neş'et Efendi ona "Esad" mahlasını verdiyse de dönemin Esad adlı şairleriyle karıştırılmamak için daha sonra "Galib" mahlasını kullandı. Dîvân-ı Hümâyun Kalemi'nde bir müddet çalıştıktan sonra, ailesi pek tasvip etmediği halde 1198'de (1784) Konya'ya gidip Mevlânâ Dergâhı'nda çileye girdi ve Çelebi Seyyid Ebûbekir Efendi'nin sohbetlerinde bulundu. Oğlunun ayrılığına dayanamayan babası Çelebi Efendi'ye başvurunca, Çelebi Efendi çilenin Yenikapı Dergâhı'nda tamamlanmasını uygun görerek genç dervişi İstanbul'a gönderdi. Galib çilesini 1201'de (1787) Yenikapı Mevlevîhânesi'nde tamamlayarak "dede" oldu; Ali Nutkî Efendi ile Aşçıbaşı Şerif Ahmed Dede'den faydalandı ve daha sonra Ali Nutkî Efendi 'den hilâfet aldı. 5 Receb 1204'te (21 Mart 1790) Yûsuf Sîneçâk Dede'nin Sütlüce'deki türbesi yanında satın aldığı eve yerleşti. Galata Mevlevîhânesi şeyhi Halil Nûman Dede'nin azli üzerine yerine tayin edilen Şemsî Dede İstanbul'a gelirken Kütahya'da vefat edince, Konya Mevlevî Âsitânesi şeyhi Mehmed Emin Çelebi'nin emirnâmesiyle 9 Şevval 1205'te (11 Haziran 1791) Galata Mevlevîhânesi şeyhliği Galib Dede'ye verildi. Bu tayinle III. Selim'le dostlukları gelişti: bestekâr, "İlhâmî" mahlaslı şair ve hattat olan hükümdar, Galib'in sunduğu bir kaside üzerine tekkeyi tamir ettirdi (1792); 1793'te mevlevîhâneye bir şadırvan, 1794'te semâhâneye bir mahfel-i Hümâyun yaptırdı ve 1795'te semâhâneyi yeniden tamir ettirdi. Humbarahâne-i Cedîd'deki Yenicami'nin mesnevîhanlığı da ona verildi. Padişah 1793'te kardeşi Beyhan Sultan'la birlikte 300 altın sarfederek divanını ciltletip tezhip ettirdi; 10 Safer 1209 (6 Eylül 1794) tarihli bir fermanla mesnevîhanlıkların inhâsı da Şeyh Galib'e verildi. Kaynak, Nizâm-ı Cedîd teşebbüsüne karşı Konya Mevlânâ Dergâhı şeyhi Mehmed Çelebi'nin rehberliğinde bir muhalefet yürütülürken Şeyh Galib'in bu teşebbüsü desteklediğinin arşiv kayıtlarından anlaşıldığını belirtir. 1209'da (1794) annesi Emine Hatun'un, 1211'de (1796) müridi ve "yâr-ı gār"ı Esrar Dede'nin vefatı onu derinden üzdü; Esrar Dede için bir mersiye yazdı. Bir yıl sonra hastalandı. Son şiiri, Hamdullah Efendi'nin verdiği "henüz" redifli Farsça gazele yaptığı nazîredir ve ölümünün yaklaştığını ima eden beyitler taşır. 27 Receb 1213 (4 Ocak 1799) tarihinde vefat etti. Ali Enver'in naklettiğine göre cenaze yıkanırken babası Mustafa Reşid Efendi ağlayarak "Ah oğul! Bu tahtaya o kara sakal yakışmıyor" demiştir. Şerife Âişe adlı bir şeyh kızıyla evlenmiş, bu evlilikten Zübeyde adında bir kızı, Ahmed ve Mehmed adlarında iki oğlu olmuştur; ölümü üzerine padişah bir fermanla çocuklarına Gümrük Mukātaası'ndan 30'ar akçe maaş tahsis etmiştir. Tesir Halkası — Kaynağa göre Şeyh Galib, şiirinin yeniliği ve farklılığı sebebiyle gündemden hiç düşmemiş, çağdaşlarından başlayarak günümüze kadar çok sayıda şairi derinden etkilemiştir. Terciibend, terkibibend, müseddes ve tardiyyelerindeki hayaller ile soyut ve somut kavramları birbirine yaklaştıran terkipleri, kendisinden bir asır sonra bunları deneyecek olan Edebiyât-ı Cedîde şairlerini müjdeler. Eski şiire en güçlü eleştirinin Nâmık Kemal ve Ziyâ Paşa'dan çok önce ondan geldiği söylenir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Klasik şiirin tekrara ve taklide düştüğü bir dönemde yetişen Şeyh Galib'in divan şiirinin son büyük şairi olduğunda hemen bütün tenkitçiler birleşir. Hayâlî Bey, Nef'î, Fehîm-i Kadîm, Neşâtî ve Fasîh Ahmed Dede'den etkilenmiş; klasik mazmunları kullanmakla beraber bilinçli olarak yeniliği aramıştır. Bu hamlede sebk-i Hindî akımının ve başta Şevket-i Buhârî'nin etkisi önemlidir; Galib bu İranlı şaire ömrünün sonuna kadar mânevî bir bağlılık duymuştur. Hüsn ü Aşk 'ın sonundaki "Fahriyye-i Şâirâne"de poetikasının temel ilkelerini anlatır: yeni söz söyleme imkânının kalmadığı iddiası doğru değildir, çünkü kullarına söz feyzini ihsan eden Allah'ın feyzi sonsuzdur; hâlis şiir bir çeşit vahiydir ve taze edâ ister. Tanpınar onun şiirini "avize gibi renk ve ışık dolu" diye tarif etmiştir. Eserleri — ① Divan : 1781'de henüz yirmi dört yaşındayken tertip etmiş, sonradan yazdığı şiirlerle 5500 beyite çıkarmıştır; 1252'de (1836) ta'lik hattıyla basılan divanda 372 gazel yer alır. ② Hüsn ü Aşk : 1783'te altı ay gibi kısa bir sürede kaleme alınan, 2041 beyit ve dört tardiyyeden oluşan tasavvufî, fantastik ve sembolik mesnevi; tasavvuf yolundaki bir sâlikin seyr ü sülûk-i rûhânîsini anlatır. ③ Şerh-i Cezîre-i Mesnevî : Yûsuf Sîneçâk'in Mesnevî 'den seçtiği 366 beyte 1790'da mübtedîler için yazdığı şerh; müellifin Türkçe tek mensur eseridir. ④ es-Sohbetü's-sâfiye : Trabzonlu Köseç Ahmed Dede'nin Mevlevî âdâb ve erkânına dair Arapça et-Tuhfetü'l-behiyye risâlesine 1789'da yazdığı Arapça ta'lîkat. Ayrıca Esrar Dede'nin Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye 'sindeki şiirleri derlemiştir. Türbesi ve Külliyesi — Kabri, Beyoğlu'nda bugün Divan Edebiyatı Müzesi olarak faaliyet gösteren Galata Mevlevîhânesi'nin bahçesinde, içinde ayrıca dört sanduka bulunan İsmâil Ankaravî Türbesi 'ndedir. Tamirden sonra 4 Ağustos 1792'de yapılan ilk mukabele vesilesiyle yazdığı on sekiz beyitlik tarih manzumesi mevlevîhânenin kapısına, semâhâne için yazdığı dokuz beyitlik tarih manzumesi de binanın kapısına yazılmıştır.

İstanbulVefât 1213 h.İncele
Evliyâ

Kâdirî Mahmud Baba

Kuddise Sirruh

Kâdirî Mahmud Baba, Sultan Abdülmecid devrinde Kadıköy'de yaşamış, Kâdirî tarikatına mensup bir Allah dostudur. Osmanağa Camii'nin uzun süre mütevellisi olmuş, ardından Sultan'ın yaptırdığı dergâhta irşad ile meşgul olmuştur. 1850 civarında vefat etmiş; türbesi Kadıköy Hasanpaşa'da, eski Kuşdili Çayırı yakınında bugün de ziyaret edilmektedir. (Kaynak: Kültür Envanteri 'Mahmut Baba Türbesi'; Gazete Kadıköy.)

İstanbulVefât 1266 h.İncele
Şehîd

Barbaros Hayreddin Paşa

Gazi, Kaptan-ı Deryâ

Osmanlı'nın ünlü denizcisi ve kaptan-ı deryâsı. Asıl adı Hızır 'dır; Batılıların havuç rengine çalan kırmızı sakalı yüzünden önce ağabeyi Oruç'a verdikleri Barbarossa adıyla Barbaros , Yavuz Sultan Selim'in taktığı lakapla Hayreddin diye tanınır. Vardar Yenicesi'nden gelip Midilli'nin fethinden sonra adaya yerleşen Yâkub adlı bir sipahinin oğludur; 1478 yılı civarında doğduğu tahmin edilir. Gazavât-ı Hayreddin Paşa 'daki beyanına göre dört kardeşin üçüncüsüdür. Gençliğinde yaptırdığı bir gemiyle Midilli, Selânik ve Eğriboz arasında ticarete başladı. İspanyolların Endülüs'teki baskıları yüzünden oradan göçmek zorunda kalan müslümanların durumu bölgedeki dengeyi bozunca ağabeyi Oruç ile Batı Akdeniz'e yöneldi; iki kardeş 1504'ten sonra Kuzey Afrika sahillerinde görünmeye başladı. Oruç Reis 1518'de Tilimsân savaşında şehid olunca yalnız kalan Hızır, Cezayir halkının Ekim 1519 tarihli arîzasıyla birlikte Osmanlı padişahına başvurdu. Yavuz Sultan Selim “Hızır Reis nasrüddîndir, hayrüddîndir” diyerek onun Cezayir hâkimi olarak tanındığını bildiren bir hatt-ı şerif gönderdi. Böylece hutbenin padişah adına okunduğu Cezayir Osmanlı topraklarına katıldı ve Hızır artık Hayreddin Paşa diye anılmaya başladı. Çeşitli baskı ve zulümlere uğrayan Gırnata müslümanları onun şahsında büyük bir destek buldu: yurtlarından ayrılmak zorunda kalan bu müslümanlar (Moriscos) Türk gemileriyle Afrika sahillerine taşındı; Cezayir'e getirilen Endülüs müslümanlarının sayısı 70.000'i buldu. Cezayir'de yaptırdığı caminin kitâbesinde (Nisan 1520) unvanı “es-Sultânü'l-mücâhid mevlânâ Hayreddin ibn el-emîr eş-şehîr el-mücâhid Ebî Yûsuf Ya'kūb et-Türkî” şeklinde gösterilmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman onu donanma kumandanlığı için İstanbul'a çağırdı; 11 Cemâziyelâhir 940 (28 Aralık 1533) günü padişah tarafından kabul edildi ve Cezâyir-i Bahr-i Sefîd beylerbeyiliği pâyesiyle kaptanıderyâlığa tayin edildi (6 Nisan 1534). Böylece kaptanıderyâlık beylerbeyilik derecesine yükselmiş oldu. 1538'de Preveze açıklarında Andrea Doria kumandasındaki müttefik Haçlı donanmasını bozguna uğrattı; bu zaferle Doğu Akdeniz'den sonra Orta Akdeniz'de de Türk üstünlüğü sağlandı. Son büyük seferi, Fransa ile ortak hareket kararı üzerine 1543'te çıktığı Nice seferidir. Bundan sonra daha çok tersane işleriyle meşgul oldu. 6 Cemâziyelevvel 953'te (5 Temmuz 1546) kısa bir hastalıktan sonra vefat etti ve sağlığında Beşiktaş 'ta yaptırdığı medresenin yanındaki türbesine defnedildi. Ölümüne “Mâte reîsü'l-bahr” (Denizin reisi öldü) sözü tarih düşürülmüştür; ebced değeri 953'tür. Oğlu Hasan da Cezayir beylerbeyiliği yapmıştır. Çağdaş kaynaklara göre iri yapılı ve kumral tenliydi; ömrü denizlerde geçtiğinden Rumca, Arapça, İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca gibi Akdeniz dillerini iyi bilir, mûsikiyi de severdi. Tesir Halkası — Onun zamanında Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaştı; mektebinde yetişen değerli denizciler ve teşkilâtlı tersane sayesinde bu güç varlığını bir süre daha sürdürdü. Preveze'de sağ kanadı Turgut Reis 'e, sol kanadı Sâlih Reis'e vermişti; Nice seferinden dönerken Cenova'da esir bulunan Turgut Reis'i kurtardı. Sonraki devirlerde Ege'ye açılacak donanmanın Beşiktaş'taki Hayreddin İskelesi 'nde demirlemesi gelenek olmuştur. Eserleri — Sağlığında hâtıralarını Seyyid Murâdî'ye yazdırmıştır. Gazavât-ı Hayreddin Paşa adını taşıyan bu hâtırat biri mensur, diğeri manzum olmak üzere iki şekilde kaleme alınmıştır; mensur olanı Fransızca, İtalyanca ve kısmen Arapça'ya çevrildiği gibi sadeleştirilerek de yayımlanmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Beşiktaş'ta Sinan Paşa Camii karşısında, Deniz Müzesi'nin yanında yer alan türbe Mimar Sinan 'ın eseridir; kitâbesine göre 948'de (1541-42), Barbaros'un son yıllarında oturduğu yalının yakınında yapılmıştır; yalı sonradan ortadan kalkmıştır. Giriş üzerindeki kitâbede “Hâzâ türbe-i fâtih-i Cezâyir ve Tunus merhum gazi kapudan Hayreddin Paşa rahmetullahi aleyh-sene 948” yazılıdır; kitâbenin üstündeki kemerde celî sülüsle “Allahümme'ftah lehû ebvâbe rahmetike” (yâ rab, ona rahmet kapılarını aç) ibaresi yer alır. Türbe klasik biçimde sekizgen planlı ve kesme taştandır; kapı önünde iki sütuna dayanan bir revak bulunur. Kubbe ortasında besmeleyle birlikte altın yaldızla yazılmış A'râf sûresinin 89. âyeti bir madalyon hâlinde yer alır. İçerideki dört sandukada Câfer Paşa, Barbaros Hayreddin Paşa, Cezayirli Hasan Paşa ve Barbaros'un hanımı Bâlâ Hatun yatmaktadır. Türbede ayrıca bir sakal-ı şerif , ahşap bir Kur'an mahfazası ve 1816 tarihli Seyyid İbrâhim imzalı bir hat levhası bulunur. Zamanla türbenin çevresinde geniş bir hazîre teşekkül etmişti; 1944'e doğru burada bir Barbaros anıtı yapılması kararlaştırılınca türbenin etrafı açılmış, hazîre kaldırılmış ve türbe restore edilmiştir.

İstanbulVefât 953 h.İncele
Âlim

Kemalpaşazâde (İbn Kemâl)

Şeyhülislâm, Müfti's-sekaleyn

Osmanlı şeyhülislâmı, tarihçisi ve çok yönlü âlimi; XVI. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ilim ve kültürünün en büyük temsilcilerinden biri sayılır. Asıl adı Şemseddin Ahmed 'dir; Şehzade Bayezid'e (II. Bayezid) lalalık yapan büyükbabası Kemal Paşa'ya nisbetle Kemalpaşazâde, Kemalpaşaoğlu veya İbn Kemal diye anılır. 3 Zilkade 873'te (15 Mayıs 1469) doğdu; doğum yeri tartışmalıdır (bk. Çok Görüşlü Sunum). Babası, İstanbul'un fethinde bulunan ve 879'da (1474) Amasya muhafızlığına tayin edilen Süleyman Çelebi; annesi Fâtih dönemi kazaskerlerinden Küpelioğlu Muhyiddin Mehmed'in kızıdır. Hafızlığını tamamlayıp Amasya ulemâsından Arap dili ve edebiyatı, mantık ve Farsça öğrendikten sonra önce askerlik mesleğine girdi ve altı bölük sipahisi olarak II. Bayezid'in seferlerine katıldı. Taşköprizâde'nin kendisinden naklettiğine göre, Sadrazam Çandarlı İbrâhim Paşa'nın bir meclisinde Filibe müderrisi Molla Lutfi'nin ünlü akıncı kumandanı Evrenosoğlu Ahmed'in üst tarafına oturduğunu görünce ulemânın itibarının ümerâdan yüksek olduğu kanaatine vardı ve ilmiye sınıfına geçmeye karar verdi. Edirne'de Molla Lutfi'nin, ardından Kestelî Muslihuddin Mustafa, Hatibzâde Muhyiddin, Muarrifzâde Sinâneddin Yûsuf ve Müeyyedzâde Abdurrahman gibi âlimlerin derslerine devam ederek tahsilini tamamladı. Müeyyedzâde'nin desteğiyle Edirne'deki Ali Bey (Taşlık) Medresesi'ne müderris oldu; bu sırada kendisine Türkçe bir Osmanlı tarihi yazma görevi verildi. Üsküp'teki İshak Paşa Medresesi (911/1505), Edirne'de Halebiye ve Üç Şerefeli medreseleri, İstanbul'da Sahn-ı Semân (914/1508) ve Edirne'deki Sultan Bayezid Medresesi (917/1511) müderrisliklerinde bulundu. Yavuz Sultan Selim zamanında Safevîler'e karşı yazdığı risâleyle şöhreti arttı; 921'de (1515) Edirne kadılığına, 14 Şâban 922'de (12 Eylül 1516) Anadolu kazaskerliğine getirildi. Bu görevde katıldığı Mısır seferinde padişahtan büyük itibar gördü ve Hayır Bey'e yardımcı olarak Mısır'ın tahririnde görev aldı. Sefer dönüşünde atının ayağından sıçrayan çamur padişahın kaftanını kirletince Yavuz Sultan Selim'in, “ulemâ ayağından sıçrayan çamurların medâr-ı zînet ve bâis-i mefharet” olacağını söyleyerek o kaftanın ölümünden sonra sandukası üzerine örtülmesini vasiyet ettiği rivayet edilir. 924'te (1518) Karaman'ın tahririyle görevlendirildi, ertesi yıl kazaskerlikten alındı; 926 (1520) başlarında Edirne Dârülhadisi'ne, 928'de (1522) Sultan Bayezid Medresesi'ne müderris oldu, 930'da (1524) İstanbul'da Fâtih Medresesi'ne geçti. Nihayet Zenbilli Ali Efendi'nin yerine Şâban 932'de (Mayıs 1526) şeyhülislâmlığa getirildi. Bu makamda iken 2 Şevval 940 (16 Nisan 1534) tarihinde vefat etti ve Edirnekapı dışındaki Mahmud Çelebi Zâviyesi hazîresine defnedildi. Vasiyetnâmesinde cenazesinin dervişâne bir şekilde kaldırılmasını ve kabri üzerine türbe yapılmayıp yalnız bir taş dikilmesini istemişti. Ölümüne düşürülen “İrtehale'l-ulûmu bi'l-Kemâl” (Kemal'le birlikte ilimler de öldü) tarihi onun ilmî kişiliğinin bir ifadesidir. Tesir Halkası — Muhyiddin Mehmed b. Pîr Mehmed, Sa'dî Sâdullah Efendi, Muslihuddin Mustafa, Celâlzâde Sâlih Çelebi ve Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi yetiştirdiği âlimler arasındadır. Osmanlı ulemâsı arasında ilmî kudretinden dolayı “el-muallimü'l-evvel”, talebesi Ebüssuûd Efendi ise “el-muallimü's-sânî” diye anıldı; fetva kabiliyetinden dolayı “müfti's-sekaleyn” lakabını aldı. Taşköprizâde onun kendisinden önceki âlimleri unutturduğunu söyler; Temîmî onu telifatının çokluğu bakımından Süyûtî'ye benzetir, meseleleri kavrayış, muhakeme ve cedeldeki mahareti bakımından ondan üstün görür. Fakihleri ictihad ehliyetine göre yedi sınıfa ayırdığı tasnifi (şeriatta müctehid, mezhepte müctehid, mesâilde müctehid, ashâbü't-tahrîc, ashâbü't-tercîh, ashâbü't-temyîz ve mukallid) sonraki Hanefî literatürünü etkilemiş; İbn Nüceym, Haskefî ve İbn Âbidîn gibi Arap âlimleri de eserlerinde onun görüşlerine yer vermiştir. Kanunnâmelerin şer'î hukuka uygunluğunu sağlama gayreti, Mısır kanunnâmesinin hazırlanmasındaki rolü ve para vakıflarının meşruiyetine dair tesbit edilebilen ilk müstakil risâleyle Osmanlı toplumunda birçok uygulamanın yerleşmesine öncülük etmiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kaynağa göre tasavvufa karşı değildi: tasavvuf yolunun sahih olduğunu, evliyanın hallerine inanılması ve ruhaniyetlerinden medet umulması gerektiğini belirterek dualarının alınmasını tavsiye etti. Bununla birlikte tasavvufun sahihliğini meşrû sınırları aşmaması şartına bağladı; “Şeyhim böyle söyledi” demenin tasavvuf sayılamayacağını belirtti ve zikirdeki devran, raks ve semâ hakkında sert fetvalar verdi (bk. Çok Görüşlü Sunum). Muhyiddin İbnü'l-Arabî hakkında yazdığı ve Fîrûzâbâdî'nin fetvasıyla birlikte türbesine yazılan Arapça fetvada ona karşı çok saygılı ifadeler kullanarak Fusûsü'l-hikem ile el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye 'yi savundu. Bu fetva Yavuz Sultan Selim üzerinde etkili olmuş, padişah Mısır dönüşünde Dımaşk'ta İbnü'l-Arabî'nin kabri üzerinde bir türbe, yanında bir cami ile imaret yaptırmıştır. Kanûnî'nin emriyle İbrâhim Gülşenî'nin Ma'nevî 'sini inceleyip zâhir ehlinin onun mânasına vâkıf olamayacağını, eserin birçok ilâhî sırrı içerdiğini bildirdi. Eserleri — Türkçe, Arapça ve Farsça pek çok alanda eser verdi; sayıları konusunda kesin bir rakam vermek güçtür: Cemîl el-Azm 214, Brockelmann 179, Nihal Atsız 209, Şamil Öçal 226 eser nisbet eder. Tarih alanındaki başlıca eseri Tevârîh-i Âl-i Osmân 'dır: II. Bayezid'in arzusuyla yazıp 916 (1510) yılı olaylarına kadar getirdiği sekiz ciltlik tarihini padişaha sunmuş, sonra Kanûnî'nin isteğiyle Mohaç seferinin sonuna, yani 933 (1527) yılına kadar devam ettirerek on defterlik bir eser meydana getirmiştir. Diğer başlıca eserleri arasında 400'den fazla gazel ihtiva eden Divan , 7777 beyitlik Yûsuf u Zelîha mesnevisi, Bûsîrî'nin kasidesinin çevirisi Kasîde-i Bürde Tercümesi , Sa'dî'nin Gülistân 'ına nazîre olan Nigâristân , Hz. Muhammed'in diğer peygamberlerden üstünlüğüne dair Efdaliyyetü Muhammed alâ sâiri'l-enbiyâ , Hocazâde'nin Tehâfüt 'üne yazdığı hâşiye ve iman, ibadet ve ahlâk esaslarını ele alan Akāid-i İslâm bulunur. Fetvaları da o günkü Osmanlı toplumunun dinî, hukukî, siyasî ve içtimaî hayatını yansıtan önemli belgelerdir.

İstanbulVefât 940 h.İncele
Âlim

İmâm es-Süheylî

İmâm

er-Ravzü'l-ünüf adlı siyer şerhiyle tanınan âlim; Merakeş'in yedi velisinden biri olarak anılır. Tam adı Ebü'l-Kāsım Abdurrahmân b. Abdillâh b. Ahmed el-Has'amî es-Süheylî el-Mâlekī 'dir. 508 (1114) yılında Endülüs'ün güneyinde, Mâleka yakınlarındaki Süheyl'de doğdu. Gözlerini kaybettiği bildirilirse de er-Ravzü'l-ünüf nüshalarında kendi el yazısıyla kayıtlar bulunması, görmesini kısmen koruduğuna yahut körlüğün ömrünün sonlarında geldiğine işaret eder. Mâleka, Kurtuba ve İşbîliye'de kıraat, nahiv ve fıkıh âlimlerinden okudu; hadis, tefsir ve usul derslerini İbnü'l-Arabî'den aldı. Siyer, hadis, tefsir, fıkıh, nahiv ve Arap edebiyatında temayüz etti. 581 yılı 26 Şâban'ında (22 Kasım 1185) Merakeş'te vefat etti. Tesir Halkası — İlmî şahsiyetinde Endülüs ve Mağrib ilim gelenekleri birleşir. Merakeş'te medfun yedi meşhur şahsiyeti ( seb'atü ricâl ) anlatan ziyaret geleneğinde adı bu yedi isimden biri olarak geçer. Eserleri — er-Ravzü'l-ünüf , İbn Hişâm'ın siyerine yazılmış en kapsamlı şerhtir. Netâicü'l-fiker nahve dairdir; et-Ta'rîf ve'l-i'lâm ise Kur'an'daki mübhemler konusunda yazılmış ilk müstakil eserdir. Türbesi ve Külliyesi — Merakeş'te Cebbânetüşşüyûh Mezarlığı'na defnedilmiş ve burası önemli bir ziyaretgâh hâline gelmiştir.

MarakeşVefât 581 h.İncele
Âlim

Kâdî Iyâz

Kâdî

Mâlikî fakihi ve hadis âlimi; Merakeş'in yedi velisinden biri olarak anılır. Tam adı Ebü'l-Fazl İyâz b. Mûsâ b. İyâz el-Yahsubî 'dir. 476 yılı Şâban ayı ortalarında (1083 Aralık sonları) Sebte'de dünyaya geldi. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra 507 yılında Endülüs'e geçti; Kurtuba ve Mürsiye'de hadis ve fıkıh okudu. Ebû Ali es-Sadefî, İbn Rüşd ve İbnü'l-Arabî'nin yanında çalıştı. 515 (1121) yılında Sebte, 531 (1137) yılında Gırnata kadılığına tayin edildi. Muvahhidler'e karşı Sebte'yi savundu. 544 yılı 9 Cemâziyelâhir'inde (14 Ekim 1149) vefat etti. Tesir Halkası — Hadis ilminin önemli otoritelerinden ve Mâlikî mezhebinin seçkin âlimlerinden sayılır. Merakeş'te medfun yedi meşhur şahsiyeti ( seb'atü ricâl ) anlatan ziyaret geleneğinde adı bu yedi isimden biri olarak geçer. Eserleri — Başlıcaları eş-Şifâ , Tertîbü'l-medârik , Meşâriku'l-envâr , el-İlmâ' ve İkmâlü'l-Mu'lim 'dir. Türbesi ve Külliyesi — Merakeş'te Bâbüeylân'a defnedilmiştir. Seb'atü ricâl , birçok âlim ve sûfînin kabirlerini barındıran bir ziyaretgâhtır.

MarakeşVefât 544 h.İncele
Evliyâ

Musa Topbaş Efendi

Kuddise Sirruh

Musa Topbaş Efendi (1917-1999), Konya Kadınhanı doğumlu, Erenköy cemaatinin önderlerinden bir Nakşibendî-Hâlidî şeyhidir. Kur'an'ı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'dan okumuş; Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı, Erkam Yayınları ve Altınoluk dergisi gibi pek çok hayır ve neşriyat müessesesinin kurulmasına öncülük etmiştir. 1999'da İstanbul'da vefat etmiş ve Kadıköy Sahrayıcedid Mezarlığı'ndaki aile kabristanına defnedilmiştir (kişiye özel bağımsız koord yok → pinsiz). (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Topbaş, Musa'; İslam ve İhsan.)

İstanbulVefât 1420 h.İncele
Peygamber Ailesi

Mevlây İdrîs I

Mevlây

İdrîsîler hânedanının kurucusu; Fas'ta Mevlây İdrîs diye anılır. Tam adı İdrîs b. Abdillâh b. el-Hasen b. el-Hasen b. Alî b. Ebî Tâlib 'dir; soyu Hz. Hasan yoluyla Hz. Ali'ye ulaşır. Sâhibüfah diye meşhur Hüseyin b. Ali'nin isyanına katıldı; bu isyan 169 yılı 8 Zilhicce'sinde (11 Haziran 786) Abbâsî ordusu tarafından bastırıldı. Hizmetkârı Râşid ve Mağribli hacıların yardımıyla Kızıldeniz'i geçerek Nûbe'ye, oradan Fustat'a ve nihayet Mağrib'e ulaştı. Evrebe kabilesinin reisi Ebû Leylâ İshak b. Muhammed ile anlaşarak Fas ile Miknâs arasındaki Zerhûn bölgesinde bulunan Velîle'ye gitti ve 172 yılı 4 Ramazan'ında (5 Şubat 789) şehir halkından biat aldı. Berberî kabilelerini etrafında toplayarak Tâdlâ, Selâ ve Tâmesnâ'yı fethetti; 174 yılı Safer ayında (Temmuz 790) Tilimsân'a girerek bölgeyi kontrol altına aldı. Hârûnürreşîd'in gönderdiği Şemmâh tarafından zehirlenerek 177 yılı 1 Rebîülâhir'inde (16 Temmuz 793) öldürüldü. Tesir Halkası — Kurduğu hânedan, Mağrib-i Aksâ'da üç asra yakın sürecek bir devletin başlangıcı oldu. Ölümünden sonra hamile câriyesinden doğan oğlu II. İdrîs hânedanı devam ettirdi. Türbesi ve Külliyesi — Zerhûn'da defnedilmiştir; bugün adıyla anılan Mevlây İdrîs kasabası bu kabrin çevresinde gelişmiştir.

MeknesVefât 175 h.İncele
Evliyâ

Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî

Sîdî

Delâilü'l-hayrât müellifi; Şâzeliyye'nin Cezûliyye kolunun kurucusu ve Merakeş'in yedi velisinden biri. Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. Süleymân el-Cezûlî 'dir. Fas'ın güneyinde Sûs vadisindeki Cezûle bölgesinin Simlâl köyünde dünyaya geldi; Cezûle kabilesine mensup Berberî bir aileden gelmekle birlikte şerif kabul edilir. Dinî ilimleri ve Arapça'yı Fas'ta Karaviyyîn Camii yakınındaki Medresetü's-saffârîn 'de okudu; Şâzelî şeyhi Ahmed Zerrûk ile muhtemelen burada tanıştı. Kabilesi içindeki bir kavga sebebiyle memleketinden ayrılmak zorunda kalınca Tanca'ya, ardından Mekke, Medine ve Kudüs'e gitti; kırk yıl sonra Fas'a döndü. Azemmûr'daki Benî Amgār zâviyesinde Şeyh Ebû Abdullah Muhammed eş-Şerîf'e intisap ederek Şâzeliyye'ye girdi. Meşhur virdi Delâilü'l-hayrât 'ı bu yıllarda tertip etti; ardından on dört yıl halvete çekildi. Halvetten çıkıp Âsafî'ye yerleştiğinde etrafında 10.000'den fazla mürid toplandı. Bu kalabalıktan çekinen bölge valisi onu Şiyâzime yöresindeki Efûgāl köyüne sürdü. 6 Kasım 1465 tarihinde, secde hâlindeyken vefat etti. Tesir Halkası — Kurduğu Cezûliyye, Şâzeliyye'nin Kuzey Afrika'daki en yaygın kolu oldu ve kendi içinden Tebbâiyye, Îseviyye, Vezzâniyye ve Hansaliyye tarikatları doğdu. Merakeş'te medfun yedi veliyi (seb'atü ricâl) anlatan menâkıb geleneğinde, bu yedi isimden biri olarak anılır. Eserleri — Delâilü'l-hayrât Hz. Peygamber'e salavatları bir araya getiren bir virddir ve İslâm dünyasının her tarafında çok yaygın olarak okunmuştur; Türkçe'de Kara Dâvud adıyla bilinen meşhur şerhi de bu eser üzerine yazılmıştır. Ayrıca Hizbü'l-felâh , Hizbü'l-Cezûlî ve Hizbü sübhâni'd-dâimî lâ yezâl adlı evrâdı vardır. Türbesi ve Külliyesi — Naaşı önce Efûgāl'de kaldı; müridi Ömer b. Süleyman es-Seyyâf onu uzun süre yanında taşıdı. Yetmiş yedi yıl sonra Merakeş'e giren Ebü'l-Abbas Ahmed el-A'rec, Cezûlî'nin naaşını aynı yerde medfun babasının cesediyle birlikte Merakeş'teki bir türbeye nakletti.

MarakeşVefât 870 h.İncele
Evliyâ

Abdülaziz et-Tebbâ

Sîdî

El-Cezûlî'nin önde gelen halifesi; Marakeş'te Cezûliyye'nin ilk zâviyesini kuran sûfî. 'Yedi Veli'den biridir, kabri Marakeş medinasındadır. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Cezûliyye'; Wikipedia 'Abdelaziz al-Tebaa'; Archnet.)

MarakeşVefât 914 h.İncele