Giriş

Manevî Coğrafyanın Dijital Atlası

Allah Dostları

1113 kayıt · Sayfa 33/47

Cemâziyelevvel ayında anılanlar

Bu hicrî ay vefat yıldönümü olan zevat (kaynaklı).

Evliyâ

Muhammed b. Îsâ (Şeyhü'l-Kâmil)

Şeyhü'l-Kâmil

Îsâviyye tarîkatının pîri 'Şeyhü'l-Kâmil'; Safî'de doğdu, Meknes'te vefat etti. Türbesi Meknes medinasında olup her yıl büyük mevsim (mevlid) törenlerine sahne olur. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Îsâviyye'; Wikipedia 'Cheikh Al Kamel Mausoleum'.)

MeknesVefât 933 h.İncele
Evliyâ

Nasûhî Mehmed Efendi

Şeyh Seyyid

Halvetî-Şâbânî tarikatının Nasûhiyye kolunun kurucusu; Üsküdar Doğancılar'daki Nasûhî Tekkesi'nin bânisi ve pîri. Üsküdar Toygartepesi'nde Bulgurlu Mescidi yakınlarında doğdu; doğum tarihi kaynaklarda farklı verilir (bk. Çok Görüşlü Sunum). Sipahi zümresinden bir seyyid ailesine mensup Nasûhî Bey'in oğludur; asıl adı Mehmed olup babasının adıyla tanınmıştır. Çocukluğundan sonra ailesinin taşındığı Üsküdar'da Kefçe Dede mahallesinde tahsil hayatına başladı. Gençliğinde ilimle meşgulken tasavvufa ilgi duydu ve Üsküdar Atik Vâlide Camii yanındaki tekkesinde irşad eden, Şâbâniyye'nin Karabaşiyye kolunun pîri Şeyh Karabaş Velî 'ye intisap etti; şeyhin tekkede kendisine tahsis ettiği hücrede halvete girdi. Oğlunun tanımadığı bir şeyhe intisap ettiğini öğrenen babasının hemen dergâha geldiği, ancak Karabaş Velî'yi görüp onun kemalini anlayınca oğlunun orada kalmasına razı olduğu kaydedilir. Seyrüsülûkünü tamamladığında yirmi beş yaşlarındaydı. Mürşidinin emriyle Mudurnu'ya giderek Sun'ullah Efendi Zâviyesi'nde dinî ilimleri okutmaya ve halkı irşada başladı. Şeyhi Karabaş Velî'nin Limni'de sürgünde bulunduğu 1679-1683 yıllarında birkaç defa Limni'ye gidip onu ziyaret etti; o sırada Niyâzî-i Mısrî de Limni'de sürgündeydi. Nasûhî ikisinin de hizmetinde bulunduğunu, hizmetlerinden dolayı Mısrî'nin kendisine dua ettiğini ve bu duanın bereketini daima üzerinde hissettiğini söyler. 1096 (1685) yılında yerine halifesi Abdullah Rüşdü'yü bırakarak şeyhinin izniyle Üsküdar'a döndü. Kısa bir süre sonra Karabaş Velî tâc-ı şerîfini ona giydirip hacca gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı ve 1097'de (1686) Kahire'de vefat etti. Bu sırada Üsküdar Doğancılar'daki Çakırcı Hasan Paşa ve Süleyman Paşa camilerinde irşadı sürdüren Mehmed Nasûhî için Doğancılar'da bir dergâhın inşasına başlandı; inşaatı başlatan paşanın maddî gücü yetmeyince yaptığı masraflar kendisine ödenerek dergâh Mehmed Nasûhî tarafından 1099 (1688) yılında tamamlandı ve aynı yılın Kadir gecesi (25 Temmuz 1688) Galata Mevlevîhânesi şeyhi Gavsî Ahmed Dede'nin de hazır bulunduğu bir merasimle açıldı. Nasûhî bundan sonra irşadını dergâhında sürdürdü. 1117'de (1705) III. Ahmed tarafından Eyüp Sultan Camii kürsü şeyhliğine tayin edildi. Kendisine isnat edilen bazı sözler sebebiyle 1126'da (1714) Kastamonu'ya sürgün edildi, iki yıl sonra İstanbul'a dönmesine izin verildi; mensupları bu sürgünü tarikatın pîri Kastamonulu Şâbân-ı Velî'nin mânevî bir daveti şeklinde yorumlamışlardır. Farz ve sünnet ibadetlerin yanı sıra halvet, erbaîn ve itikâfa çok önem verdiği, 1108 (1696) yılında arka arkaya on erbaîn çıkardığı, şüpheli korkusuyla mubahların çoğunu terkettiği, gül yetiştirmeye meraklı olduğu ve yetiştirdiği güllerin "Nasûhî gülü" diye anıldığı kaydedilir. 17 Ramazan 1130 (14 Ağustos 1718) tarihinde vefat etti ve dergâhının hazîresine defnedildi. Vefatına düşürülen tarihlerden ikisi şunlardır: "Hay şeyhim Nasûhî" ; "Nasûhî son demi yâ Hak deyip azm-i bekā etti." Ölümünden sonra tekkede oğlu Ali Alâeddin Efendi (ö. 1165/1752) postnişin oldu; babadan oğula geçen meşihatı Şeyh Mehmed Fazlullah Efendi (ö. 1218/1803), Şeyh Abdurrahman Mehmed Şemseddin Efendi (ö. 1249/1833), Şeyh Muhyiddin Efendi (ö. 1315/1897) ve Şeyh Ahmed Kerâmeddin Efendi (ö. 1934) üstlendi. Nasûhîzâdeler diye tanınan bu sülâle İstanbul'un en nüfuzlu şeyh ailelerinden biri oldu. Tesir Halkası — Tarikat silsilesi şeyhi Karabaş Velî vasıtasıyla Halvetî-Şâbânî tarikatının pîri Şâbân-ı Velî'ye ulaşır; tarikatın kendi adıyla anılan Nasûhiyye kolu ona nisbet edilir. Nasûhiyye'den Çerkeşî Mustafa Efendi'ye nisbet edilen Çerkeşiyye, Çerkeşiyye'den de Geredeli Halil Efendi'ye nisbet edilen Halîliyye ile Kuşadalı İbrâhim Efendi'ye nisbet edilen Kuşadaviyye (İbrâhimiyye) kolları doğmuş; böylece Halvetî-Şâbânî tarikatı Mehmed Nasûhî silsilesiyle günümüze ulaşmıştır. Dinî mûsikinin önemli eserlerinden, bestesi Galata Mevlevîhânesi şeyhi Kutbünnâyî Osman Dede'ye ait Mi'râciyye onun temenni ve tavsiyeleriyle ortaya çıkmıştır; eserin başında okunan ve tevşîh denen Arapça bölüm Nasûhî Efendi'ye aittir ve Mi'râciyye ilk defa Nasûhî Dergâhı'nda okunmuştur. Hakkında mensuplarından Senâî ve torunlarından Ahmed Kerâmeddin Efendi birer menâkıbnâme kaleme almıştır. Eserleri — ① er-Risâletü'r-Rüşdiyye fi't-tarîkati'l-Muhammediyye : halifesi Mudurnulu Abdullah Rüşdü için yazılmış, tarikat âdâbına dair ve hayatına dair bilgiler de içeren risâle; Mahmud Rebîî tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. ② Vâridât-ı Kudsiyye : müridi Enderun kâhyası İbrâhim Ağa'ya gönderdiği 180 mektubu içerir; Mektûbât veya Mürâselât-ı Pîr adıyla da anılır. ③ Divançe : kırk yedi şiir ihtiva eder. ④ Şerh-i Gazel-i Niyâzî-i Mısrî : Niyâzî-i Mısrî'nin bir gazelinin Arapça şerhi. ⑤ Tefsir : on bir sûrenin tefsirini içerdiği bildirilen bu eseri Ömer Nasûhî Bilmen tekkenin kütüphanesinde gördüğünü söyler; kütüphane 1995 yılında Süleymaniye Kütüphanesi'ne nakledilmiş, ancak eser orada bulunamamıştır. Ayrıca Risâletü'l-velediyye , Risâletü'l-Fahriyye , Mecmûatü'l-ehâdîs ve Şuabü'l-îmân adlı eserleri olduğu kaydedilir. Türbesi ve Külliyesi — Tekke, Üsküdar Doğancılar'da Tunusbağı caddesi üzerindedir ve Halvetiyye'den Şâbâniyye'ye bağlı Nasûhiyye kolunun âsitânesi ve pîr makamıdır. Vefatından bir süre sonra kabrinin üzerine türbe inşa edildi. Beşinci postnişin Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi zamanında Sultan Abdülmecid cami-tevhidhâne, türbe ve harem bölümlerini yeniden yaptırmış; ahşap ağırlıklı bu yapılar 1274'te (1857-58) yanmış, 1280'de (1863-64) Ebûbekir Rüstem Paşa tekkeyi kâgir olarak son şekliyle ihya etmiştir. Tekkelerin kapatılmasından (1925) sonra cami-tevhidhâne cami olarak kullanılmış, türbe uzun bir süre ziyarete kapalı tutulmuştur. Türbede Nasûhî Efendi'ye, hanımına ve neslinden gelenlere ait on ahşap sanduka bulunur; onun sandukası diğerlerinden büyük tutulmuş, düşey pirinç çubuklardan oluşan bir şebekeyle kuşatılmış ve üzerine isabet eden sekiz kollu yıldız biçimli tavan göbeğiyle vurgulanmıştır. Niyaz penceresinde Şâbânî şeyhlerinden Mustafa Zekâî'ye ait "Makām-ı evliyâdır menba-ı feyz ü fütûhîdir / Edeble dâhil ol sûfî bu dergâh-ı Nasûhî'dir" beyti yazılıdır. Mi'rac kandilini takip eden ilk pazar günü dergâhta mi'râciyye okunması ve bu sırada dinleyenlere soğuk süt, şerbet ve küçük bir tabak içinde şeker dağıtılması bu tekkeye ait bir gelenektir.

İstanbulVefât 1130 h.İncele
Âlim

Ahmed Zerrûk el-Burnusî el-Fâsî

Sîdî

Şâzeliyye tarikatının Zerrûkıyye kolunun kurucusu; fıkhı tasavvufun temeli sayan, tarikat çevrelerindeki bid'at ve bozulmaları sert bir dille eleştiren Mâlikî fakih ve mutasavvıf. Tam adı Ebü'l-Abbâs Şihâbüddîn Zerrûk Ahmed b. Ahmed b. Muhammed b. Îsâ el-Burnusî el-Fâsî 'dir. 846'da (1442) Fas'ta doğdu. Fas ile Tâze arasındaki bölgede yaşayan Berânis adlı Berberî kabilesine mensuptur; Burnusî (Bernusî) nisbesi buradan gelir. Zerrûk (mavi gözlü) lakabını gözleri mavi olan dedesinden dolayı almıştır. Daha bir haftalıkken annesi ve babası vebadan öldü. Babası adını Muhammed koymuşken anneannesi Fâtıma Ümmü'l-Benîn onu babasının adıyla, Ahmed diye anmaya başladı; Zerrûk da bu adı tercih etti. Fakih ve dindar bir kadın olan anneannesinin yanında yetişti; on yaşında hıfzını tamamladığı sırada anneannesi vefat edince bir kunduracının yanında çalışmaya başladı. Daha sonra içinde okuma şevki uyandı: Ali es-Sittî ve Abdullah el-Fahhâr'dan risâleler, Muhammed b. Kāsım el-Kavrî ve Zerhûnî'den Kur'an ilimleri, Abdurrahman el-Mecdûlî'den kelâm ve fıkıh okudu; Karaviyyîn Camii ve İnâniyye Medresesi'ndeki derslerde özellikle fıkıh ve hadise ilgi duydu. Tasavvufa yönelip İbn Atâullah el-İskenderî başta olmak üzere Şâzelî meşâyihine ilgi duydu ve 870'te (1466) Fas'taki Şâzelî zâviyesinin şeyhi Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah ez-Zeytûnî 'ye intisap etti. Bir süre sonra sert mizaçlı şeyhiyle arası açılınca Fas'tan ayrılıp Tilimsân'a gitti, Ebû Medyen'in kabrini ziyaret etti; orada Muhammed b. Yûsuf es-Senûsî ve Ebû Zeyd es-Seâlibî gibi âlimlerden faydalandı. 873'te (1468) hac için Fas'tan ayrılarak bir yıl kadar Kahire'de kaldı, 876'da (1472) hac dönüşü yine Kahire'ye uğradı; Ezher'de derslere katıldı, Sehâvî'den hadis usulü ve fıkıh okudu. İkinci şeyhi, Yemen'den gelip Kahire'ye yerleşen Kādirî şeyhi Ahmed b. Ukbe el-Hadramî ile bu dönemde tanıştı ve seyrüsülûkünü onun yanında Kādirî tarikatı üzere sürdürdü. Şeyhinin emriyle Mağrib'e dönerken Trablusgarp'ta bir yıldan fazla kaldı, 878'de (1473) Tunus'ta, ertesi yıl Bicâye'de ders gördü ve Bicâye'de irşada başladı. 880'de (1475) Fas'a döndüyse de bid'atçı tarikat ehlini ve dar görüşlü fakihleri sert bir dille eleştirdiği için 884'te (1479) Fas'ı ikinci defa terkedip Bicâye'ye gitti. Şeyhi Hadramî, uzlaşmaz tavırları sebebiyle onu mektuplarıyla uyarıp uzleti öğütledi. Kahire'de şeyhinin yanında yedi ay kaldı, ikinci defa haccetti; bu dönemde Ezher'de Mâlikî imâmetini yürüttü ve fıkıh dersleri verdi. Müridleriyle birlikte derslerine yaklaşık 6000 kişinin katıldığı rivayet edilir. 886'da (1481) Trablusgarp'a gitti. Hayatının son dört yılını, Allah'ın kendisi için seçtiğini söylediği Mısrâte 'de ilim ve irşadla geçirdi ve 899'da (1493-94) burada vefat etti. Tesir Halkası — Vefatından sonra halifesi Şemseddin Muhammed b. Hasan el-Lekānî Mısır'daki köyü Lekāne'ye döndü; tarikat faaliyetlerini muhtemelen zâviyenin bânisi Ahmed b. Abdurrahman yürüttü. Kendisinden tasavvuf terbiyesi yanında öğrenim de gören âlimler arasında Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Nâsırüddin el-Lekānî, Muhammed b. Ali el-Harrûbî, el-Hattâb er-Ruaynî ve Abdülvâhid el-Venşerîsî sayılır. Zerrûkıyye'den Âsımiyye, Bekriyye (Ebü'l-Hasan el-Bekrî, ö. 909/1503), Îseviyye, Râşidiyye, Nâsıriyye, Derkāviyye, Medeniyye, Yeşrutıyye ve Senûsiyye (Muhammed b. Ali es-Senûsî, ö. 1276/1859) gibi pek çok kol doğmuştur. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kaynağın aktardığına göre Zerrûk tasavvufu ihsan ve istihsan kavramlarıyla açıklar: akaid iman makamı, fıkıh İslâm makamı, tasavvuf ihsan makamıdır ve kemale ancak ihsanla ulaşılır. Onu diğer sûfîlerden ayıran, fıkhı temel kabul etmesidir: tasavvuf fıkıh olmadan tek başına yeterli değildir; "Fakih sûfî ol, fakat sûfî fakih olma" sözü bu anlayışı özetler. Tasavvufa asıl düşmanlığın kendi mensuplarından geldiğini düşünerek şeriat ve hakikat makamlarını zayıflatan tarikat anlayışına şiddetle karşı çıkmış, fakat tasavvufun İslâmî yaşantıdan çıkarılması fikrine de bütünüyle karşı durmuştur. Semâa temkinli yaklaşır ve müzik aletleriyle yapılan semâı haram sayar. Şeyhi tabibe benzetir; ona göre şeyh bilgi yanında tecrübe sahibi de olmalıdır. Eserleri — Konu bakımından birbirine yakın çok sayıda eser yazmış, İbn Atâullah'ın Ḥikem 'ini birkaç defa şerhetmiştir. Başlıcaları: tasavvufun ilkelerini şeriatla hakikati uzlaştıracak biçimde ortaya koyan Ḳavâ'idü't-taṣavvuf ; Ḥikem şerhi; Zerrûkıyye'nin esaslarına dair en-Naṣîḥatü'l-kâfiye ; tasavvufu hurafe ve şâibelerden arındırmanın yollarını anlatan 'Uddetü'l-mürîdi'ṣ-ṣâdıḳ ; mensuplarına verdiği günlük vird el-Vaẓîfetü'z-Zerrûḳıyye ; Buhârî ve Gazzâlî'nin akidesi üzerine şerhler; İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî'nin er-Risâle 'sine şerh; Şâzelî'nin Ḥizbü'l-baḥr 'ine şerh; kendi hayatına dair bilgiler de ihtiva eden el-Künnâş . Türbesi ve Külliyesi — Müridlerinden Ahmed b. Abdurrahman kabrinin yanına bir cami yaptırdı. Ziyaretçiler arttıkça burası Ahmed Zerrûk Zâviyesi diye anıldı; Libya ve Trablus'tan gelen talebelere İslâmî ilimlerin okutulduğu bir medreseye dönüştü ve Libya'daki ilk medrese olarak uzun yıllar faaliyet gösterdi. 2011 yılındaki halk ayaklanmasının ardından doğan istikrarsızlık ortamında tasavvuf karşıtı aşırı bir grup, 25 Ağustos 2012'de türbedeki sandukayı tahrip edip kabri açmış ve içindeki kalıntıları alıp götürmüştür.

MisrataVefât 899 h.İncele
Sahâbe

Ruveyfi' b. Sâbit el-Ensârî

Hz.

Ruveyfi' b. Sâbit el-Ensârî, Hayber'de bulunmuş, Şam fetihlerine katılmış ve Hz. Peygamber'den hadis rivayet etmiş bir sahâbîdir; Muâviye döneminde 46/666'da Trablus valiliğine tayin edilmiştir. Barka'da (Cyrenaica) vali iken 56 (~675) yılında vefat etti ve bugünkü Beyda'nın el-Kâve mahallesine defnedildi; şehir uzun süre 'Sîdî Râfi'' olarak anıldı. Türbe ve cami ayakta ve ziyarete açıktır. (Kaynak: klasik tabakat literatürü; Wikipedia 'Ruwayfi ibn Thabit'.)

BeydaVefât 56 h.İncele
Evliyâ

Abdüsselâm el-Esmer el-Feytûrî

Sîdî

Abdüsselâm el-Esmer, 1475'te Zliten'de doğmuş, Arûsiyye tarikatının 'ikinci pîri' sayılan büyük bir mutasavvıftır. Abdülvâhid ed-Dükâlî'den eğitim almış ve doğduğu şehirde bir zâviye kurmuştur. 981/1574'te vefat etmiş; kabri etrafındaki cami-zâviye Libya'nın en önemli ziyaretgâhlarından olup yanında el-Câmiatü'l-Esmeriyye kurulmuştur. Zâviye-türbe 2012'de selefî gruplarca tahrip edilmiş, 2019'dan itibaren yeniden inşa edilip ziyarete açılmıştır. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Abdüsselâm el-Esmer'; Wikipedia 'Abd As-Salam Al-Asmar'.)

ZlitenVefât 981 h.İncele
Evliyâ

Sîdî Muhammed b. Abdurrahman el-Cürcûrî

Sîdî

Kabiliyeli (Berberî) Eş'arî âlim ve Rahmâniyye tarikatının kurucusudur; Cezayir'in yedi koruyucu velisinden sayılır. 1792'de Kasaba/El-Hâmma'da zâviyesini kurmuş, 1793-94'te vefat etmiştir; rivayete göre iki ayrı kabre defnedildiği için 'Bû Kabreyn' (iki kabirli) diye anılır. (Kaynak: Wikipedia 'Sidi M'hamed Bou Qobrine'; Wikidata Q29512550.)

CezayirVefât 1208 h.İncele
Evliyâ

Sîdî Bû Saîd el-Bâcî

Sîdî

Sîdî Bû Saîd (Ebû Saîd Halef b. Yahyâ et-Temîmî el-Bâcî, yaklaşık 1156-1231), Bêce'de doğan Arap asıllı bir Allah dostu ve tasavvuf âlimidir. Ebû Medyen'in talebesi olup Şâzeliyye'nin kurucusu eş-Şâzelî'nin hocası kabul edilir. Tunus körfezine bakan El Menâr tepesindeki ribâtta inzivaya çekilmiş; defnedildiği yerde gelişen kasaba adıyla anılır. (Kaynak: Wikipedia 'Abu Said al-Baji'; Wikidata Q3483202.)

Sidi Bou SaidVefât 628 h.İncele
Evliyâ

Âişe el-Mennûbiyye

Seyyide

Tunuslu kadın velî; Seyyide Âişe diye anılır. Tam adı Âişe bint İmrân b. Süleymân el-Mennûbiyye'dir. Şâzeliyye'nin pîri Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'ye intisap etmiş, halk arasında evliya olarak tanınmıştır. Tunus şehrinin 8 km batısındaki Mennûbe köyünde doğdu. Yaşadığı devirde Tunus'a hâkim olan Hafsî hânedanı ve Mennûbe köyü hakkında bilgi veren kaynaklar ondan bahsetmez; hayatına dair bilinenler, Mennûbe Camii imamının kaleme aldığı menâkıb mecmuasından yararlanılarak yazılan küçük bir menkıbevî esere dayanır. Bu esere göre daha çocuk denilecek yaşta tasavvufa yatkın olduğu görülmüş; küçük yaşta Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlediği söylenir. Ailesi onu amcasının oğluyla evlendirmek istediğinde zâhidâne bir tavırla bu evliliğe karşı çıktı; Tunus'a kaçarak Bâbülgürcânî dışındaki bir kervansaraya sığındı ve eliyle eğirdiği ve dokuduğu yünle geçindi. Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'ye intisap etti. Mânevî hayatının zamanla gelişip zenginleştiği ve kendisinden kerametler zuhur etmeye başladığı kaydedilir. Yetmiş altı yaşlarında iken, 16 Şevval 653 (18 Kasım 1255) veya 21 Receb 655 (4 Ağustos 1257) tarihinde, rivayete göre "Allah şüphesiz takvâ sahipleriyle ve iyilik yapanlarla beraberdir" (en-Nahl 16/128) âyetini okurken vefat etti ve Bâbülgürcânî'deki Makberetüşşeref Mezarlığı'na defnedildi. Tesir Halkası — Hakkında halk arasında dolaşan pek çok menkıbe vardır. Tunus'ta kızlara Seyyide ve Âişe, erkeklere Mennûbî adının yaygın olarak verilmesi onun yaşayan şöhretinden kaynaklanır; kabri üzerine yapılan türbe Tunuslu kadınların ziyaret yeri olmuştur. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Çizgisi zühd ve infak üzerinedir. Kendisi için hiçbir şey biriktirmeyip elindekini fakirlere dağıttığı; yanındaki bir dirhemi bağışlamadan yattığı bir gece "Bugün kulluğumuz noksandır" dediği nakledilir. Hayatı boyunca 1520 hatim yaptığı söylenir. Zikir anlayışını "Kalp iştirak etmedikçe yalnızca dille yapılan zikirde hayır yoktur" sözü özetler. Türbesi ve Külliyesi — Hâtırasına aşırı derecede bağlı olanlardan biri XX. yüzyıl başlarında, Mennûbiyye'nin mezarının kendisine mâlûm olduğunu söyleyerek kabri üzerine ahşap bir türbe yaptırmış ve burası Tunuslu kadınların ziyaret yeri olmuştur. Ailesinden ayrıldıktan sonra sığındığı ve ömrünü geçirdiği kervansarayın çevresine zamanla bir mescid, misafir odaları, birkaç ev ve dükkân yapılmış, burada küçük bir tekke meydana gelmiştir. Doğduğu ev ise Hüseynîler'den Muhammed es-Sâdık Bey devrinde (1859-1882) kutsal sayılan bir yer olmuş; zâviyesi, özel daireleri ve tarikat âyinlerinin topluca yapıldığı üstü kapalı bir avlusuyla tam bir tekkeye dönüşmüştür. Kaynak, adı geçen binaların harabe halinde olduğunu kaydeder.

TunusVefât 665 h.İncele
Evliyâ

Sîdî Mahrez (Mahrez bin Halef)

Sîdî

Tunus'ta tasavvuf hareketlerinin kendisiyle başladığı kabul edilen şeyh; kaynaklarda Şeyh Muhriz b. Halef adıyla da geçer. Kabri Tunus şehrinin başta gelen ziyaret yerlerindendir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde müstakil bir maddesi yoktur; hakkında bilinenler TUNUS maddesinin kültür ve medeniyet bölümünde birkaç cümleyle sınırlıdır. Buna göre Tunus'ta tasavvuf hareketleri IV. (X.) yüzyılda Şeyh Muhriz b. Halef'le başladı. Devlet tarafından desteklenen Muhriz ve müridleri Tunus'ta Şiîler'le mücadelede etkin rol oynadılar. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Zîrîler devrinin şairleri arasında sayılır: Ali b. Abdülganî el-Husrî, İbn Reşîk ve İbn Şeref gibi şairlerle birlikte Zîrî Emîri Muiz b. Bâdîs'in sarayında bulundu. Tasavvufî çizgisine dair kaynak, Tunus'taki tasavvuf hareketlerinin onunla başladığı ve müridleriyle birlikte devlet desteği gördüğü bilgisinden fazlasını vermez. Türbesi ve Külliyesi — Büyük itibar gören Muhriz'in mezarı günümüzde Tunus şehrinin başta gelen ziyaret yerlerindendir. Adını taşıyan Sîdî Mahrez Zâviyesi eski şehrin (Medine) kuzeyinde, çarşıların yoğun olduğu bölgededir; 1862 tarihli zâviye binası, üzeri kubbe ile örtülen orta mekânın çevresindeki hücreler ve farklı bir tonoz örtüye sahip türbe bölümüyle Tunus zâviye planının bir varyasyonudur. Hemen yanındaki Sîdî Mahrez Camii adını bu zâviyeden alır: buradaki küçük bir mescid yıkılarak yerine yapılan caminin inşasına 1104 (1692-93) yılında Mehmed Bey el-Murâdî başlamış, onun ölümü üzerine kardeşi Ramazan Bey devam etmiş ve yapı 1110'da (1698-99) Murad Bey tarafından tamamlanmıştır. Bu sebeple bazı kaynaklarda Mehmed Bey Camii olarak da geçen yapı, merkezî plan şeması ve İznik çinileriyle klasik Osmanlı sanatının Tunus'taki temsilcisi konumundadır.

TunusVefât 413 h.İncele
Âlim

Sahnûn b. Saîd et-Tenûhî

İmam

Mâlikî mezhebinin oluşumunda ve Kuzey Afrika'ya yayılmasında önemli katkıları olan fakih; el-Müdevvene 'nin müellifi. Tam adı Ebû Saîd Sahnûn Abdüsselâm b. Saîd b. Habîb et-Tenûhî 'dir. 160 (777; başka bir rivayete göre 161/778) yılında muhtemelen Kayrevan'a yaklaşık 100 km. uzaklıktaki Menzilüsıklâb köyünde doğdu. Aslen Şamlı (Humus) bir Arap ailesine mensuptur. Zekâsı ve güçlü kavrayışı sebebiyle keskin görüşlü bir kuşun adı olan “Sahnûn” (tercih edilmeyen okunuşu Suhnûn) lakabıyla meşhur oldu. Bühlûl b. Râşid, Abdullah b. Gānim ve Ebû Zeyd er-Ruaynî gibi Kayrevan âlimlerinden okudu. Kayrevan'da Irak ve Ebû Hanîfe fıkhı yaygınken Mâlik'in görüşlerini en iyi şekilde öğrenmek isteyen Sahnûn, Medine'ye giderek İmam Mâlik'ten ders alma imkânı bulamadığı için Bühlûl'ün tavsiyesiyle Tunus'ta, İfrîkıye'de el-Muvatta'ı ilk defa rivayet eden İbn Ziyâd el-Absî'nin halkasına katıldı ve ondan el-Muvatta' rivayetini dinleyip icâzet aldı. Üzerinde en fazla etkisi olan hocaları Bühlûl, İbn Ziyâd ve İbnü'l-Kāsım'dır. Ardından doğuya ilim yolculuğuna çıktı. Kahire'de İmam Mâlik'in öğrencileri İbnü'l-Kāsım, İbn Vehb, Eşheb ve Abdullah b. Abdülhakem'den, Medine'de Mâlik'in diğer öğrencilerinden, Mekke'de Süfyân b. Uyeyne'den, Dımaşk'ta Velîd b. Müslim'den ders aldı. Mısır'a gidişinin belki de en önemli sebebi, hemşerisi Esed b. Furât'ın İbnü'l-Kāsım ile birlikte hazırladığı el-Esediyye 'yi — Esed'den elde edemediği için başkaları aracılığıyla oluşturduğu kendi nüshasını — İbnü'l-Kāsım'a arzederek tashih etmekti. Muhtemelen 188 (804) yılında hocalarıyla birlikte Hicaz'a gitti, iki yıldan fazla Mekke ve Medine'de kaldı ve 191 (807) yılında güçlü bir ilmî birikimle Kayrevan'a döndü. Beraberinde getirdiği en önemli kaynak, daha sonra el-Müdevvene diye adlandırılacak derlemenin müsveddesiydi. Öğrencisi İbn Vaddâh, onun yirmi dokuz semâ kaydını talebelerine okuttuğunu ve böylesine zengin birikime sahip başka birini görmediğini söyler. Dönüşünde muhtemelen Menzilüsıklâb köyüne yerleşip ders halkasını kurdu; Kayrevan dışından ve özellikle Endülüs'ten pek çok öğrenci derslerine katıldı. Dersleri karşılığında ücret almaz, geçimini ziraatla, muhtemelen babasından kalan büyük bir zeytin bahçesiyle sağlardı. Ağlebî emîrleriyle ilişkisi sınırlı ve gergindi: mecbur kalmadıkça onlarla görüşmez, hediye ve yardımlarını kabul etmez, fetva taleplerini karşılıksız bırakırdı. Bu tutumunu bir âlimin dinî sorumluluğu ve ilmî bağımsızlığını koruma arzusuyla açıklardı; ancak muhalefeti yöneticilere isyanı içermeyen klasik Sünnî muhalefet sınırında kaldı. Ebû Ca'fer Ahmed b. Ağleb halku'l-Kur'ân konusunda mihne politikasını başlatınca (231/846) Kur'an'ın mahlûk olmadığını beyan ettiği için bir yıl ev hapsinde tutuldu; Emîr I. Muhammed iktidarı yeniden ele geçirip mihneyi sona erdirince serbest bırakıldı. Kayrevan kadılığı teklif edilince önce reddetti; bir yıl süren yoğun baskılar sonunda, Ağlebî hânedanı ve yöneticilerin yolsuzluklarının üstüne gitmek ve maaş almamak şartıyla kabul etti. 3 Ramazan 234 (31 Mart 849) tarihinde görevine başladı; İfrîkıye'de ilk defa Kayrevan kadılığına bağlı bağımsız bir hisbe teşkilâtı kurdu, mezâlim yetkisini kullanarak yöneticilerin hukuka aykırı uygulamalarını denetledi. Kayrevan Ulucamii'nde bütün mezhep ve fırka mensuplarının katılabildiği münazara meclislerini ilk defa yasakladı; Mu'tezilî ve Hâricîler'in muallimlik, imamlık ve müezzinlik görevlerine son verdi. Kadılığı vefatına kadar altı yıl sürdü. 240 yılı Receb ayında (Aralık 854) Kayrevan'da vefat etti. Cenaze namazını Ağlebî Emîri I. Muhammed Bâbünâfi' Musallâsı'nda kıldırdı ve aynı yere defnedildi. Tesir Halkası — İfrîkıye'de bir şahsa nisbet edilen mezhep anlamında Mâlikî mezhebinin temellerinin Sahnûn tarafından atıldığı söylenebilir; kırk yılı aşkın hocalığı boyunca bu birikimi esas alan bir Mâlikî tedris geleneği kurdu. Mezhep içindeki şöhret ve otoritesinin oluşmasında en büyük pay sayıları 700'e ulaşan öğrencilerine aittir; Mâlik'ten sonra en çok öğrenci yetiştiren Mâlikî imam kabul edilir ve mezhebi ayakta tutan dört imamın ilki sayılır. En meşhur üç öğrencisi oğlu Muhammed (İbn Sahnûn), İbn Abdûs ve Yahyâ b. Ömer el-Kinânî'dir; Endülüslü öğrencileri arasında Muhammed b. Ahmed el-Utbî, Bakī b. Mahled ve İbn Vaddâh bulunur. Ebü'l-Hasan el-Kābisî (ö. 403/1012) onu İbnü'l-Kāsım'dan üstün tutmuş ve Mâlik gibi tartışmasız bir otorite kabul etmiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Fıkıh anlayışı büyük ölçüde Mâlik'inkini yansıtır; en belirgin özelliği fetva konusundaki aşırı titizliğidir: kesin kanaate ulaşmadığı meselelerde fetva vermekten kaçınır, soranı çoğu zaman birkaç gün bekletir, bu tavrıyla Selef âlimlerinin geleneğini sürdürdüğünü söylerdi. İtikadî konularda Selef akîdesini benimsemiş, Allah'ın sıfatları gibi konularda te'vile ve tartışmaya karşı olmuştur. Fıkhı bir zihniyet ve yaşam biçimi olarak görür, haramdan titizlikle kaçınır, çok tasadduk ettiği için genellikle borçlu gezerdi. Sâhil bölgesindeki ribâtlarda nöbet beklemeye önem verir, özellikle ramazanları buralarda geçirirdi; onun teşvikiyle yaptırılan Kasru Ziyâd Ribâtı “Mâlik'in yurdu” diye meşhur olmuştur. Eserleri — ① el-Müdevvenetü'l-kübrâ : Mısır'daki tashih çalışmasının notlarını Kayrevan'da uzun süre işleyerek meydana getirdi. Belirli bir tertibi olmayan el-Esediyye'yi fıkıh bablarına göre düzenledi; İbnü'l-Kāsım'ın rivayet ve tahrîc yoluyla Mâlik'e dayandırdığı görüşleri birbirinden ayırdı; Mâlik'in el-Esediyye'de bulunmayan görüşlerini, diğer öğrencilerinin görüşlerini, hadis ve âsârı ekledi, zaman zaman kendi görüşlerine de yer verdi. Eser III. (IX.) yüzyıldan itibaren özellikle Kuzey Afrika ve Endülüs Mâlikîleri'nin temel kaynağı oldu; en meşhur muhtasarı Berâziî'nin et-Tehzîb 'i el-Müdevvene diye anılmaya başlanınca onun eserine el-Müdevvenetü'l-kübrâ denildi. ② Nevâzilü Sahnûn : Sahnûn'un telif ettiği bir eser değil, öğrencilerinin sorularına verdiği cevapların Utbî tarafından derlendiği bir fetva mecmuasıdır. Kaynaklarda ayrıca Kitâbü'z-Zühd ve Menâsikü'l-hac adlı iki eser ona nisbet edilir; ikincisi muhtemelen hocası Eşheb'in Kitâbü'l-Hacc 'ı üzerine bir ihtisardır. Türbesi ve Külliyesi — Bugün Tunus'un Kayrevan şehri yakınlarında bulunan ve üzerine küçük bir türbe yapılmış olan kabri meşhur ziyaret mekânlarındandır.

KayrevanVefât 240 h.İncele
Âlim

İbn Arefe el-Vergammî

Tunuslu büyük Mâlikî fakihi; Kuzey Afrika'da Mâlikî mezhebinin önde gelen simalarından. Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Arafe el-Vergammî et-Tûnisî 'dir. 27 Receb 716 (15 Ekim 1316) tarihinde Tunus şehrinde doğdu. Araplaşmış Berberî kabilesi Vergamme'ye mensuptur. İlk eğitimini babasından ve Ebû Abdullah Muhammed b. Sa'd el-Ensârî'den aldı. Daha sonra Tunus Kadısı İbn Abdüsselâm el-Hevvârî'den tefsir, fıkıh ve usûl-i fıkıh, muhaddis Vâdîâşî'den hadis, Ebû Abdullah Muhammed el-Âbüllî ile Ebû Abdullah İbnü'l-Habbâb'dan aklî ilimleri okudu. İbn Selâme, İbn Hârûn el-Kinânî, Ömer b. Kaddâh, İbnü'l-Cebbâb ve İbn Enderâs gibi âlimlerden İslâmî ilimlerin yanında nahiv, beyân, mantık, aritmetik ve tıp öğrendi. İlim tahsili için Tilimsân ve Trablus şehirlerine gitti. VIII. (XIV.) yüzyılın ortalarında baş gösteren veba salgınında İbn Abdüsselâm, Vâdîâşî ve İbnü'l-Habbâb gibi âlimler hayatlarını kaybedince fıkıh, usûl-i fıkıh, tefsir, kıraat, hadis ve kelâm sahalarındaki bilgisiyle onların bıraktığı boşluğu doldurdu. 750 (1349) yılında Zeytûne Camii 'nin imamlığına, 772'de (1370) hatipliğine getirildi; bir yıl sonra da başmüftülükle görevlendirildi. 792 (1390) yılında hacca gitti; yolculuk sırasında bir süre kaldığı Mısır'da Sultan Berkuk'la görüştü. Kendisine yapılan kadılık tekliflerini geri çevirdi. Başta Zeytûne Camii ve Tevfîk Medresesi olmak üzere çeşitli eğitim kurumlarında özellikle tefsir ve fıkıh okuttu; şöhreti Tunus dışına yayılınca birçok bölgeden fetva sormak ve ders almak için insanlar yanına gelmeye başladı. Zühd ve takvâ sahibi bir insandı; namaz ve ders halkası dışında halk içinde pek görünmez, devlet görevlerine yapılan tayinler ve bazı ilmî meselelerde görüşüne başvurulması için aldığı davetler dışında devlet adamlarıyla görüşmezdi. Hayır işleri ve köle âzadı için vakıflar kurmuş, başta talebeleri olmak üzere birçok kişiye maddî destek sağlamıştır. 24 Cemâziyelâhir 803 (9 Şubat 1401) tarihinde Tunus'ta vefat etti ve Cilâz Kabristanı 'nda Şerîf Hüseyin Türbesi yakınlarına defnedildi. Tesir Halkası — Fetvaları, eserleri ve talebeleri vasıtasıyla İslâm dünyasında, özellikle Kuzey Afrika'da İslâmî tefekkürün gelişmesine önemli katkıda bulundu. En tanınmış talebeleri arasında İbnü'l-Cezerî, İbn Hacer el-Askalânî , İbn Nâcî, Mecârî, Burzülî, Ebû Hâmid İbn Zahîre, Übbî, İbn Merzûk el-Hafîd, Burhâneddin İbn Ferhûn ve İbn Kunfüz vardır. Fetvaları, kendi eserleri yanında özellikle talebelerine ait Burzülî'nin en-Nevâzil 'i ve Venşerîsî'nin el-Mi'yâr 'ı gibi koleksiyonlarda korunmuş, Sa'd Gurâb tarafından derlenerek neşre hazırlanmıştır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Çizgisi fıkıh ve kelâmdır: itikadî konularda Eş'ariyye'nin görüşlerini savunurdu. Eserleri — ① el-Muhtasar fi'l-fıkh ( el-Muhtasarü'l-kebîr , el-Muhtasarü'l-fıkhî ): şöhretini sağlayan en önemli eseridir; Mâlikî fıkhına dair, beş büyük ciltten oluşan ve 772-786 (1370-1384) yılları arasında telif edilen eserin Fas ve Merakeş kütüphanelerinde yazma nüshaları vardır. ② Hudûdü İbn Arafe ( Kitâbü'l-Hudûd ): el-Muhtasar 'daki fıkhî terimlerin tariflerinden derlenmiş, Muhammed b. Kāsım er-Rassâ'ın şerhiyle birlikte yayımlanmıştır. ③ el-Muhtasar fî usûli'l-fıkh : İbnü'l-Hâcib'in el-Muhtasar 'ını tamamlamak amacıyla, bilhassa Âmidî'nin el-İhkâm 'ından istifadeyle yazılmış yaklaşık 500 sayfalık bir eserdir; 799 (1397) yılında tamamlanmıştır. ④ Muhtasarü'l-Havfî fi'l-ferâiz : el-Havfî'nin el-Ferâiz 'inin ihtisar ve şerhi. ⑤ el-Muhtasarü'ş-şâmil fî usûli'd-dîn : Beyzâvî'nin Tavâliu'l-envâr 'ı tertibinde kelâm meselelerini ele alır; 27 Ramazan 789 (11 Ekim 1387) tarihinde tamamlanmıştır. ⑥ el-Muhtasar fi'l-mantık : 789 (1387) yılından önce tamamlanmış, hacmi küçük fakat önemli bir eserdir. ⑦ Tefsîru İbn Arafe : tefsir derslerinde talebelerinin tuttuğu notlardır; en meşhuru Übbî'ninkidir. Kaynaklarda el-Mebsût fi'l-fıkh , Manzûme fî kırââti Ya'kūb , Tüsâiyyât ve Uşâriyyât fi'l-hadîs gibi başka eserleri de anılır.

TunusVefât 803 h.İncele
Âlim

Abdurrahman es-Seâlibî

Sîdî

Cezayir'in büyük müfessiri ve Mâlikî fakihi; el-Cevâhirü'l-hisân adlı tefsiriyle tanınır, takvâ ve zühdüyle anılır. Tam adı Ebû Zeyd Abdurrahmân b. Muhammed b. Mahlûf es-Seâlibî 'dir. Soyu Ca'fer b. Ebû Tâlib'e dayandığı için Ca'ferî nisbesiyle de anılmıştır. 786 (1384) yılında, ecdadı Seâlibe emîrlerinin memleketi olan Cezayir şehri yakınlarındaki Vâdîyüsr'de doğdu. Kur'an'ı ezberledikten sonra ilk dinî bilgileri aldı. Ardından tahsil için babasıyla Tilimsân'a ve 802'de (1399) bir yıl kalacağı Bicâye'ye gitti. Babasının vefatı üzerine memleketine döndü; daha sonra yedi yıl kalacağı Bicâye'ye tekrar giderek Ali b. Osman el-Miklâtî ve Ebü'r-Rebî' Süleyman b. Hasan gibi hocalardan fıkıh, usul, tefsir, kıraat ve hadis dersleri aldı. 809-817 (1406-1414) yıllarında Hafsîler'in başşehri Tunus'ta kaldı ve Muhammed b. Hilfe el-Übbî ile Îsâ el-Gabrînî gibi âlimlerden faydalandı. 817'de (1414) Mısır'da Ezher'de Muhammed Ali b. Ca'fer el-Bilâlî, Şemseddin Muhammed b. Ahmed el-Bisâtî ve özellikle hadiste kendisinden istifade ettiği İbnü'l-Irâkī'nin derslerini takip etti. Kaynağa göre bazı kaynaklar, daha sonra ders vermek ve irşad faaliyeti yürütmek için kendi adına bir zâviyenin inşa edildiği Bursa'ya gittiğini kaydeder. Oradan hac için Hicaz'a geçti ve buradaki âlimlerden faydalandı. 819'da (1416) Mısır üzerinden Tunus'a döndü; Zeytûne'de ders verdi ve hadis ilminde temayüz etti. Aynı dönemde hocası Übbî'nin derslerini takip ederek ondan icâzet aldı; İbn Merzûk el-Hafîd'den Buhârî ve el-Muvatta' icâzeti alıp yaklaşık 820'de (1417) memleketine döndü. Cezayir şehrindeki el-Câmiu'l-a'zam 'da imam-hatip olarak göreve başladı. Bir süre kadılık görevini üstlendiyse de bu uzun sürmedi; kendini telif, öğretim, vaaz ve irşad faaliyetlerine verdi. Bilhassa yöneticilerle bir araya gelmemeye özen gösterdi. Büyük bir şöhrete sahipti; kaynağın ifadesiyle doğduğu yer kendisine nisbetle Cezâirü Sîdî Abdurrahman diye anılmıştır. 23 Ramazan 875'te (15 Mart 1471) vefat etti; bazı kaynaklarda bu tarih 876 olarak verilir. Kaynak defin yerini belirtmez. Tesir Halkası — Talebeleri arasında Muhammed b. Merzûk el-Kefîf, kelâm âlimi Muhammed b. Yûsuf es-Senûsî , Ahmed b. Abdullah el-Cezâirî ez-Zevâvî ve Zerrûk gibi şahsiyetler bulunur. Eserleri — Kaynaklarda doksan civarında eser yazdığı kaydedilir. En meşhuru el-Cevâhirü'l-hisân fî tefsîri'l-Kur'ân 'dır; 833 (1429) yılında tamamlanan bu rivayet tefsirine, en güzel hikmetler ve hasen cinsinden sünen cevherleriyle dolu olduğu düşüncesiyle bu ad verilmiştir. İbn Atıyye el-Endelüsî'nin el-Muharrerü'l-vecîz 'inin muhtasarı mahiyetindedir; hazırlanmasında yaklaşık 100 kaynaktan faydalanılmış, İbn Atıyye'ye bazı eleştiriler yöneltilmiş ve görüşler arasında tercihler yapılmıştır. Nüzûl sebepleri, kıraat vecihleri ve lugat izahlarına yer verilir; ahkâm âyetleri daha çok Mâlikî mezhebine göre açıklanır; nâdiren rastlanan İsrâiliyat türü rivayetlerin sahih olmadığı ya da te'vil edilmesi gerektiği belirtilir. Diğer eserlerinden bazıları: âhiret hallerine dair el-Ulûmü'l-fâhire ; Nâfi' kıraatine dair manzum ed-Dürerü'l-levâmi' 'in şerhi el-Muhtâr mine'l-cevâmi' ; fıkha dair Ravzatü'l-envâr ; Peygamber'in mucizelerine dair el-Envâr fî âyâti'n-nebiyyi'l-muhtâr ; kendi rüyalarının anlatıldığı el-Merâî ; el-Câmiu'l-kebîr ; İbn Hâcib'in Mâlikî fıkhına dair muhtasarının şerhi; kırk hadis tarzındaki el-Envârü'l-muzî'e ; ibadet ahkâmına dair Câmiu'l-ümmehât ; Riyâzü's-sâlihîn ; Kur'an kıssalarına dair Nefâisü'l-mercân ; Hakāiku'l-akīde ; Riyâzü'l-üns ; ilim yolculuklarını, icâzet aldığı hocalarını ve isnadlarını anlattığı otobiyografik fihrist Ganîmetü'l-vâfid ve bugyetü't-tâlibi'l-mâcid ; garîb lafızlara dair Mu'cem ve iyilik yapmaya dair kırk hadis şerhinin telhisi Erbaûne hadîsen fî ıstınâi'l-ma'rûf .

CezayirVefât 875 h.İncele
Enbiyâ

Hz. Eyyûb (Çeşme-i Eyyûb makamı)

Hz. (makam)

Buhara'da Hz. Eyyûb peygambere nisbet edilen ziyaretgâh; adı Farsça çeşme (pınar, kaynak) sözünden gelir ve "Eyyûb'ün pınarı" anlamını taşır. Sabit bir kabir değil, bir makam dır: atlas onu bir peygamberin hatırasına bağlanmış yapı olarak kaydeder, mezarı olarak değil. Yapı, 1993'te UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınan Buhara Tarihî Merkezi 'nin içindedir. UNESCO'nun değer beyanına göre eski şehir, 1220'deki Cengiz Han ve 1370'teki Timur istilalarından önceki az sayıdaki önemli kalıntı dışında, esas olarak XVI. yüzyıldan itibaren Şeybânî dönemi şehirciliğine tanıklık eder. Çeşme-i Eyyûb bu erken kalıntılar arasında anılır: beyana göre XI. yüzyıl Karahanlı döneminden Poi-Kalyan minaresi ile Magoki Attori camisinin ve Çeşme-i Eyyûb ziyaretgâhının büyük bölümü kalmıştır. Encyclopaedia Iranica'nın Buhara anıtlarına ayrılmış maddesi ise yapının Timur dönemine ait evresini verir: 781/1380'de Timur , yüksek bir konik kubbenin hâkim olduğu karmaşık bir yapı olan Çeşme-i Eyyûb türbesini yaptırmıştır. Aynı madde bu yapıyı Çağatay dönemi türbelerinden sonra, Timurluların Buhara'daki yapı faaliyetinin başında anar. Ziyaretgâhın içinde bulunduğu şehir, UNESCO'nun (vi) ölçütüne göre IX. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar Yakın Doğu'nun, özellikle tasavvuf alanında, en büyük İslâmî ilim merkeziydi; iki yüzden fazla cami ve yüzden fazla medrese barındırıyordu. Aynı tarihî merkezde, X. yüzyıl mimarisinin en iyi korunmuş örneği sayılan Sâmânî hükümdar türbesi de yer alır; UNESCO iki yapıyı birlikte Buhara'nın erken dönem anıtları arasında sayar. Kaynaklar yapıyı "ziyaretgâh" (shrine) ve "türbe" (mausoleum) diye adlandırır; Hz. Eyyûb'ün burada medfun olduğuna dair bir ifade içermez. Pınarla ilgili halk rivayetleri bu kayıtta kullanılan kaynaklarda yer almadığından aktarılmamıştır.

Buharaİncele
Âlim

Tirmizî (Ebû Îsâ Muhammed)

İmam

Kütüb-i Sitte'den el-Câmiu's-sahîh 'in ( Sünen ) müellifi muhaddis. Tam adı Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) et-Tirmizî 'dir. Sika bir muhaddis olduğunda âlimler icmâ etmiştir; en önde gelen âlimler için kullanılan imam lakabıyla anılması hadis ilmindeki üstün yerini gösterir. Muhtemelen 209 (824) yılında, bugün Özbekistan sınırları içinde bulunan Tirmiz'de — veya Tirmiz'e bağlı Buğ köyünde — doğdu. Kendi belirttiğine göre Merv'den gelip Tirmiz'e yerleşen bir aileye mensuptur; Benî Kays Aylân kabilelerinden Benî Süleym'e nisbetle Sülemî nisbesiyle de anılır. 235 (849) yılı civarında hadis tahsiline başladı; önce Tirmiz'de, daha sonra başta Horasan, Irak ve Hicaz olmak üzere çeşitli bölgelerdeki âlimlerden hadis öğrendi. Kütüb-i Sitte imamlarının her birinin hocası olan İbnü'l-Müsennâ ile Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr'dan, ayrıca İshak b. Râhûye, Kuteybe b. Saîd, Hennâd b. Serî, Ali b. Hucr, İmam Buhârî, İmam Müslim ve Ebû Dâvûd gibi muhaddislerden faydalandı. Bağdat'a gitmediği, dolayısıyla Ahmed b. Hanbel'den istifade etmediği anlaşılmaktadır; ilim tahsili için muhtemelen Mısır ve Suriye'ye de gitmemiştir. Uzun süre Buhârî 'nin talebesi oldu, ondan pek çok hadis rivayet etti ve fıkhü'l-hadîsi öğrendi. Kendi ifadesine göre hadislerdeki illetler, râviler ve isnadlar konusunda Irak ve Horasan'da Buhârî'den üstün bir âlim bulunmadığı için bu konularda da hocasından büyük ölçüde yararlandı. Buhârî de onun ilmini ve zekâsını takdir etmiş; Tirmizî'nin naklettiğine göre kendisine "Aslında benim senden faydalandıklarım senin benden faydalandıklarından daha çoktur" demiştir. Buna rağmen el-Câmiu's-sahîh 'inde Buhârî'den hiç hadis almaması, Müslim ve Ebû Dâvûd'dan da birer hadis rivayet etmesi, bu üçünün genellikle aynı hocalardan hadis nakletmesiyle açıklanır. Yaşadığı devirde fıkıh mezhepleri yaygınlaştığı için her mezhebin belli başlı görüşlerini o mezhep imamının önde gelen talebelerinden öğrendi; diğer Kütüb-i Sitte imamları gibi hiçbir mezhebe intisap etmedi. Kuvvetli hâfızası rivayetlere konu olmuştur: Zehebî, Mekke'ye giderken daha önce rivayetlerini iki cüz hâlinde yazdığı bir şeyhle görüştüğünde bu hadisleri ezberden okuduğuna dair bir rivayete yer verir. Hâkim el-Kebîr'in naklettiğine göre hocalarından biri, Buhârî'nin vefatından sonra Horasan'da ilmi, hâfızası, zühd ve takvâsıyla Tirmizî gibi bir âlim kalmadığını, onun takvâsı sebebiyle gözlerini kaybedinceye kadar ağladığını söylemiştir. Çok duygulu bir insan olduğu, kendisine söz getirebilecek her davranıştan uzak durduğu, dünya malına değer vermediği ve bütün gayretiyle âhiretini imar etmeye çalıştığı bilinir. el-Câmiu's-sahîh 'i tamamladıktan sonra onu Horasan, Irak ve Hicaz bölgelerindeki âlimlere gösterip takdir ve tasviplerini aldı. 13 Receb 279'da (9 Ekim 892) Tirmiz'e bağlı Buğ köyünde vefat etti. Tesir Halkası — Pek çok talebesi arasında Ebü'l-Abbas Muhammed b. Ahmed b. Mahbûb el-Mahbûbî, Ebû Saîd Heysem b. Küleyb eş-Şâşî ( eş-Şemâil 'in de râvisi), Ebû Zer Muhammed b. İbrâhim et-Tirmizî, Ebû Muhammed Hasan b. İbrâhim el-Kattân, Ebû Hâmid Ahmed b. Abdullah et-Tâcir ve Ebü'l-Hasan el-Fezârî el-Câmiu's-sahîh 'i rivayet etmekle ünlüdür. Muhaddis Hammâd b. Şâkir en-Nesefî ile Mekhûl b. Fazl en-Nesefî de talebeleri arasında anılır. İbn Halfûn el-Endelüsî, Şüyûhu Ebî Îsâ et-Tirmizî adlı eserinde onun hocalarını tesbit etmiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Çizgisi hadis ilmidir. İbn Hibbân, bir muhaddiste bulunması gereken öğrendiği hadisleri derleme, tasnif etme, ezberleme ve müzakere etme vasıflarının onda bulunduğunu söyler. Hadislerin sıhhatini zedeleyen, tesbiti son derece zor gizli kusurları (ilel) mükemmel şekilde bilen çok az sayıdaki âlimden biridir. Bu yetkinliği sebebiyle bir konuda sahih hadis bulamadığında bazı zayıf hadisleri de almış, fakat senedlerini tenkit ederek râvilerinin ne ölçüde güvenilir olduğunu belirtmiştir. İki hadis dışında eserindeki bütün rivayetlerin kendisiyle amel edilen hadis niteliği taşıdığını ileri sürer. Hadis ilmine hizmetlerinden biri hasen terimine kazandırdığı özel anlamdır: bazı âlimlere göre haseni ilk defa terim hâlinde kullanarak hadisle ilgili üçlü taksimi (sahih, hasen, zayıf) başlatan odur. Bazı âlimler, ilel ile cerh ve ta'dîldeki otoritesi sebebiyle eserinin Sahîhayn 'dan sonra üçüncü sırada yer alması gerektiğini söylemiştir. Eserleri — ① el-Câmiu's-sahîh : Kütüb-i Sitte'ye dahil eseri; birçok şerhi ve muhtasarı vardır, pek çok neşri arasında Delhi ve Bulak baskıları ile Ahmed Muhammed Şâkir, Muhammed Fuâd Abdülbâkī ve İbrâhim Utve Avd'ın hazırladığı neşirler anılır. ② eş-Şemâilü'n-nebeviyye : sahasında ilk çalışma olup bu konuda yazılanların en mükemmeli kabul edilmiştir; hadislerinin büyük çoğunluğu sahih, önemli bir kısmı hasen, pek azı zayıftır; üzerine birçok şerh, hâşiye ve ihtisar yapılmış, çeşitli dillere çevrilmiştir. ③ el-İlelü'l-kebîr : el-Câmi 'den önce yazılmıştır; aslı bilinmeyen eserin Ebû Tâlib el-Kādî tarafından fıkıh bablarına göre tertip edilen şekli yayımlanmıştır. ④ el-İlelü's-sagīr : el-Câmi 'in sonunda elli birinci kitap olarak yer alır ve eserin mukaddimesi mahiyetindedir; İbn Receb el-Hanbelî onu şerhetmiştir. ⑤ Tesmiyetü ashâbi'n-nebî : aşere-i mübeşşere ile başlayan, sahâbe adlarını ilk harflerine göre sıralayan eser; Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki iki nüshasına göre 730 sahâbînin adını verir. ⑥ Kitâbü't-Târîh : hakkında bilgi yoktur. ⑦ Kitâbü'l-Esmâ ve'l-künâ : İbn Hacer'in gördüğü anlaşılır. ⑧ ez-Zühd : İbn Hacer ondan söz eder, fakat görmediğini belirtir.

TirmizVefât 279 h.İncele
Evliyâ

Mîr Seyyid Ali Hemedânî

Emîr-i Kebîr / Şâh-ı Hemedân

Kübreviyye tarikatının Hemedâniyye kolunun kurucusu; Keşmir'in İslâmlaşmasında önemli tesiri bulunan sûfî. Tam adı Alî b. Şihâbiddîn b. Muhammed Hemedânî 'dir; Mîr Seyyid Ali, Emîr-i Kebîr, Seyyid Ali Hemedânî, Alî-i Sânî ve Şâh-ı Hemedân gibi unvanlarla anılır. 12 Receb 714'te (22 Ekim 1314) Hemedan'da doğdu. Soyu Hz. Hüseyin'in oğlu, dördüncü imam Ali Zeynelâbidîn'e ulaşır; annesi Bîbî Fatma da Hz. Ali soyundandır. Babası Şehâbeddin Hemedan valisiydi. Tahsiline dayısı Seyyid Alâeddin'in yanında başladı. Dayısının tavsiyesiyle Kübreviyye şeyhlerinden Alâüddevle-i Simnânî'nin halifesi Mahmûd-ı Mezdekânî 'ye intisap etti. Bir süre şeyhinin Mezdekân'daki tekkesinde kaldıktan sonra Simnânî'nin diğer bir halifesi Takıyyüddin Ali Dostî ile tanışarak ondan da hırka giydi; Dostî'nin vefatından sonra tekrar Mezdekân'a döndü. Mezdekânî, kemale ermesi için seyahate çıkmasını ve başka şeyhlerle de görüşmesini tavsiye etti. Fütüvvet hırkasını Simnânî'nin halifelerinden Muhammed Ezkânî'den giyen Hemedânî yola çıktı; yirmi yıl süren bu seyahatinde Türkistan, Mâverâünnehir, Hindistan, Irak, Suriye ve Anadolu'yu dolaştı. Keşmir Sultanı Şehâbeddin döneminde 700 seyyidle birlikte Keşmir'e giderek (774/1372) orada dört ay kaldı. Yedi yıl sonraki ikinci gidişinde onu, Sultan Şehâbeddin'in yerine geçen kardeşi Sultan Kutbüddin karşıladı. Sultanla iyi münasebetler kurup onun İslâm esaslarına aykırı uygulamalardan vazgeçmesini sağlaması, Keşmir'deki gayri müslim halkın İslâmiyet'i kabul etmesinde tesirli oldu. İki buçuk yıl burada kaldıktan sonra Hemedan'a dönmek için yola çıktı; Timur'un seyyidleri Hemedan'dan çıkardığını öğrenince Türkistan ve Huttalân'a uğradı ve 785'te (1383) yeniden Keşmir'e döndü. Keşmir'de fazla kalmadı; çıktığı hac yolculuğu sırasında hastalanarak Kebrüsvâr'da vefat etti (6 Zilhicce 786/19 Ocak 1385). Cenazesi önce halifesi ve damadı Hâce İshak Huttalânî'nin bulunduğu Huttalân kasabasına nakledildi, daha sonra bugün Tacikistan sınırları içinde bulunan Kûlab'da toprağa verildi. Tesir Halkası — Sağlığında çevresinde çok sayıda mürid toplanmış ve bu müridler Keşmir'in İslâmlaşmasına büyük katkıda bulunmuştur; kaynak bu dönemde Keşmir'de çok sayıda cami ve tekke yapıldığını, bazı Hindu mâbedlerinin camiye çevrildiğini kaydeder. Vefatından sonra oğlu Mîr Muhammed, Sultan İskender döneminde bu faaliyeti sürdürmüştür. Hemedâniyye mensuplarının bir kısmı şeyhin vefatından sonra halifesi Hâce İshak Huttalânî'ye tâbi oldu. Şâhruh tarafından 826 (1423) yılında idam ettirilen Huttalânî'nin mensuplarından bir kısmı halifesi Seyyid Muhammed Nurbahş'a (ö. 869/1465), bir kısmı da diğer halifesi Abdullah Berzişâbâdî'ye (ö. 872/1468) biat edince Hemedâniyye iki kola ayrıldı: Nurbahşiyye ve Zehebiyye (İğtişâşiyye). Seyyid Îsâ en-Nurbahşî el-Berzencî'ye nisbet edilen Berzenciyye adlı bir kolu daha vardır. Keşmir seyahatinde kendisine refakat eden Kıvâmüddîn-i Bedahşî ile Şettâriyye silsilesinin kurucusu Abdullah-ı Şettârî de müridleri arasında zikredilir. Ehl-i beyt bağlılığı, halifesi Hâce İshak Huttalânî ile menâkıbnâmesi Hulâsatü'l-menâkıb 'ın müellifi Nûreddin Ca'fer-i Bedahşî'de de devam etmiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şeyhlerinden farklı bazı fikirlere sahip olması, tasavvufa dair çok sayıda eser yazması ve müridlerinin Keşmir'de kurdukları tekkeler aracılığıyla İslâmiyet'i yaymaları, adına nisbet edilen Hemedâniyye'nin doğmasına yol açmıştır. Eserlerinin birçoğu henüz incelenmemiş olduğundan tarikat hakkında fazla bilgi yoktur; kaynağa göre genelde Kübreviyye'nin ilkelerine bağlı kalmış, bunlara bazı yeni unsurlar eklemiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'ye de ilgi duymuş, Fusûsü'l-hikem 'e Hallü'l-Fusûs adıyla anılan Farsça-Arapça bir şerh yazmış ve Kübreviyye'nin esaslarıyla İbnü'l-Arabî'nin görüşlerini bağdaştırmaya çalışmıştır. Bazı şiirleri Çihil Esrâr 'da toplanmıştır. Eserleri — Çoğu dört beş sayfayı geçmeyen 100'ü aşkın eser kaleme almıştır. Yayımlanmış başlıcaları: ① Zahîretü'l-mülûk : on bölümlük, siyâsetnâme türünde Farsça eser; Muslihuddin Mustafa Sürûrî (ö. 969/1562) Türkçe'ye çevirmiş, Muhammed b. Hüseyin adlı biri de Sultan İbrâhim adına Hilyetü'l-mülûk adıyla tercüme etmiştir; bu tercümenin mütercim eliyle 1052'de (1642) yazılmış bir nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndedir. ② Risâle-i Fütüvvetiyye : Kübreviyye ile fütüvvet müessesesi arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. ③ Risâle-i Telkīniyye ( Risâle der Tevbe ). ④ Risâletü'l-i'tikādiyye ve ⑤ Risâle-i Beyân-ı İ'tikād . ⑥ Risâle-i Dih Kāide : Necmeddîn-i Kübrâ'nın el-Usûlü'l-aşere 'sinin tercümesi. ⑦ Çihil Esrâr . ⑧ Vâridâtü'l-gaybiyye : Herevî'nin münâcâtları tarzında. ⑨ Risâle-i Zikriyye ve ⑩ Risâle-i Kuddûsiyye . ⑪ Meşâribü'l-ezvâk : İbnü'l-Fârız'ın Kasîde-i Hamriyye 'sinden otuz iki beytin şerhi. ⑫ Kitâbü'l-Mevedde fi'l-kurbâ : Hz. Ali ve Ehl-i beyt'in faziletlerine dair hadisleri ihtiva eden on dört bölümlük eser. ⑬ Evrâdü'l-fethiyye : tertip ettiği vird. ⑭ Kitâbü Esrâri'n-nokta : Hz. Ali'ye nisbet edilen “İlim bir noktadır, onu cahiller çoğalttı” sözünün şerhi. Türbesi ve Külliyesi — Kaynak, cenazesinin önce Huttalân'a nakledildiğini, ardından bugün Tacikistan sınırları içindeki Kûlab'da toprağa verildiğini belirtir; türbe yapısı hakkında bilgi vermez.

Kûlâb (Kulob)Vefât 786 h.İncele
Âlim

İmam Buhârî

İmam

Kur'ân-ı Kerîm'den sonra en güvenilir kitap kabul edilen el-Câmiu's-sahîh adlı eseriyle tanınmış büyük muhaddis (ö. 256/870). Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî 'dir. 13 Şevval 194 (20 Temmuz 810) Cuma günü Buhara'da doğdu. Dedesinin dedesi Berdizbeh Mecûsî idi; onun oğlu Mugīre, Buhara Valisi Cu'feli Yemân vasıtasıyla müslüman olduğu için Buhârî Cu'fî nisbesiyle de anılır. Babası İsmâil, Mâlik b. Enes ve Abdullah b. Mübârek gibi âlimlerden hadis öğrenmiş bir kişiydi; Buhârî henüz çocukken vefat etmiş, hadise dair bazı kitapları oğluna kalmıştı. Annesinin duası makbul, dindar bir kadın olduğu zikredilir. On yaşına doğru Muhammed b. Selâm el-Bîkendî ve Abdullah b. Muhammed el-Müsnedî gibi Buharalı muhaddislerden hadis öğrenmeye başladı. On bir yaşlarında hocası Dâhilî'nin rivayet sırasında yaptığı bazı hataları düzeltmesiyle dikkat çekti; on altı yaşına geldiğinde İbnü'l-Mübârek ve Vekî' b. Cerrâh'ın kitaplarını tamamen ezberlemişti. Bu sırada annesi ve kardeşi Ahmed ile birlikte hacca gitti; onlar dönerken o Mekke'de kalıp Hallâd b. Yahyâ ve Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî gibi âlimlerden hadis tahsil etti. Ardından ilim merkezlerini dolaşmaya başladı: Bağdat'a sekiz defadan fazla gidip her seferinde Ahmed b. Hanbel 'le görüştü; Basra'ya dört veya beş defa, Belh'e birkaç defa gitti ve Belhliler'in isteği üzerine kendilerinden ilim aldığı 1000 hocadan birer hadis yazdırdı. Dımaşk'ta Ebû Müshir'den hadis öğrendi, Hicaz'da altı yıl kaldı, Humus'a gitti, Kûfe'ye birçok defa seyahat etti; Medine, Merv ve iki defa gittiği Mısır'da da hadis tahsil etti. İlk defa 209'da (824), son olarak 250'de (864) gittiği Nîşâbur'da beş yıl hadis okuttu. Kendilerinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 olduğunu söyler; İbn Mende'ye ait bir risâlede el-Câmiu's-sahîh 'te rivayette bulunduğu 309 hocasının adı verilir. Uzun seyahatleri sonunda derlediği hadislerle geniş bir kütüphane meydana getirdi; bir gece uyumayıp o güne kadar yazdığı hadisleri hesapladığını ve senedleri muttasıl 200.000 hadis kaydettiğini söylemiştir. Hâfızasının gücünü gösteren en meşhur örnek, İbn Adî'nin rivayet ettiği Bağdat imtihanıdır: muhaddisler 100 hadisin sened ve metinlerini birbirine karıştırıp on kişiye vermiş, onlar da bunları Buhârî'ye sırayla sormuşlardı. Buhârî hadislerin hiçbirini okunduğu şekliyle bilmediğini söyledikten sonra, ilk soranla başlayarak her birine sorduğu hadisin doğru sened ve metnini ayrı ayrı söyledi. İslâm âleminde süregelen, Kur'an'ın mahlûk olup olmadığı tartışmasından o da zarar gördü. Nîşâbur'a geldiğinde halk ve muhaddis Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî onu büyük bir itibarla karşıladı; fakat kendisine Kur'an'ın mahlûk olup olmadığı sorulunca verdiği cevap orada bulunanlar arasında büyük bir ihtilâfa yol açtı. Zühlî'nin şehirdeki nüfuzu karşısında "Ben işimi Allah'a havale ediyorum; şüphesiz Allah kullarının her halini görür" (el-Mü'min 40/44) âyetini okuyarak Nîşâbur'a bir menfaat için gelmediğini söyledi ve ertesi gün şehirden ayrıldı. Merv'e, oradan da Buhara'ya geçti. İlim isteyen herkese bildiğini esirgemez, fakat devlet adamlarından uzak durur, saraylarına gitmeyi ilmi küçük düşüren bir davranış sayardı. Horasan Valisi Hâlid b. Ahmed ez-Zühlî eserlerini kendisinden dinlemek istediğini bildirince, ilmi başkalarının ayağına götüremeyeceğini, arzu ediyorsa hadis okuttuğu mescide veya evine gelmesini söyledi; valinin yalnız kendi çocuklarına ders vermesi isteğini de ilmi belli insanlara tahsis edemeyeceği gerekçesiyle reddetti. Bunun üzerine vali, yakın adamlarına onun Ehl-i sünnet'le bağdaşmayan fikirler taşıdığını iddia ettirerek onu memleketinden sürdü. Buhârî Semerkant'a gitmek üzere yola çıktı; Semerkant'a 3 mil mesafedeki Hartenk kasabasında akrabalarını ziyaret ederken hastalandı ve Semerkant'a gidemedi. 256 yılının ramazan bayramı gecesi vefat etti; ertesi gün (1 Eylül 870 Cuma) orada toprağa verildi. Ailesi hakkında bilinenler, Ahmed adında bir oğlu olduğundan ibarettir. Orta boylu, zayıf ve ince yapılıydı; az konuşur, başkalarının imkânlarına özenmez, yiyip içmeye önem vermezdi. Cömertliği ve dünya malına değer vermeyişi pek çok davranışıyla nakledilir: uzun zamandır borcunu ödemeyen birinden alacağını idareciler vasıtasıyla tahsil etmesini tavsiye edenlere, "Ben onlardan yardım istersem onlar da benden işlerine geldiği gibi fetva vermemi isterler; dünya için dinimi satamam" demiştir. Tenkit ettiği râviler hakkında bile son derece mutedil ve insaflı konuşur, "Allah Teâlâ'nın beni gıybetten dolayı hesaba çekmeyeceğini umarım" derdi. Ok atmayı çok severdi. Tesir Halkası — Meşhur talebesi Firebrî, el-Câmiu's-sahîh 'i Buhârî'den 90.000 kişinin dinlediğini söyler. En tanınmış diğer talebeleri İmam Müslim , Tirmizî , Ebû Hâtim, Ebû Zür'a er-Râzî, Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Sâlih Cezere ve İbn Huzeyme'dir. Hocaları ve çağdaşları onu övgüyle anmıştır: Nuaym b. Hammâd ve Ya'kūb b. İbrâhim ed-Devrakī "Buhârî bu ümmetin fakihidir" derdi; İshak b. Râhûye muhaddislere "Bu gençten hadis yazınız" diye tavsiye etmiş; İmam Müslim ona "Dünyada senin bir benzerinin bulunmadığına şahadet ederim" demiş; İbn Huzeyme de gökkubbe altında Resûlullah'ın hadislerini ondan daha iyi bilen birini görmediğini söylemiştir. Sahih hadisleri ilk defa bir araya getirmesi ve ince kusurları (ilel) farketmedeki üstünlüğü sebebiyle hadis ilminde tartışmasız bir otorite kabul edilmiştir. Akaidde Ehl-i sünnet'in oluşumuna katkıda bulunan ilk Sünnî âlimlerden sayılır; Kur'an'ı okuyuşun mahlûk olduğuna dair görüşü, sonraki Ehl-i sünnet kelâmının "kelâm-ı lafzî" ile "kelâm-ı nefsî" ayırımına öncülük etmiş, çağdaşları Müslim ve İbn Kuteybe bu görüşü benimsemiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Bazı kitaplarda yer alan ahlâkî beyitlerinin onun şiir zevkini yansıttığı kaydedilir. İlmî çizgisinde genel çerçeve itibariyle Selef akîdesine bağlıydı; Cehmiyye, Mu'tezile, Havâric ve Şîa mezheplerini tenkit etti. Çoğu hadis âlimi itikadî meselelerin tartışılmasını bid'at sayarken o, naslara aykırı inançlar ortaya çıktığında Kur'an ve Sünnet'e uygun görüşün belirlenip savunulması için bu meselelerin tartışılmasını gerekli gördü. Ona göre Kur'an Allah kelâmıdır ve mahlûk değildir; Kur'an'ı okumak ve yazmak ise kulların fiilleri olup mahlûktur. Tekvin sıfatı, büyük günah işleyenlerin tekfir edilemeyeceği ve imanla İslâm'ın aynı şey olduğu konularında Ebû Hanîfe'ye, imanın artıp eksilebileceği konusunda Ahmed b. Hanbel'e uymuştur. Büyük bir fakih olarak da tanınır; el-Câmiu's-sahîh 'teki bab başlıkları fıkhî görüşlerini yansıttığı için "Buhârî'nin fıkhı bab başlıklarındadır" denilmiştir. Eserleri — ① el-Câmiu's-sahîh : halk arasında Sahîh-i Buhârî diye bilinen bu eseri 600.000 kadar hadis arasından seçerek on altı yılda meydana getirdiğini, her hadisi yazmadan önce boy abdesti alıp iki rek'at namaz kıldığını söylemiştir. Eserini Buhara'da yazmaya başlamış, Mekke, Medine ve Basra'da devam etmiştir; üzerine yüzlerce inceleme ve şerh yazılmıştır. ② et-Târîhu'l-kebîr : henüz yirmi yaşına basmadan ve kendi ifadesiyle "Hz. Peygamber'in kabri başında mehtaplı gecelerde" yazmaya başladığı, 13.000'e yakın râvinin güvenilirlik derecesini tesbit eden eser; hayatının ileri bir safhasına kadar yenileyip ikmal etmiştir. ③ et-Târîhu'l-evsat ve ④ et-Târîhu's-sagīr : büyük tarihin muhtasar ve hulâsaları. ⑤ Kitâbü'd-Duafâi's-sagīr : 418 râviyi ihtiva eder. ⑥ Kitâbü'l-Künâ . ⑦ el-Edebü'l-müfred : güzel ahlâka dair hadisleri 644 bab içinde 1322 hadis olarak toplar. ⑧ Halku ef'âli'l-ibâd : kulların Kur'an'ı telaffuz edişinin de diğer fiilleri gibi mahlûk olduğunu ortaya koymak için yazılmıştır. ⑨ Ref'u'l-yedeyn fi's-salât ve ⑩ Kitâbü'l-Kırâe halfe'l-imâm . Kaynak, ayrıca adları eserlerinde ve kaynaklarda geçen el-Akīde (et-Tevhîd) , et-Tefsîrü'l-kebîr , Birrü'l-vâlideyn gibi başka eserlerini de sayar. Bütün kitaplarını üçer defa yazdığını söylemesi, onları talebelerine okutup her defasında gözden geçirdiğini gösterir.

SemerkantVefât 256 h.İncele
Evliyâ

Gözli Ata

Ata

Batı Türkmenistan'da, Balkan bölgesinin çöl-dağlık kesiminde medfun, halk arasında çok saygı gören Sûfî evliyâ. Menkıbeye göre Necmeddîn-i Kübrâ geleneğine bağlı bir derviştir; kesin vefat tarihi kaynaklarda sabit değildir (yaklaşık 13.-14. yüzyıl). Türbesi Türkmenistan'ın en önemli yerli hac ziyaretgâhlarından biridir. (Kaynak: Wikipedia 'Gozli Ata'; silkadv.com 'Gozli Ata Mausoleum'.)

Balkanİncele
Âlim

Kaffâl eş-Şâşî

İmam

Şâfiî fakihi; tefsir, hadis, fıkıh, usul, kelâm, Arap dili ve şiirde devrinin otoriteleri arasında sayılan ve Şâfiî fıkhının Mâverâünnehir'de yayılmasını sağlayan âlim. Tam adı Ebû Bekr el-Kaffâl el-Kebîr Muhammed b. Alî b. İsmâîl eş-Şâşî 'dir. 15 Şâban 291'de (2 Temmuz 904) Şâş'ta (Taşkent) doğdu. Kaffâl lakabı kilitçilik mesleğinden gelir; aynı lakapla anılan Abdullah b. Ahmed el-Mervezî'den ayırt edilmesi için el-Kaffâl el-Kebîr veya el-Kaffâl eş-Şâşî diye anılır. Tefsir, hadis, kelâm ve fıkıh usulü eserlerinde genel olarak "Kaffâl" şeklinde geçen âlim odur; Abdullah b. Ahmed'e nisbetle az geçtiği fıkıh kitaplarında ise daha çok el-Kaffâl eş-Şâşî olarak zikredilir. 309 (921) yılında hadis öğrenimi için Horasan, Irak, Hicaz ve Suriye'ye gitti. İbn Huzeyme, Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Ebû Arûbe, İbnü'l-Bâgandî, Hâkim en-Nîsâbûrî, İbn Düreyd ve Ebü'l-Kāsım el-Begavî gibi âlimlerden hadis dinledi. Çeşitli ilimleri tahsil ettikten sonra Şâş'a dönerek öğretim faaliyetinde bulundu. Hâkim en-Nîsâbûrî onu, çağdaşı Mâverâünnehir fakihleri içinde usulü en iyi bilen ve hadis öğrenimi için en çok yolculuk yapan kişi olarak niteler. Bizans'a karşı hazırlanan Horasan ve Mâverâünnehir ordusuyla birlikte Rey'e gittiği anlaşılır (354/965). Bizans İmparatoru II. Nikephoros Phokas'ın emriyle yazılıp Abbâsî Halifesi Mutî'-Lillâh'a gönderilen ve Misis ile Tarsus'un istilâsı (352/963) sebebiyle müslümanları aşağılayan kasideye reddiye olarak bir hicviye kaleme aldı. Horasan, Suriye ve Irak'tan birçok edip ve şair bu kasideye reddiye yazmış, ancak Kaffâl'inki seçilip imparatora gönderilmiştir. Her iki kasidenin metni Sübkî tarafından da iktibas edilmiş; manzum diplomasi dilinin güzel bir örneği olan kaside milletlerarası ilişkilere dair çalışmalarda incelenmiştir. Zilhicce 365'te (Ağustos 976) Şâş'ta vefat etti. Oğlu Ebü'l-Hasan Kāsım (ö. 400/1010 civarı) Ebû Abdullah el-Halîmî'den fıkıh öğrenmiş, Şâfiî mezhebinin önemli şahsiyetlerinden biri olmuştur. Tesir Halkası — Ebû Abdullah el-Halîmî, Abdurrahman b. Muhammed el-İdrîsî, Ebû Abdullah İbn Mende, Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî ve Hâkim en-Nîsâbûrî gibi âlimler ondan hadis rivayet ettiler. Tefsîrü'l-Kur'ân 'ı, özellikle içerdiği Mu'tezilî görüşler bakımından, Râzî'nin Mefâtîhu'l-gayb 'ı ile Süyûtî'nin Esrârü't-tenzîl 'inin kaynakları arasında yer alır. Fikirleri Şâfiî kaynaklarında iktibas edilmiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Cedel sahasında eser veren ilk fıkıh âlimidir. Önceleri Mu'tezile'nin fikirlerini benimsemiş, şer'î hükümlerde kıyas ve haber-i vâhidi delil olarak kullanmanın aklen vâcip olması gibi görüşleri savunmuş; daha sonra Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'nin mezhebine yönelerek ondan kelâm öğrenmiştir. Bu yüzden başta Tefsîrü'l-Kur'ân 'ı olmak üzere bazı eserlerinde Mu'tezilî fikirler bulunur. Hastanın namazları cemedebileceği, yetişkinin kendisi için akîka kurbanı kesmesinin müstehap olduğu gibi mezhep görüşünün dışına çıkan ictihadları da vardır. Eserleri — ① Mehâsinü'ş-şerîa fî fürûi'ş-Şâfiiyye : şer'î hükümlerin illetlerine ilişkin bir soruya cevap olarak yazılmıştır; Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde ve Yale University Library'de birer nüshası vardır. ② Cevâmiu'l-kelim fi'l-hadîs mine'l-mevâiz ve'l-hikem . Kaynaklarda zikredilen diğer eserleri: Şerhu'r-Risâle , Delâilü'n-nübüvve , Edebü'l-Kādî , Kitâbü'l-Usûl , Tefsîrü'l-Kur'ân . Hacı Selim Ağa Kütüphanesi'nde onun adına kayıtlı Cevâmiu'l-kelim fi'l-mevâiz ve'l-hikem adlı eserin, araştırma sonucunda Müttakī el-Hindî'ye ait olduğu anlaşılmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Taşkent maddesi, şehrin mimari âbideleri arasında Kaffâl eş-Şâşî (Hz. İmam) türbesi ni sayar ve Muhammed b. Ali el-Kaffâl'i Taşkent'in yetiştirdiği âlimler arasında zikreder. XII. (XVIII.) yüzyıl ortalarında Taşkent'in dört ana bölgesinden biri Kaffâl eş-Şâşî (Sibzar) adını taşıyordu.

TaşkentVefât 365 h.İncele
Evliyâ

Necmeddîn-i Kübrâ

Şeyh

Hârizmli büyük mutasavvıf, Kübreviyye tarikatının pîri. Müridlerini velâyet makamına erdirdiği için şeyh-i velî-tırâş (velî yontan şeyh) unvanıyla tanınır. Tarikata adını veren Kübrâ lakabı, Kur'an'da haşir gününü simgeleyen "et-tâmmetü'l-kübrâ" (en-Nâziât 79/34) ifadesinin kısaltılmış şeklidir; Necmeddin adıyla birlikte bu lakabın ona üstün zekâsı ve giriştiği ilmî tartışmalarda kesinlikle galip gelmesi sebebiyle gençliğinde hocası tarafından verildiği kaydedilir. Bazı müridlerinin ona "âyetullāhi'l-kübrâ" dedikleri de rivayet edilir. 540'ta (1145) Hârizm'in Hîve şehrinde doğduğu kabul edilir; ancak bu tarih kesin değildir. Dinî eğitime önem veren, ticaretle meşgul bir aile ortamında yetişti. Çocukluğunda kumaş dükkânını hırsızlardan korumak için gece yalnız kaldığını ve bu sırada aklını başından alan bazı hayaller gördüğünü anlatır; bu ifadelerinden, tasavvufa girdikten sonra sık karşılaştığı müşâhedelerin kökünün hayatının ilk dönemine uzandığı anlaşılır. Gençliğini Hârizm'de geçirdikten sonra ilim tahsili için memleketinden ayrıldı. Nîşâbur'da Ebü'l-Meâlî el-Ferâvî'den, Hemedan'da Ebü'l-Alâ el-Hemedânî ve Muhammed b. Ebû Süleyman el-Hemedânî'den, İsfahan'da Ebü'l-Mekârim Lebbân ve Ebû Ca'fer es-Saydelânî'den, Mekke'de Ebû Muhammed et-Tabbâh'tan, İskenderiye'de Ebû Tâhir es-Silefî'den hadis okudu. Fevâihu'l-cemâl 'de anlattığına göre İskenderiye'de iken rüyasında Hz. Peygamber kendisine Ebü'l-Cennâb (dünya ve âhiretten kaçınan) künyesini vermiş, hadisle meşgul olduğu için onu övmüş ve gecelerini Kur'an okumaya ayırmasını tavsiye etmiştir. Otuz beş yaşına kadar ilim tahsilini sürdürdü, sonra intisap edebileceği bir şeyh aramaya koyuldu. Dizfûl'de hastalandı ve şehrin tanınmış sûfîlerinden İsmâil el-Kasrî 'nin dergâhında misafir edildi; şeyh gece onu semâ âyinine davet edince dervişlerin çıkardığı seslerden rahatsız olmasına rağmen katıldı ve bu sırada iyileştiğini fark etti. Ertesi gün Kasrî'ye intisap etti. Zâhir ilimlerindeki geniş bilgisinin onda kibre yol açabileceğini gören Kasrî onu, Ebü'n-Necîb es-Sühreverdî'nin halifesi Ammâr Yâsir el-Bitlisî 'ye gönderdi. Kendini şeyhinden üstün görme hayaliyle tarikat âdâbına aykırı bazı davranışlarda bulunması üzerine Bitlisî onu Kahire'deki Rûzbihân el-Vezzân el-Mısrî 'nin yanına yolladı; oradaki amacı gerçekleşince bir sonraki sülûk aşaması için Ammâr Yâsir'e döndü. Kendi kitaplarında yalnız Ammâr Yâsir'in adını anar; onun gözetiminde çıkarmaya başladığı ilk erbaîni on gün sonra nasıl bıraktığını ve şeyhin kalan günleri tamamlaması için kendisini nasıl azarladığını anlatır. 580'de (1184) Hârizm'e döndü ve hayatını, sayılarının altmış kadar olduğu kaydedilen müridlerinin terbiyesine vakfetti. Mecdüddin el-Bağdâdî, Necmeddîn-i Dâye, Radıyyüddin Ali Lala, Sa'deddîn-i Hammûye, Cemâleddîn-i Cîlî, Baba Kemâl-i Cendî ve Seyfeddin el-Bâharzî önde gelen müridleri arasında sayılır. Tasavvuf aleyhtarı Fahreddin er-Râzî ile Hârizm'de görüştüğü rivayeti gerçektir. Adını vermediği bir vezir tarafından ziyaret edildiğini söylemesinden Hârizm sarayıyla iyi ilişkiler içinde olduğu anlaşılır; Mecdüddin'in kardeşi Bahâeddin'in Hârizmşah sarayında bulunması bu ilişkiyi onun sağladığını gösterir. Moğollar'ın 618'de (1221) Hârizm'in merkezi Gürgenç 'te (Köhne Ürgenç, Türkmenistan) gerçekleştirdikleri katliam sırasında öldü. Reşîdüddin Fazlullah'a göre Cengiz Han ona şehri terk etmesi için izin vermiş, fakat o, şehir yakılıp yıkılırken hayatının bağışlanmasını kabul edemeyeceğini söylemiştir. Yâfiî ise katliamdan önce aralarında Sa'deddîn-i Hammûye ve Radıyyüddin Ali Lala'nın da bulunduğu müridlerine şehri terk etmelerini emrettiğini, ardından savaşa girip şehid olduğunu kaydeder. Tesir Halkası — Orta Asya kökenli üç büyük tarikattan biri olan Kübreviyye'nin (diğerleri Yeseviyye ve Hâcegân) kuruluşu onun 580'de (1184) Hârizm'e dönüşüyle başlatılabilir. Bu tarihle vefatı arasındaki otuz sekiz yılda velâyet mertebesine ermiş altmışa yakın halife yetiştirdi; onun ve halifelerinin irşadıyla tarikat XIII ve XIV. yüzyıllarda Orta Asya'dan Hindistan ve Irak'a kadar yayıldı. Silsilesi şeyhi Ammâr Yâsir ve Ebü'n-Necîb es-Sühreverdî vasıtasıyla Ma'rûf-i Kerhî'ye, ondan da İmam Ali er-Rızâ yoluyla Hz. Ali'ye ulaşır; bu bakımdan Kübreviyye Sühreverdiyye'nin bir kolu sayılabilir, fakat Mısır'dan Hârizm'e dönüşle doğan coğrafya farkı ve tasavvufî vurgularındaki özgün tercihler ona müstakil bir tarikat niteliği kazandırmıştır. Müşâhedeleri tahlil etme ilgisi, başta Necmeddîn-i Dâye ve Alâüddevle-i Simnânî olmak üzere sonraki Kübrevîler'ce sürdürüldü. Kaynak, sonraki dönemlerdeki uzlaştırma çabalarına rağmen onun kesinlikle Sünnî olduğunu vurgular. Eserleri — Dört eseri kaydedilir. ① el-Usûlü'l-aşere ( Akrebü't-turuk ): en tanınmış ve en etkili eseridir. Seyrüsülûkün üç mertebesiyle (muâmelât ehli, mücâhede ve riyâzet ehli, Allah'a doğru mânen seyredenler) başlar; Allah'a en yakın yol üçüncüsüdür. Ardından on ilke (tövbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, devamlı zikir, teveccüh, sabır, murâkabe, rıza) açıklanır. Emîr-i Kebîr Ali Hemedânî Farsça'ya çevirmiş; Abdülgafûr-i Lârî ve Kemâleddîn-i Hârizmî Farsça, İsmâil Hakkı Bursevî Türkçe şerh yazmıştır. ② Risâle ile'l-hâimi'l-hâif min levmeti'l-lâim : on bölümdür; zâhir ve bâtın temizliği yapılmadan rabbânî huzura çıkılamayacağını, bunun on hususa (tahâret, halvet, devamlı susma, devamlı oruç, devamlı zikir, teslimiyet, hatıra bir şey getirmeme, kalbi şeyhe bağlama, mecburiyet halinde uyuma, yeme içmede orta yol) riayetle mümkün olduğunu anlatır; müellif eseri Farsça'ya da kendisi çevirmiştir. ③ Âdâbü's-sûfiyye : tasavvuf âdâbını yedi bölümde (hırka giyme, oturma, kalkma, hankaha giriş, misafiri karşılama, semâa katılma, sefer) ele alır. ④ Fevâihu'l-cemâl ve fevâtihu'l-celâl : Batılı araştırmacılarca en çok tanınan eseridir; şahsî his ve müşâhedelerine ağırlık verir. Müşâhedeyi ednâ ve a'lâ diye ikiye ayırır; gaybet halinde görülen gökyüzünün dünya gözüyle görülen gök olmadığını söyler. Nurlar iki kısımdır: biri kalpten yükselir, diğeri arştan iner; aradaki perde kalkınca ikisi birleşir ve Kur'an'ın ifadesiyle "nur üzerine nur" (en-Nûr 24/35) olur. Nurların renkleri aynı zamanda mânalardır — yeşil kalbin diriliğine, sarı hastalığa işaret eder. Tasavvuf tarihinin en özgün eserlerinden sayılan kitap F. Meier tarafından geniş bir incelemeyle neşredilmiş, Türkçe ve Fransızca'ya çevrilmiştir. Kaynaklarda ona atfedilen Aynü'l-hayât tefsiri aslında müridi Necmeddîn-i Dâye'nin Bahrü'l-hakāik 'idir; karışıklık ikisinin aynı adı taşımasından doğar. Ona rubâîler de nisbet edilir; bir kısmının ona ait olması mümkün görülür. Türbesi ve Külliyesi — Gürgenç'in (Köhne Ürgenç) dışında Necmeddîn-i Kübrâ'ya atfedilen bir kabir ve onun adına kurulmuş bir zâviye günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. İbn Battûta 732'de (1332) Hârizm'i ziyaretinde türbeden söz eder ve zâviyede yolculara yemek dağıtıldığını söyler. Rus arkeologu A. Y. Yakubovski 1929 yılındaki araştırmaları sonucunda türbenin 1321-1333 yılları arasında ayakta olduğu kanaatine varmıştır. Şifahî geleneğe göre türbe Timur tarafından yaptırılmıştır; bu rivayet Timur'un türbeyi tamir ettirmesi ve genişletmesiyle ilgili olmalıdır. Türbe XIX. yüzyılda Hîve Hanı Muhammed Emin Han tarafından onarılmıştır. Kaçar bürokrat ve edebiyatçısı Rızâ Kulı Han Hidâyet diplomatik bir görevle Hârizm'e gittiğinde türbeyi ziyaret etmiş ve o dönemdeki durumu hakkında bilgi vermiştir. Sovyet devrinde ziyaretçisi azalmakla birlikte türbe XIX. yüzyıldan bu yana ilgi odağı olmayı sürdürmektedir.

Köhne-ÜrgençVefât 618 h.İncele
Evliyâ

Arslan Baba

Ata / Baba

Yeseviyye tarikatının kurucusu Ahmed Yesevî 'nin ilk mürşidi olduğu söylenen zat. Yesevî menkıbelerinde Hz. Peygamber'in emaneti olan hurmayı yüzyıllar sonra Yesevî'ye ulaştıran kişi olarak anılır. Bazı kaynaklar adını Baba Arslan, Arslan Baba veya Arap Arslan Baba şeklinde kaydeder. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Yesevî menkıbelerine göre siyah ırktandır, ashabın büyüklerindendir ve 400 veya 700 yıl yaşamıştır. Menkıbeye göre nice yüzyıl sonra Türkistan'ın Sayram şehrinde henüz yetim kalmış yedi yaşındaki Ahmed Yesevî'yi bulup emaneti ona teslim etmiş; bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber'in verdiği bir hırkayı da ona giydirmiştir. Yesevî'ye binbir zikir telkin etmiş, biraz sonra öleceğini bildirerek cenaze namazını kıldırmasını emretmiştir. Ahmed Yesevî onun son işaretine uyarak Buhara'ya gitmiş ve Şeyh Yûsuf el-Hemedânî'nin yanında sülûküne devam etmiştir. Kaynak bu bilgilerin tamamen efsanevî olduğunu, bununla birlikte Arslan Baba'nın gerçekten yaşamış tarihî bir şahsiyet olmasının da mümkün olduğunu belirtir. Fuad Köprülü onun, Ahmed Yesevî'nin babası Şeyh İbrâhim'in kardeşi olabileceğini söyler. Tesir Halkası — Ahmed Yesevî'nin başhalifesi Mansûr Ata 'nın Arslan Baba'nın oğlu olduğu konusunda bütün kaynaklar birleşir. Yesevî'den başka Sûfî Muhammed Dânişmend adlı birini de yetiştirdiği kaydedilir. Müzekkir-i Ahbâb müellifi Hasan-ı Nisârî ile Nakşibendiyye ve Yeseviyye hakkında birkaç değerli eser yazan Hâzinî de kendilerinin Arslan Baba'nın soyundan geldiklerini ileri sürmüşlerdir. Türbesi ve Külliyesi — Nerede gömülü olduğu kesin olarak belli değildir. Bazı kaynaklar Otrar'da, bazıları Ahmed Yesevî'nin Yesi'deki (Türkistan) türbesinde medfun olduğunu söyler; başka bir rivayete göre Kırgızistan'ın Oş şehrine yakın Bazar Kurgan bölgesindeki Arslan Baba Türbesi onundur. Kaynak, 1964'te Kazak Komünist Partisi'nin emriyle yıktırılan bu türbenin yerinin bugün de halk tarafından ziyaret edildiğini kaydeder.

Otrarİncele
Âlim

İmam Mâtürîdî

İmam

Sünnî kelâmın iki büyük ekolünden Mâtürîdiyye 'nin adını aldığı imam; müfessir ve Hanefî fakihi. Tam adı Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî 'dir. Takipçileri onu imâmü'l-hüdâ , alemü'l-hüdâ , reîsü meşâyihi Semerkand , imâmü'l-mütekellimîn ve imâmü Ehli's-sünne gibi unvanlarla andı. Nisbet edildiği Mâtürîd, bugün Özbekistan sınırları içinde bulunan Semerkant'ın dış mahallesidir; 1920'de şehri ziyaret eden Barthold burayı şehrin kuzeybatısında bir köy olarak tarif eder. Hayatı hakkında kaynaklarda çok az bilgi vardır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmez; hocası Rey Kadısı Muhammed b. Mukātil er-Râzî'nin 248 (862) yılında vefat ettiği bilgisinden hareketle III. (IX.) yüzyılın ilk yarısının ortalarında doğduğu ve ömrünün bir asra yakın olduğu tahmin edilir. Abbâsî merkezî otoritesinin zayıfladığı, Sâmânoğulları'nın Mâverâünnehir'e hâkim olduğu devirde yaşadı. Ailesi hakkında babasının ve dedesinin (Muhammed b. Mahmûd) adından başka bir şey bilinmez. Kaynak, eserlerindeki dil ve üslûbun ana dili Arapça olmayan bir müellifi gösterdiğini, cümle kuruluşlarının Türkçe gramere uygunluğunu ve yaşadığı bölgede Türklerin çoğunlukta olmasını göz önüne alarak Türk asıllı olduğunun söylenmesi gerektiğini belirtir. Hanefî mezhebinin dördüncü, hatta üçüncü kuşak âlimlerindendir. Ebû Bekir Ahmed b. İshak el-Cûzcânî, Nusayr b. Yahyâ el-Belhî ve Nîşâbur Kadısı Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed el-Cûzcânî gibi hocalardan okudu; öğrenimini, Dârü'l-Cûzcâniyye'de ders veren ve Semerkant ulemâsının reisliğini üstlenen Ebû Nasr el-İyâzî 'nin yanında tamamladı. Eğitim hayatı, seyahatleri, hacca gidip gitmediği ve resmî bir görev alıp almadığı bilinmez. Zalimliği kesin olan devrin sultanına "âdil" diyen kimsenin küfre girdiği yolundaki kanaati ve Ebü'l-Kāsım el-Kâ'bî'yi zalim devlet adamlarıyla ilişkisi yüzünden kınaması, devrin siyaset adamlarıyla münasebetinin iyi olmadığını gösterir. Kelâm, tefsir, fıkıh ve mezhepler tarihi alanlarındaki çalışmalarıyla tanındı. Kitaplarının adları Mu'tezile, Karâmita ve Revâfız gibi fırkalarca ileri sürülen düşüncelere karşı uzun mücadeleler verdiği izlenimini uyandırır. Kaynak, çağdaş oldukları hâlde görüştüklerine dair bir kayıt bulunmayan Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'den daha önce bu alanda etkin bir varlık göstermeye başladığını ve ilmî çevresiyle birlikte Mâverâünnehir'de İslâm düşüncesinin istikrar kazanmasında, İslâm'ın ve Hanefîliğin Türkler arasında yayılmasında önemli görev yaptığını kaydeder. Kendi memleketinde bile iki asra yakın bir süre ihmal edildiği, hilâfet merkezinden uzakta yaşaması ve siyasî iktidarla anlaşmazlığı sebebiyle Eş'arîler gibi devlet imkânlarından yararlanmadığı kaynağın kaydettiği hususlardandır. Ebü'l-Muîn en-Nesefî ve İbn Fazlullah el-Ömerî, tarih vermeden Eş'arî'den (ö. 324/935-36) kısa bir müddet sonra vefat ettiğini kaydeder; Kureşî iki hocasına dayanarak 333'te (944) öldüğünü belirtir ve Fîrûzâbâdî, İbn Kutluboğa, Kefevî, Zebîdî, Leknevî gibi âlimler aynı tarihi benimser. Semerkant'ın ünlü Çâkerdîze Mezarlığı 'na defnedildi. Arkadaşı Hakîm es-Semerkandî mezar taşına şu anlamda bir ibare yazdırdı: "Burası bütün hayatını ilme adayan, gücünü ilmin yaygınlaşması ve öğretilmesi yolunda tüketen, din yolundaki eserleri övgüyle anılan ve ömrünün meyvelerini devşiren kişinin mezarıdır." Ebû Mansûr künyesinin, evlâdı olmayana Mansûr adında oğlu olması temennisiyle verilebileceğini kendisinin kaydetmesi, kaynağa göre erkek evlâdı bulunmadığının bir işareti sayılabilir. Nesli kız tarafından sürdü: Semerkant Kadısı Ebü'l-Hasan Ali b. Hasan el-Mâtürîdî'nin (ö. 511/1117) babaannesi onun kızının kızıdır; bu kadı ile babası, dedeleri Mâtürîdî'nin mezarının yakınına defnedilmiştir. Tesir Halkası — Kendisinden Ebû Ahmed el-İyâzî, Ebü'l-Hasan Ali b. Saîd er-Rüstüfağnî ve Ebû Muhammed Abdülkerîm b. Mûsâ el-Pezdevî fıkıh ve kelâm tahsil etti. Öğrencisinin öğrencisi İbn Yahyâ onu "zamanında ilimde, anlayışta, mezhepleri bilmede ve takvâda yegâne" diye tavsif eder. Aynı İbn Yahyâ, kendi döneminde Semerkant Ehl-i sünnetinin Cûzcâniyye ve İyâziyye diye bilindiğini söyleyip Mâtürîdiyye'den söz etmez; kaynak bunu, IV. (X.) yüzyılın ikinci yarısında ekolün henüz ona nisbet edilmediğinin işareti sayar. Ebü'l-Yüsr el-Pezdevî (ö. 493/1100) bile Kitâbü't-Tevhîd 'i dil ve üslûp bakımından problemli bulup bazı görüşlerini eleştirmiştir. Onu bir ekol sahibi olarak benimseyen ve Tebsıratü'l-edille 'yi yazan Ebü'l-Muîn en-Nesefî ile Mâtürîdîlik bir kelâm akımı olarak tarihteki yerini aldı. İbn Fazlullah el-Ömerî'ye göre "Mâtürîdiyye" adını, Ehl-i sünnete verdiği güçlü destekten öfkelenen Mu'tezile kelâmcıları takmıştır. Teftâzânî, Horasan, Irak ve Şam'da Eş'ariyye'nin, Mâverâünnehir'de Mâtürîdiyye'nin yaygın olduğunu, tekvin ve imanda istisna gibi konularda ayrılsalar da iki grubun âlimlerinin birbirini bid'atçılıkla suçlamadığını kaydeder. Eş'arîlik Şâfiî ve Mâlikîler, Mâtürîdîlik Hanefîler arasında yayıldı. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şair değildir; bu bölüm ilmî ve tasavvufî çizgisini taşır. Kaynağın kelâm bölümüne göre günümüze ulaşan eserlerden hareket edilirse Sünnî kelâmın kurucusunun Mâtürîdî sayılması gerekir: Kitâbü't-Tevhîd , sonraki Sünnî kelâm eserlerinin ana planını oluşturan üç esası (ilâhiyyât, nübüvvet, âhiret) sistemli biçimde içeren ilk eserdir. Dinin gerekliliği konusunda akıl ve nakli iki kaçınılmaz bilgi kaynağı sayar; nesne ve olayların gerçekliğine ulaşmak için duyuların idraki (iyân), haber ve istidlâl olmak üzere üç vasıta tanır; ilham, kura ve yüz hatlarından hüküm çıkarma gibi sistemsiz yöntemlere epistemolojik değer vermez. İnsana irade hürriyeti tanımayan Cebriyye ile ilâhî kudreti kısıtlayan Mu'tezile'yi eleştirir; kadere ayırdığı bölüm kitabın dörtte birini aşar. Tasavvufî yönüne dair kayıtlar da vardır: Nesefî'nin ona kudvetü'l-ferîkayn (iki grubun lideri) demesi zâhir ve bâtın ilimlerinde önder konumunu çağrıştırır; takvâya ulaşmanın yollarına dair açıklamaları önemli ölçüde tasavvufî karakter taşır. Bununla birlikte Kitâbü't-Tevhîd 'de keşif ve ilhamın bilgi kaynağı olamayacağını açıkça söyler; öğrencisi Rüstüfağnî'den nakledildiğine göre velîlerin peygamberlerden üstün olduğunu savunanların görüşünü reddeder, dünya nimetlerinden istifadeyi yadırgayanlara bunların insan için yaratıldığını söyleyerek karşı çıkardı. Eserleri — Kendisine aidiyeti kesin on üç eserinden on ikisinin adını Ebü'l-Muîn en-Nesefî kaydeder. Tefsir: Te'vîlâtü'l-Kur'ân ( Te'vîlâtü Ehli's-sünne ) — öğrencilerine yaptığı takrirlerden oluşur; kelâm, fıkıh ve usul bakımından da zengindir, kırk civarında nüshası bilinir. Kelâm: Kitâbü't-Tevhîd (tam olarak basılmış tek eseri), Kitâbü'l-Makālât , Kâ'bî'ye karşı Reddü Evâili'l-edille , Reddü Tehzîbi'l-cedel ve Reddü Va'îdi'l-füssâk , Beyânü vehmi'l-Mu'tezile , Reddü'l-Usûli'l-hamse (Ebû Ömer el-Bâhilî'ye), Reddü Kitâbi'l-İmâme (Revâfız'dan birine), er-Red ale'l-Karâmita . Fıkıh: Me'âhizü'ş-şerâi' fî usûli'l-fıkh , Kitâbü'l-Cedel fî usûli'l-fıkh , fürûa dair er-Red ale'l-Karâmita ve Şerhu'l-Câmii's-sağîr . Kaynak, ona nisbet edilen Şerhu'l-Fıkhi'l-ekber 'in aslında Ebü'l-Leys es-Semerkandî'ye ait olduğunu, Risâle fi'l-akāid , Farsça Pendnâme ve benzeri risâlelerin nisbetinin de problemli olduğunu belirtir. Türbesi ve Külliyesi — Barthold, 1920'de Semerkant'a yaptığı seyahatte Çâkerdîze Mezarlığı'nda Mâtürîdî'nin türbesini gördüğünü kaydeder. Mezarlık Sovyetler Birliği döneminde iskâna açıldı ve türbenin bulunduğu yer bir evin bahçesinde kaldı; 1991 yılında şehri ziyaret eden bir grup Türk ilim adamı orada türbe bulunmadığını, kabrin üzerine beton atılıp avlu olarak kullanıldığını ifade etti. Bugün Semerkant'ın Siyab merkez ilçesinin İkinci Şark mahallesi Gucdüvân sokağında yer alan mezarının bulunduğu alana 2000 yılında tamamlanan yeni bir türbe ve etrafına bir külliye inşa edildi. Özbekistan Bakanlar Kurulu kararıyla aynı yıl 1130. doğum yılı büyük etkinliklerle kutlandı; 17 Kasım 2000'de türbenin açılışı münasebetiyle uluslararası bir sempozyum düzenlendi.

SemerkantVefât 333 h.İncele
Evliyâ

Burhâneddîn Sagarcî

Şeyh

Hicrî VIII. yüzyıl ârifi; İbn Battûta'nın Hıtay'da görüştüğü ve Çin'deki Müslümanların önderi olan Sadr-ı Cihân . Adı tezkirelerin çoğunda geçmez; babasının adı, doğum yeri, doğum ve vefat tarihleri bilinmemektedir. Hal tercümesini ve kerametlerini anlatan Kandiyye risalesine göre nesebi Ömer b. Hattâb'a ulaşır; «Sâgarcî» nisbesi, bir süre Semerkant'a bağlı Sâgarc kasabasının hâkimi olmasından gelir. Bağdat'ta Şeyh Nûreddin Abdurrahman İsferâyinî'nin (ö. 717) yanına gitti ve onun sevgili müritlerinden oldu; şeyhi onu kendi halefi Alâüddevle Simnânî'ye (659-736) üstün tutardı. Sonra bir süre Mekke'de kaldı; ardından Hıtay'a, yani Kuzey Çin'e gitti. Hıtay'da onunla birkaç kez görüşen İbn Battûta (703-779), onu büyük vaizlerden, cömert ve eli açık, kimi zaman borç alıp halka dağıtan bir kişi olarak anar. Hindistan sultanı onun hâlini duyunca kırk bin dinar gönderip kendisini Delhi'ye davet etti. Burhâneddin bu dinarlarla borçlarını ödedi ve âlimlerin huzurunda ayakta durmak zorunda kaldığı bir padişahın yanına gitmek istemediğini söyleyerek Hindistan'a gitmedi. Sonra Çin'e gitti; hanın emriyle oradaki Müslümanların önderi oldu ve «Sadr-ı Cihân» lakabını aldı. Tesir Halkası — Mîr Seyyid Ali Hemedânî'ye ve Şeyh Nâsırüddin Ömer b. Muhammed b. Ömer b. Ahmed el-Kebîrî'ye irşad icazeti veren şeyhlerden biridir. Eserleri — Kendisinden beş satırlık bir münâcât kalmıştır (Ahmed Münzevî, Fihrist-i Nüshahâ-yı Hattî-i Fârsî ). Türbesi ve Külliyesi — Vasiyeti üzerine Semerkant 'ta, iç kalenin (ark) güney duvarı yakınında, Şeyh Nûreddin Basîr 'in (ö. 646) mezarının yanına defnedildi ( Kandiyye ; Ebû Tâhir Semerkandî, Semeriyye ). Türbesinin kubbesini Emîr Timur (736-807) onardı. Ebû Tâhir Semerkandî'nin aktardığına göre türbenin tavanından, içinde Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait bir tel saç bulunan bakır bir kap asılıdır.

Semerkantİncele
Evliyâ

Hakîm et-Tirmizî

Hakîm

Velîlik konusundaki görüşleriyle tanınan sûfî. Tam adı Ebû Abdillâh el-Hakîm Muhammed b. Alî b. Hasen et-Tirmizî 'dir. Helenistik felsefeden ve gnostisizmden gelen hikmet anlayışını tasavvufa aktararak bu hareketin yeni bir döneme girmesine katkıda bulunduğu için Hakîm diye anılmıştır. Tirmiz'de muhtemelen III. (IX.) yüzyılın başlarında doğdu. Hayatını ve ruhî gelişmesinin önemli bir kısmını anlattığı Büdüvvü şe'n adlı risâlesinde, “kaderinin mutlu bir tecellisi ve iyi bir hoca” diye tanımladığı bir zatın kendisini ilme teşvik ettiğini söyler; küçük yaşlardan itibaren naklî ve aklî ilimleri öğrendiği bu hocanın bir hadis âlimi olan babası olması çok muhtemeldir. Tirmiz ve Belh'te birçok muhaddisten hadis dersleri aldı ve seçkin bir Hanefî fakihinden fıkıh öğrendi. Yirmi yedi yaşında iken hacca gitmek üzere yola çıktı; bir süre Irak'ta kalıp hadis dinledikten sonra Basra yoluyla Mekke'ye ulaştı. Büdüvvü şe'n 'de, her gece seher vakti Kâbe civarında dua edip büyük günahlarından tövbe ettiğini, halini düzeltmeye, dünyaya ilgi duymamaya ve Kur'an'ı ezberlemeye muvaffak kılması için Allah'a yakardığını anlatır. Hac dönüşü hâfızlığını memleketinde tamamladı; Allah'ı tanımak ve âhirete yönelmek için kitap okumaya, araştırmaya ve belde belde dolaşıp bir mürşid aramaya başladı. Bu arada sürekli oruç tuttu ve nâfile namaz kıldı. Âriflerin sözlerinden etkilendi; Ahmed b. Âsım el-Antâkî'nin bir eserinin tesiriyle riyâzet ve çile yolunu tuttu. Yalnızlıktan hoşlandığı, tek başına kırlarda gezdiği ve sık sık harabeleri ve mezarlıkları ziyaret ettiği bu dönemde, kendi anlatımına göre, rüyasında Hz. Peygamber'i gördü; nihayet Hak ile arasındaki perdenin kalktığını ve ilhama mazhar olduğunu, meclisine gelenlerle sabahlara kadar sohbet etmeye başladığını söyler. Ahmed b. Hadraveyh, Yahyâ b. Muâz er-Râzî ve Ebû Türâb en-Nahşebî gibi büyük sûfîlerin sohbetlerine katıldı. Tasavvuf, ahlâk, kelâm, hadis, tefsir, mezhepler tarihi ve dil ilimleri gibi çok değişik konularda yazdığı eserler ilgiyle karşılandı; ancak bu durum bazılarının onu kıskanmasına, bazı sözlerini yanlış yorumlayarak kendisini suçlamasına yol açtı. Aşktan bahsettiği, halkın ahlâkını bozduğu, bid'at çıkardığı ve peygamber olduğunu iddia ettiği ileri sürülerek Belh valisine şikâyet edildi; vali bu konularda konuşmayacağına dair kendisinden yazılı bir belge aldı. Hakîm et-Tirmizî, çektiği sıkıntıların kendisini daha da olgunlaştırdığını, çıkan bir kargaşa sonunda kendisine eziyet edenlerin beldelerinden kaçmak zorunda kaldıklarını ve kendisine hürmet eden insanların sohbetine devam ettiklerini söyler. Büdüvvü şe'n 'de hayatının son dönemi hakkında bilgi yoktur. Ömrünün sonuna kadar eser yazmayı ve çevresinde toplanan müridlerin terbiye ve irşadıyla meşgul olmayı sürdürdü; 320 (932) yılında Tirmiz'de vefat etti. Türbesi Tirmiz halkı tarafından bugün de ziyaret edilmektedir. Tesir Halkası — Görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu gruba Hakîmiyye adı verilmiştir; Ebû Bekir el-Verrâk ile Ebû Ali el-Cûzcânî bu hareketin önde gelen simalarıdır. Gazzâlî İhyâü ulûmi'd-dîn 'in “gurur” bahsinde geniş ölçüde onun Kitâbü'l-Ekyâs ve'l-mugterrîn 'inden, İbn Kayyim el-Cevziyye Kitâbü'r-Rûh 'ta el-Furûk ve men'u't-terâdüf 'ünden faydalanmıştır. İbn Atâullah el-İskenderî, şeyhi Mürsî ile Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin ona büyük değer verdiklerini ve kendisini en büyük velîlerden saydıklarını bildirir; bu tesir İbn Atâullah'ta da vardır. Bahâeddin Nakşibend'in onu büyük bir velî olarak tanıdığı ve zaman zaman ruhaniyetine teveccüh ettiği nakledilir. Hücvîrî'nin gönlünü fetheden Hakîm et-Tirmizî, İbnü'l-Arabî'nin hayran olduğu ve tesirinde kaldığı bir mutasavvıftır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kendine mahsus bir üslûpla nakille aklı bağdaştırmaya, naklî ilimleri aklî bir temele dayandırmaya çalışmıştır. Tasavvufu geniş ölçüde hikmet olarak anlar; bilgiyi ilim, zâhir hikmet ve bâtın hikmet diye üçe ayırır ve son ikisi üzerinde durur. Hak, adl ve sıdk üzerinde önemle durduğu kavramlardır: hak organlar, adl kalpler, sıdk akıllar için söz konusudur. Ona göre ruhî faaliyetler ya beşerî çaba ya da ilâhî inâyetle gerçekleşir; birincisinde genel, ikincisinde özel velâyet bahis konusudur. Velîlik de peygamberlik gibi kesbî olmayıp ilâhî bir lutuftur; ancak peygamberin tebliğ görevi bulunduğundan mûcize gibi bir delile ihtiyacı vardır, velînin ise yoktur: “Peygamberlik delil iledir, velîlik delildir.” Velîlik zamanla sınırlı değildir, her zaman velî bulunur. Daha çok “hatmü'l-evliyâ” konusundaki fikirleriyle dikkati çeker: nasıl bir hâtemü'l-enbiyâ varsa bir de hâtemü'l-evliyâ vardır ve o yalnız velîlerin sonuncusu değil, makamı en yüce olanıdır. Bu görüşleri kendisinden sonraki mutasavvıfları geniş ölçüde etkilemiştir. Kendi ifadesine göre kitaplarını önceden tasarlayarak değil, mânevî hallerin baskısı altında teselli bulmak için yazmıştır. Eserleri — Eserlerinin önemli bir kısmı günümüze ulaşmıştır. ① Hatmü'l-evliyâ : nübüvvet ve velâyet meselesinin ilk defa düzenli ve etraflı biçimde ele alındığı, yirmi dokuz bölümlük eser; dördüncü bölümünde tasavvufî mahiyette 157 soru sorulup cevapsız bırakılmış, İbnü'l-Arabî bu soruları el-Cevâbü'l-müstakīm adlı eserinde ve el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye 'de cevaplandırmıştır. ② Büdüvvü şe'n : otobiyografisi. ③ İlelü'ş-şerîa : Allah'ın nuru ile bakan kimsenin şer'î hükümlerin illet ve hikmetini kavrayabileceğini örneklerle gösterir. ④ Hakīkatü'l-âdemiyyîn : naklî ilimlerin doğruluğunu felsefî usulle ispata çalışır. ⑤ el-Menhiyyât : her yasağın ardında bir gerekçe bulunduğunu gösterir. ⑥ Nevâdirü'l-usûl fî ma'rifeti ahbâri'r-Resûl : her birine “asıl” adını verdiği 291 konu başlığı altında birer hadisin şerhi. ⑦ el-Furûk ve men'u't-terâdüf : eş anlamlı görünen kelimeler arasındaki farklar. Yayımlanmış diğer eserleri arasında Sıfâtü'l-kulûb , Kitâbü'r-Riyâza ve edebü'n-nefs , Edebü'l-âlim ve'l-muallim , Beyânü'l-fark beyne's-sadr ve'l-kalb ve'l-fuâd ve'l-lüb , es-Salât ve makāsıdühâ , el-Hac ve esrâruh , Menâzilü'l-ubbâd , el-Emsâl mine'l-Kitâb ve's-Sünne , İlmü'l-evliyâ ve el-Akl ve'l-hevâ sayılır.

TirmizVefât 320 h.İncele
Evliyâ

Bahâeddîn Nakşibend

Hâce

Nakşibendiyye tarikatının kurucusu ve ona adını veren büyük mutasavvıf. Tam adı Hâce Muhammed b. Muhammed el-Buhârî 'dir; mensuplarınca, özellikle Türkiye'de Şâh-ı Nakşibend unvanıyla tanınır. 718 (1318) yılında Buhara yakınlarında, daha sonra Kasrıârifân adını alacak olan Kasrıhindûvân köyünde doğdu. Üç günlük bebekken, o sırada köyde bulunan dedesinin mürşidi Baba Muhammed Semmâsî tarafından mânevî evlât olarak kabul edildi; Semmâsî, yanındaki müridi Emîr Külâl 'i onun tasavvuf terbiyesiyle görevlendirdi. Bu ilişkiler hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Uzun yıllar Emîr Külâl'in yanında kaldı; mürşidi onu tekkeye abdest suyu taşımakla görevlendirdi. Tarikat âdâb ve erkânını öğrendiği bu dönemde gördüğü bir rüya üzerine, doğumundan yaklaşık bir asır önce (617/1220) vefat etmiş olan Abdülhâlik-ı Gucdüvânî 'nin ruhaniyetine intisap etti ve Üveysî lakabını aldı; uzun yıllar Hakîm et-Tirmizî'nin ruhaniyetinden faydalanması da bununla ilgilidir. Nakledildiğine göre bir gün Buhara'da mezarları dolaşırken Semmâsî'den Gucdüvânî'ye kadar uzanan sûfîleri mâna âleminde müşahede etti; Gucdüvânî ona dinin emir ve yasaklarına uymasını, ruhsatlara değil azîmetlere sadık kalmasını, Hz. Peygamber ve ashabının yolundan gitmesini tavsiye etti. Bu olay onu cehrî zikirden hafî zikre yöneltti. Bundan sonra kendini yalnız hafî zikre vermesi dervişler arasında tartışmaya yol açtıysa da şeyhine saygısı değişmedi; Emîr Külâl de müridlerine karşı onu savundu. Emîr Külâl, doğduğu Sûhârî köyünde bir camiye tuğla taşıyan Bahâeddin'i çağırıp sülûkünü tamamladığını, artık Türk ve Tacik bütün şeyhlerden faydalanabileceğini söyledi. Ardından Mevlânâ Ârif Dikgerânî'nin sohbetlerine katıldı; sonra Yeseviyye'ye mensup iki Türk şeyhiyle ilgi kurdu: Kusem Şeyh'le ilişkisi kısa sürdü, Halil Ata 'nın yanında ise on iki yıl kaldı. Uzun müridlik devresinden sonra doğum yeri Kasrıhindûvân'a dönerek müridlerini yetiştirmeye başladı. Bundan sonra ikisi hac için olmak üzere üç defa Buhara'dan ayrıldı. İkinci hac yolculuğunda üç gün kaldığı Herat'ta Zeyniyye'nin kurucusu Zeynüddin el-Hâfî'yi ziyaret etti; bir süre sonra Kert hükümdarı Muizzüddin Hüseyin'in davetlisi olarak yeniden Herat'a gidip tasavvuf anlayışını ve tarikatının esaslarını hükümdara anlattı. Döneminin sûfîleri kadar müderrisleri de ona saygı duymuş, o da âlimlere hürmet etmiş; tasavvufî görüşlerini Mevlânâ Hamîdüddin'e arz ederek yanlışı varsa düzeltilmesini istemiştir. Semâ ve halveti mânevî gelişme yolu olarak kabul etmemesi hafî zikre verdiği önemle ilgilidir. Bir silsileye bağlanmanın kendi başına bir şey ifade etmeyeceğini söyler, kerâmetlere de fazla değer vermezdi; müridleri için belli bir giyim tarzından kaçınması ve tekkede oturmayı sevmemesi kaynakta Melâmetiyye'yi hatırlatan yönler olarak zikredilir. 3 Rebîülevvel 791 (2 Mart 1389) tarihinde doğduğu köyde vefat etti. Cenaze merasiminde şu beytin okunmasını istemişti: "Büyük müflisleriz köyünde ey şâh / Cemâlinden kılarız şey'en lillâh." Tesir Halkası — Sözleri başkalarının eserleri yoluyla ulaşmıştır; bunların en önemlisi halifesi, Buhara'nın önde gelen âlimlerinden Hâce Muhammed Pârsâ 'nın (ö. 822/1420) Risâle-i Kudsiyye 'sidir. Hâce Alâeddin Attâr başhalife olarak ortaya çıkmış; silsilenin sürmesi bakımından en önemli halifesi Mevlânâ Ya'kūb-i Çerhî (ö. 851/1447) olmuştur. Çerhî'nin yetiştirdiği Ubeydullah Ahrâr (ö. 895/1490) tarikatın Orta Asya'da en önemli tarikat olmasını ve İslâm dünyasına yayılmasını sağlamıştır. Yûsuf el-Hemedânî'den beri tarîk-i hâcegân diye anılan yol, Bahâeddin'den itibaren tarîk-i Nakşibendî adıyla tanındı; hafî zikir üzerindeki ısrarı tarikatın hüviyetini belirledi. Kaynak, mânevî gelişmesinde Yeseviyye vasıtasıyla Türk tesirinin göz ardı edilmemesi gerektiğini de vurgular. Eserleri — Tasavvufî görüşlerini içeren herhangi bir eseri bugüne ulaşmamıştır. Kendisine atfedilen şiir ve risâlelerin çoğunun ona ait olması imkânsız gibidir; yalnız adını taşıyan el-Evrâdü'l-Bahâiyye 'nin onun tarafından telif edilmiş olabileceği belirtilir. Türbesi ve Külliyesi — Kasrıârifân sonraki yıllarda onun adını (Buharalılar'ın telaffuzuyla Baveddin ) almış; Nakşibendiyye yayıldıkça mezarının etrafında geniş bir külliye oluşmuştur. XIX. yüzyılın sonlarında külliyenin aylık kira gelirleri binlerce ruble tutuyordu. Buharalılar onu "Hâce-i belâ-gerdân" (belâyı defeden hâce) diye anmış ve şehrin mânevî koruyucusu saymışlardır; mânevî varlığı Buhara'nın Orta Asya müslümanları için bir ilim ve kutsiyet merkezi olmasında önemli bir etken olmuştur.

BuharaVefât 791 h.İncele