Giriş

Manevî Coğrafyanın Dijital Atlası

Allah Dostları

1113 kayıt · Sayfa 35/47

Cemâziyelevvel ayında anılanlar

Bu hicrî ay vefat yıldönümü olan zevat (kaynaklı).

Evliyâ

İbn Atâullah el-İskenderî

Şeyh, Tâcüddîn

el-Hikemü'l-Atâiyye adlı eseriyle tanınan sûfî; Şâzeliyye tarikatının, pîri Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî ve halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî'den sonra üçüncü büyük şahsiyeti . Tam adı Ebü'l-Abbâs (Ebü'l-Fazl) Tâcüddîn Ahmed b. Muhammed b. Abdilkerîm b. Atâillâh eş-Şâzelî el-İskenderî 'dir. İskenderiye 'de doğdu. Mısır'ın fethinden sonra buraya yerleşen Benî Cüzâm kabilesine mensuptur. Dedesi Abdülkerîm İskenderiye'de tanınmış bir Mâlikî fakihiydi ve İbn Atâullah'ın Letâifü'l-minen 'deki ifadelerinden anlaşıldığına göre şiddetli bir tasavvuf muhalifiydi; İbn Ferhûn onun Zemahşerî'nin el-Mufassal ve et-Tehzîb adlı eserlerini ihtisar ettiğini, ikinci esere yedi ciltlik bir şerh yazdığını söyler. Aynı eserdeki ifadelerden babasının Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî ile görüştüğü anlaşılmaktadır. Nâsırüddin İbnü'l-Müneyyir'den fıkıh, Muhyiddin el-Mâzûnî'den nahiv, Şerefeddin Abdülmü'min ed-Dimyâtî'den hadis ve Muhammed b. Mahmûd el-İsfahânî'den felsefe, mantık ve kelâm tahsil etti. Fıkıh âlimi olarak tanındığı bu yıllarda tasavvufa karşı iken, Şâzeliyye'nin pîri Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî ile tanıştı ve onun sohbetlerine devam etmeye başladı. Muhtemelen şeyhinin izniyle vaaz ve irşad için gittiği Kahire 'ye yerleşti. Burada çevresinde, Tabakātü'ş-Şâfiiyye müellifi Sübkî'nin babasının da katıldığı geniş bir cemaat oluştu. Aynı yıllarda Mısır'da bulunan İbn Teymiyye ile kendisi ve müridleri arasında yoğun tartışmalar çıktı (ayrıntı Çok Görüşlü Sunum'da). Mürşidi Ebü'l-Abbas el-Mürsî vefat ettiğinde (686/1287) Kahire'de bulunuyordu ve hayatının bundan sonraki dönemini de burada geçirdi. 13 Cemâziyelevvel 709'da (19 Ekim 1309) Kahire'de, Medrese-i Mansûriyye'de vefat etti ve Karâfe Mezarlığı'na defnedildi. Tesir Halkası — Kitleleri derinden etkileyen hitabet tarzı, vaaz ve sohbetleriyle tanınır; bu özellikler başta el-Hikem olmak üzere eserlerine de yansımıştır. Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi onun düşünceleri de tasavvufî çevreleri etkilemiştir. Kitapları Kuzey Afrika başta olmak üzere bütün İslâm ülkelerinde bilinir. el-Hikem 'i elliden fazla sûfî tercüme ve şerh etmiştir; şârihleri arasında hemen her tarikattan sûfî vardır. Çağdaş Mısırlı âlim Ebü'l-Vefâ et-Teftâzânî onu bütün yönleriyle ele alan bir eser hazırlamıştır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kaynağa göre düşüncelerini ifade ederken vahdet-i vücûdcu sûfîlerin tartışmalara yol açan tesbitlerine temas etmemiş, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki dengeyi çok dikkatli bir şekilde korumuştur. Riya ve şöhretten uzak ibadet ve taat, tevekkül, teslimiyet, recâ ve ümit tasavvufî düşüncesinin temel kavramlarıdır; sözleri aşk ve cezbenin coşkunluğuyla değil tefekkürün incelikleriyle yoğrulmuştur. Ona göre amel ve ibadetler birtakım şekil ve sûretlerden ibarettir; bunların ruhu, âbidin kalbinde bulunması gereken ihlâs sırrıdır. Fakr veya iftikar denilen Allah'a muhtaç olma hali üzerinde ısrarla durur ve haşyetle beraber olan ilmi en hayırlı ilim olarak görür. Düşüncelerinde Hakîm et-Tirmizî, Sülemî, Hâris el-Muhâsibî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve Gazzâlî'nin tesiri görülür. Kaynaklar şiirlerinden bazı örnekler verir; altmış iki beyitlik bir kasidesi Letâifü'l-minen , yirmi iki beyitlik diğer bir kasidesi et-Tenvîr neşirlerinin sonunda yer alır. Eserleri — ① el-Hikemü'l-Atâiyye : tasavvufun hemen bütün temel konularıyla ilgili görüşlerini yansıtan, yaklaşık 300 hikmetli sözden oluşan eser (Beyrut 1972); çok sayıda şerhi ve tercümesi vardır. ② Letâifü'l-minen : tasavvufî konulardaki görüşlerini açıkladığı geniş bir mukaddime ile Ebü'l-Abbas el-Mürsî ve Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin hayat ve menkıbelerinin anlatıldığı on bölümden oluşur; Şâzeliyye'ye dair en eski eser niteliğindedir. ③ et-Tenvîr fî iskātı't-tedbîr : tevekkül ve teslimiyeti ele alır; Müttakī el-Hindî eseri Risâle-i Kifâyet-i Ehl-i Yakīn adıyla Farsça'ya çevirmiştir. ④ Miftâhu'l-felâh ve misbâhu'l-ervâh : zikir, halvet, tevhid ve mârifet gibi konuları ihtiva eder. ⑤ Tâcü'l-arûs el-hâvî li-tehzîbi'n-nüfûs : vaazlarından ve müridlerine tarikat âdâbına dair nasihatlerinden oluşur. ⑥ el-Kasdü'l-mücerred fî ma'rifeti'l-ismi'l-müfred : Allah kelimesi ile Allah'ın zât, sıfat, esmâ ve ef'âli hakkında kelâmî tarzda yazılmıştır; Maurice Gloton eseri Fransızca'ya çevirmiştir (Paris 1981). ⑦ Unvânü't-tevfîk fî âdâbi't-tarîk : Ebû Medyen el-Mağribî'nin “Yaşamanın lezzeti dervişlerle sohbettir” anlamındaki beyitle başlayan şiirinin şerhidir. ⑧ el-Münâcâtü'l-Atâiyye : tevekkül ve teslimiyeti işleyen otuz altı beyitlik münâcât. ⑨ el-Vasiyye ile'l-ihvân bi'l-İskenderiyye : 694 (1295) yılında Kahire'den İskenderiye'deki müridlerine gönderdiği vasiyetnâme. Kaynak ayrıca Risâle fi'l-kavâidi'd-dîniyye , Mevâiz , Hizbü'n-necât , Risâle fi't-tasavvuf ve Hizbü'n-nûr ve tamâmü's-sürûr 'u sayar; el-Murakkā ile'l-Kudsi'l-ebkā , Muhtasaru Tehzîbi'l-Müdevvene ve Usûlü mukaddemâti'l-vüsûl ise günümüze ulaşmamıştır. Türbesi ve Külliyesi — Kahire'deki Karâfe Mezarlığı 'na defnedilmiştir.

KahireVefât 709 h.İncele
Evliyâ

İbrâhim ed-Desûkî

Burhâneddin

Mısır'da yaşamış, Desûkıyye tarikatının kurucusu sûfî. Tam adı Burhânüddîn İbrâhîm b. Ebi'l-Mecd Abdilazîz ed-Desûkī 'dir; Ebü'l-Ayneyn unvanıyla da tanınır. Mutasavvıflar onu dört büyük kutubdan biri kabul eder; diğer üçü Abdülkādir-i Geylânî, Ahmed er-Rifâî ve Ahmed el-Bedevî'dir. 633 (1235) yılında Aşağı Mısır'daki Markus'ta doğdu; 644 (1246) veya 653 (1255) yılında doğduğuna dair rivayetler de vardır. Ömrünün çoğunu aynı bölgedeki Desûk (Düsûk, Disûk) kasabasında geçirdiği için Desûkī nisbesiyle anıldı. Babası Ebü'l-Mecd Abdülazîz, Rifâî şeyhlerinden Ebü'l-Feth Ebü'l-Ganâim el-Vâsıtî'nin damadı ve halifesiydi. Pek çok velî gibi onun şeceresi de Hz. Hüseyin'e bağlandığı için seyyid kabul edilir. Öğrenimine Desûk'ta başladı; Kur'an'ı ezberledi ve Şâfiî fıkhı okudu. Önce babasından Rifâiyye hırkasını giydi; ardından Sühreverdî şeyhlerinden Necmeddin İsfahânî 'ye intisap etti. Şâzeliyye tarikatına da sülûk etti; ayrıca Ebû Medyen el-Mağribî'ye ulaşan bir silsilesi daha vardır. Kaynak, bütün bunların onun Rifâiyye, Sühreverdiyye ve Şâzeliyye gibi tarikatları yakından tanıdığını ve bunlardan nasip aldığını gösterdiğini belirtir. 20 yıl kadar halvethânesinde mücâhede ve tefekkürle meşgul oldu. Babasının cenaze namazını kılmak için halvethâneden çıktı; oraya tekrar dönmek istediyse de dostlarının ricası üzerine bundan vazgeçti. 676 (1277) yılında, 43 yaşında vefat etti. Tesir Halkası — Hayatta iken etrafında toplanan müridleri, vefatından sonra halifesi ve kardeşi Şeyh Mûsâ 'ya tâbi olarak onun tasavvuf anlayışını sürdürdüler ve bunu bir tarikat haline getirdiler. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kaynak onu bir yönüyle şeriata çok bağlı, diğer yönüyle son derece esrarengiz bir sûfî olarak tanıtır. Müridlerin şeyhlerine çok bağlı olmaları, şeyhlerin de müridlerine evlâtları gibi muamele etmeleri gerektiğini söyler; helâl yemeye, hak hukuk gözetmeye ve şeriatın hükümlerine sıkı bir şekilde bağlı kalmaya büyük önem verir. Şeriatla hakikatin, zâhirle bâtının bağdaştırılmasını ister; hakikati tasvir ve ifade olarak değil, zevk ve yaşama olarak anlar. Nûr-ı Muhammedî fikri üzerinde de durmuş ve bu nuru Allah'ın ezelî bir tecellîsi saymıştır. Kendisinden bahseden bütün kaynaklar onun Süryânî, İbrânî ve eski Mısır dillerini bildiğini, hayvanların ve kuşların lisanından anladığını kaydeder. Eserleri — Halvethânesinde inzivaya çekildiği yıllarda bazı eserler telif ettiği rivayet edilir; ancak vefat ettiğinde geriye yalnız birkaç hizb ile el-Cevâhir adlı eseri kalmıştı. Eserin adı kaynaklarda el-Cevhere veya el-Hakāik şeklinde de geçer; Şa'rânî Tabakāt 'ında bu eserden alıntılar yapar. Bunlardan başka tasavvufî düşüncelerini konu alan şiirleri vardır. Türbesi ve Külliyesi — Vefat ettiğinde halvethânesine gömüldü. Sağlığında halvethânenin yanında inşasına başlanan cami el-Câmiu'l-İbrâhîmî veya Ma'hedü Desûk diye bilinir. Sultan Kayıtbay tarafından onarılan ve daha sonra bazı değişiklikler geçiren cami bugünkü şeklini 1885'te Hidiv Tevfik zamanında almıştır.

DesûkVefât 676 h.İncele
Peygamber Ailesi

Seyyide Nefîse

Seyyide, Ehl-i Beyt

Hz. Hasan'ın torunu Hasan b. Zeyd'in kızı; Ehl-i beyt'ten, zühd hayatı yaşayan dindar bir hanım ve Kahire'nin en çok ziyaret edilen türbelerinden birinin sahibi. Tam adı es-Seyyide Nefîse bint el-Hasen b. Zeyd b. el-Hasen b. Alî b. Ebî Tâlib 'dir; et-Tâhire ve el-Hurretü't-takıyye lakaplarıyla anılır. 145 (762) yılında Mekke'de doğdu; burada ve babasının valilik yaptığı Medine'de yetişti. Kaynak, genç kızlığa geçiş döneminde babasının Halife Ebû Ca'fer el-Mansûr tarafından isyana teşebbüs suçlamasıyla görevden alınıp hapse atılması ve mallarına el konulması sırasında büyük sıkıntılar çektiğinin tahmin edilebileceğini belirtir. Evlilik çağına geldiğinde İmam Ca'fer es-Sâdık'ın oğlu İshak el-Mü'temin ile evlendi; ondan Kāsım adında bir oğlu ve Ümmü Külsûm adında bir kızı olduysa da bu çocuklar soyunu sürdüremedi. Kuvvetli bir rivayete göre 201 (816-17) yılında eşi İshak'la birlikte Kahire'ye (Fustat) gitti ve vefatına kadar orada yaşadı. Fustat halkından büyük bir kalabalık onu karşıladı; birkaç ay Cemâleddin Abdullah b. Cessâs'ın evinde misafir kaldı. Bu süre içinde hem Mısırlılar hem de başka ülkelerden gelenler onu ziyaret etmek için âdeta yarıştılar. Ziyaretçilerinin çoğalması ve oturduğu semtte büyük bir izdiham yaşanması üzerine Mısır Valisi Ubeydullah b. Serî b. Hakem, günümüzde türbesinin bulunduğu semtteki büyük bir evini ona tahsis etti ve ziyaretler için haftada iki gün sınırlaması getirdi. Tefsir, hadis ve tasavvuf alanlarında önemli bir birikime sahip olduğu anlaşılır. Kaynak, tarih boyunca kendisine gösterilen büyük ilgi ve sevginin sebebini onun peygamber soyundan gelmesine ve zühd hayatı yaşayan çok dindar bir kadın olmasına bağlar. Çok az yediği, az uyuduğu, çokça namaz kılıp oruç tuttuğu, otuz defa hacca gittiği ve evinin içine bir mezar kazdırarak zaman zaman buraya inip ibadet ettiği rivayet edilir. Bu sebeple sûfî tabakat kitaplarında kendilerine özel olarak yer ayrılan Ali evlâdı arasında sayılır. Ramazan 208'de (Ocak 824) vefat etti. Kocası cenazesini Medine'ye götürmek istediyse de halkın arzusu üzerine Fustat'ta yaşadığı eve defnedildi. Tesir Halkası — Onu ziyaret edenlerin başında Bişr el-Hâfî , Ahmed b. Hanbel ve İmam Şâfiî gibi mutasavvıf ve ilim adamları bulunur. Kaynakların belirttiğine göre İmam Şâfiî Mısır'a gittiğinde sık sık Nefîse'yi ziyaret etmiş ve kendisinden hadis öğrenmiştir; Şâfiî vefat ettiğinde cenazesi onun evine götürülerek Nefîse'nin de cenaze namazını kılması sağlanmıştır. Ziyaretçileri ölümünden sonra daha da arttı. İbn Tağrîberdî şöhretinin Doğu'da ve Batı'da yayıldığını söyler. Türbesi ve Külliyesi — Fustat'taki evine yapılan defnin ardından kabri üzerine Mısır Valisi Ubeydullah b. Serî b. Hakem tarafından bir türbe yaptırıldı. Türbe sonraki dönemlerde birçok defa tamir edildi ve yanına eklenen yeni binalarla bir külliye haline getirildi. İmar faaliyetlerinin başlıcaları 532'de (1138) Fâtımî Halifesi Hâfız-Lidînillâh, 693'te (1294) Memlük Sultanı Muhammed b. Kalavun ve 1170'te (1757) Osmanlı Valisi Hekimoğlu Ali Paşa tarafından gerçekleştirilmiştir. Hâlen türbenin çevresinde bir camiden başka çeşitli binalar, bir kütüphane ve sûfî hücreleri bulunmaktadır; özellikle altın ve gümüş süslemeleriyle dikkat çeken türbe Kahire'nin en çok ilgi gören ziyaretgâhları arasındadır.

KahireVefât 208 h.İncele
Âlim

Leys b. Sa'd

İmam, Fakih

Mutlak müctehid ve muhaddis; döneminde Mısır'ın en büyük fakihi ve muhaddisi, görüşleri fetva ve kazâya esas teşkil eden fukahâü'l-emsâr dan biri. Tam adı Ebü'l-Hâris el-Leys b. Sa'd b. Abdirrahmân el-Fehmî 'dir. Şâban 94'te (Mayıs 713), Aşağı Mısır'da Kahire yakınlarındaki Kalyûbiye vilâyetine bağlı Tûh ilçesinin Karkaşende (Kalkaşende) köyünde dünyaya geldi. Ailesinin aslen İran'ın İsfahan şehrine bağlı Mârbîn veya Tabne kazasından geldiği ve Mısır'daki Fehmoğulları 'nın âzatlısı olduğu anlaşılmaktadır. Babası Sa'd b. Abdurrahman el-Fehmî İsfahanlıdır; 42 (662) yılında doğmuş, 100 (718-19) yılından sonra vefat etmiştir. Âzatlılık bağıyla mensubu olduğu Fehmoğulları Emevîler döneminde Mısır'da büyük nüfuz sahibiydi; gençlik yıllarında Hâlid b. Sâbit el-Fehmî'nin torunlarından üçü Mısır valiliği yapmıştı ve kaynak yetişmesinde bunların etkili olduğunu belirtir. Mısır ve Hicaz'da birçok âlimden ders aldı; Şam, Kudüs ve Bağdat gibi ilim merkezlerine de gitti. İlk olarak 113 (732) yılında yaptığı hac sırasında Mekke'de Atâ b. Ebû Rebâh, İbn Ebû Müleyke, İbn Şihâb ez-Zührî, Ebü'z-Zübeyr, İmrân b. Ebû Enes ve İbn Ömer'in âzatlısı Nâfi' gibi âlimlerle görüştü. Hadis hocaları arasında Hişâm b. Urve, Saîd b. Ebû Saîd el-Makbürî, Yezîd b. Ebû Habîb, Yahyâ b. Saîd el-Ensârî ve Abdülazîz el-Mâcişûn da vardır. Tâbiînden elliyi aşkın, tebeu't-tâbiîn ve daha sonraki nesilden 150 kadar kişiyle görüşüp onlardan faydalandığı rivayet edilir. Genç yaşta Mısır'ın önde gelen ilim adamlarının takdirini kazandı; gerek Emevîler gerekse Abbâsîler döneminde halifeler ve devlet adamları nezdinde büyük itibar gördü. Mısır valileri ona danışmadan bir konuda kesin karar vermezdi. Emevî Halifesi II. Mervân, Mısır'a vali tayin ettiği Havsere b. Süheyl'e yardımcı olacak birini seçmeleri için Mısırlılar'a mektup gönderdiğinde, iki hocası hayatta olduğu halde bu göreve Leys ittifakla seçildi. 140 (758) yılında hac dönüşü Kudüs'te bulunan Halife Mansûr'un huzuruna bir heyetin başında elçi olarak çıktı; halife ona Mısır valiliğini (veya kadılığını) teklif etti, Leys ise göreve güç yetiremeyeceğini ve mevâlîden olduğunu söyleyerek geri çevirdi. Dîvânü'l-atâ üyeliği, Cezîre valiliği ve divan idaresi gibi bazı resmî görevler üstlendiği de rivayet edilir. Döneminin bazı önemli siyasî ve dinî kararlarında etkili oldu. Ebû Hanîfe'nin öğrencilerinden ilk Mısır kadısı İsmâil b. Yesa' el-Kindî'yi, hocasının görüşü doğrultusunda vakıfları iptal ettiği için sünnete ve sahâbe tatbikatına aykırı davrandığı gerekçesiyle Halife Mehdî-Billâh'a şikâyet ederek görevden aldırdı. 170'te Vali Ali b. Süleyman tarafından yıktırılan Mısır'daki hıristiyan kiliselerinin yeniden inşasına bir yıl sonra yeni vali Mûsâ b. Îsâ, Leys ve İbn Lehîa'ya danışarak izin verdi; iki âlim kilise yapımını memleketin imarı saydıklarını ve Mısır'daki kiliselerin İslâm döneminde sahâbe ve tâbiîn zamanında inşa edildiğini belirttiler. Çalışma programı dört ayrı faaliyete ayrılmıştı: valiyle görüşüp karşılaştığı dinî problemlerin çözümüyle ilgilenmek, öğrencilerine hadis rivayet etmek, halkın dinî meselelerine çözüm getirmek ve ihtiyaç içindekilere yardım etmek. Kaynaklar onun cömertliğini kaydeder: yıllık geliri 20-25.000 dinar olduğu halde malını senesi geçmeden sadaka olarak dağıttığı için kendisine hiç zekât farz olmadığı, hatta bazan borçlu kaldığı; İbn Lehîa, İmam Mâlik ve Mansûr b. Ammâr el-Vâiz gibi âlimlere önemli yardımlarda bulunduğu rivayet edilir. 14 Şâban 175 (16 Aralık 791) tarihinde vefat etti. Cenaze namazını Mısır Valisi Mûsâ b. Îsâ el-Hâşimî kıldırdı ve Kahire'nin güneyinde Karâfetüssuğrâ 'ya defnedildi. Tesir Halkası — Hüşeym b. Beşîr, Abdullah b. Mübârek, İbn Vehb, İbn Lehîa, Ka'nebî, İbnü'l-Kāsım, Eşheb el-Kaysî, Kuteybe b. Saîd, Kâtibülleys diye bilinen Abdullah b. Sâlih, Yahyâ b. Bükeyr ve Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî ondan ilim öğrenenler arasındadır. Oğlu Şuayb ve torunu Abdülmelik fıkıh ve hadiste yetişmiş âlimlerdendir; Müslim ve Ebû Dâvûd bunlar aracılığıyla Leys'ten hadis rivayet etmiştir. Döneminde hadis ve fıkıhta Mısır halkının imamı kabul ediliyordu; İmam Mâlik de ona gönderdiği mektupta memleketindeki önderliğini ve halkın fetvalarına güvenini vurgular. Şâfiî, rivayet ilminin Mâlik, Leys ve Süfyân b. Uyeyne arasında dolaştığını söyler. Bu mevkiine rağmen fıkhî görüşleri etrafında bir mezhep oluşmadı; Şâfiî bunu öğrencilerinin onun görüşlerini yaymamasına bağlar. Mâlikî ve Şâfiî mezheplerinin Mısır'daki yükselişi, sistematik hale getirilmemiş görüşlerinin zamanla unutulmasına yol açtı; ancak Muhammed b. Beşîr el-Meâfirî, Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî gibi Endülüslü âlimler Mâlik'ten ayrıldığı bazı konularda onu takip etti ve birkaç görüşü Endülüs'te yaygın uygulama buldu. Naklettiği rivayetler Kütüb-i Sitte'nin hepsinde bulunur; mükerrerleriyle 450'yi aşkın rivayetle Buhârî'nin el-Câmiu's-sahîh 'i ilk sıradadır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Leys şair değil, fakih ve muhaddistir; bu bölüm onun ilmî çizgisini verir. İmam Mâlik'in akranı olup onunla hemen aynı çevrede yetişen Leys, esas itibariyle Medine ehl-i hadîs ekolüne yakın dururken Kûfe re'y ekolünden de etkilendi: Rebîa b. Abdurrahman'ın meclisinde bulundu, Ebû Hanîfe ile hacda karşılaşıp ona fıkhî meseleler sordu. Usul düşüncesine dair en sağlam kaynak, amel-i ehl-i Medîne konusunda İmam Mâlik'e yazdığı cevabî risâledir: Mâlik, Medine uygulamasının Peygamber ve ashabın uygulaması niteliğinde olduğunu savunan bir mektup göndermiş; Leys, Medineli âlimlere saygısını belirttikten sonra sahâbeden beri Mısır, Şam ve Irak'a giden İslâm ordularının içinde Kur'an, Sünnet ve re'y ictihadını bilen uzmanlar bulunduğunu, sahâbe ve tâbiînin birçok meselede ihtilâf ettiğini hatırlatmış ve Medine uygulamasıyla çelişen örnekler sıralamıştır. Kaynak bunun Leys'in uygulamaya şüpheyle bakıp rivayete daha çok ağırlık verdiğini gösterdiğini belirtir; Şâfiî'nin "Leys esere Mâlik'ten daha çok tâbidir" sözü de bu anlamdadır. İcmâa aykırı düşmeyi doğru bulmaz, Medine ulemâsının ittifakına ayrı önem verirdi. İtikadî görüşleri hakkında fazla bilgi yoktur; müteşâbih rivayetleri te'vile gitmeden kabul etme taraftarı olduğu, seksen yaşına ulaştığı halde kimseyle tartışmaya girmediği ve Mısır'da Hz. Osman aleyhtarlığını onun faziletlerine dair rivayetler naklederek ortadan kaldırdığı belirtilir. Rivayet tekniğinde arz usulüne ilk başvuran muhaddislerdendir; hadisçilerin çoğunluğunun aksine kitâbet ve münâvele yoluyla rivayeti câiz görürdü. Atâ yoluyla Hz. Âişe'den, İbn Ebû Müleyke yoluyla İbn Abbas'tan, Nâfi' yoluyla İbn Ömer'den ve Makbürî yoluyla Ebû Hüreyre'den yaptığı rivayetler zamanının en âlî isnadlarıdır. Ebü'z-Zübeyr'in Câbir rivayetlerini içeren kitaplarını ondan bizzat işittiklerini işaretleterek ayıklamıştır. Eserleri — İbnü'n-Nedîm, Leys'in Kitâbü Mesâili'l-fıkh ve Kitâbü't-Târîh adlı iki eserini kaydeder; bazı rivayetlere göre Mesâilü'l-fıkh İmam Mâlik'in görüşlerinin eleştirisi niteliğindedir. Kindî'nin iktibaslarda bulunduğu Kitâbü't-Târîh 'in VI. (XII.) yüzyıla kadar geldiği bilinir; birçok müellifin kitaplarındaki Leys kaynaklı tarihî rivayetlerin muhtemelen bu esere dayandığı belirtilir. Çeşitli hocalardan derlediği hadislerden oluşan bir hadis mecmuası ( asıl ) ile kölelikle ilgili rivayetlerin yer aldığı anlaşılan Kitâbü'r-Rık da kaydedilir. İmam Mâlik'e yazdığı mektup, usul yönünden olduğu kadar on civarında fıkhî görüşünü içermesi bakımından da önemlidir. Rivayet ettiği hadisler Ebû Mûsâ Zuğbe et-Tücîbî, İbnü'l-Mukrî el-İsfahânî ve İbn Kutluboğa tarafından cüzler halinde derlenmiş; İbn Hacer el-Askalânî de Leys'in biyografisine dair eserinin sonunda âlî isnadla ondan gelen kırk hadisi nakletmiştir. Türbesi ve Külliyesi — Karâfetüssuğrâ'daki mezarı hâlen Mısır'ın önemli ziyaretgâhlarındandır; kaynak türbesi için Makrîzî'nin Hıtat 'ına gönderme yapar ve yapı hakkında ayrıca bilgi vermez.

KahireVefât 175 h.İncele
Âlim

İmam Şâfiî

İmam, Müctehid

Şâfiî mezhebinin imamı, büyük müctehid; fıkıh usulü alanında günümüze ulaşan ilk kitap olan er-Risâle 'nin müellifi. Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. İdrîs b. Abbâs eş-Şâfiî 'dir. 150 (767) yılında Gazze'de doğdu. Baba tarafından soyu Hz. Peygamber'in dördüncü kuşaktan dedesi Abdümenâf ile birleşir; bu yüzden Kureşî ve Muttalibî nisbeleriyle de anılır. Büyük dedesi Osman'ın dedesi Sâib, Bedir Gazvesi'nde esir düşüp fidye vererek serbest kaldıktan sonra İslâm'ı kabul etmiş; Şâfiî onun oğlu Şâfi'a nisbetle şöhret bulmuştur. Anne tarafından soyu için Ezd kabilesine dair rivayetler tercih edilmiştir. Babası vefat edince annesi Fâtıma onu iki yaşında Mekke'ye götürdü. Mina yakınlarındaki Şi'bülhayf'ta mahrumiyet içinde büyüdü; temel eğitimini güçlü hâfızası sayesinde bir tür belletmenlik yaparak ücret ödemeden sürdürdü, yazı malzemesini topladığı kemiklerden ve bir devlet dairesinin atık kâğıtlarından sağladı. Yedi veya dokuz yaşında Kur'an'ı ezberledi, on üç yaşında Mescid-i Harâm'da Kur'an okutmaya başladı. İsmâil b. Kustantîn'den kıraat okudu. Ardından Benî Hüzeyl kabilesine katılarak onların şifahî kültürünü ve örflerini, atıcılık ve biniciliği öğrendi; Arap şiiri, edebiyatı ve tarihine ilgi duydu. Çevresinin telkiniyle Süfyân b. Uyeyne ve Müslim b. Hâlid ez-Zencî'den ilim tahsiline başladı; bu dönemdeki hocaları arasında Fudayl b. İyâz'ın adı da geçer. İmam Mâlik b. Enes 'in yanına gitmeye karar verince ödünç aldığı bir nüshadan el-Muvatta' ı ezberledi; hocası ez-Zencî'nin ve Mekke valisinin mektuplarıyla Medine'ye gitti. Zehebî onun o sırada yirmi yaşını biraz geçmiş olduğunu belirtir. Mâlik yeteneğini sezince onunla bizzat ilgilendi; bu talebelik hocasının vefatına (179/795) kadar sürdü ve Şâfiî, hocasının ilmî birikimine en iyi nüfuz eden öğrencilerinden oldu. Mâlik'in vefatından sonra Yemen valisinin davetiyle Yemen'e gitti; yol masrafını annesi evini rehin ederek karşıladı. Orada bir kamu görevi aldı ve yaklaşık beş yıl kaldı. Bir siyasî entrikanın içinde kalarak yönetime karşı ayaklanma örgütlemekle suçlandı ve Hârûnürreşîd'in huzuruna çıkarılmak üzere Rakka'ya götürüldü; beraberindekiler idam edilirken güçlükle kurtuldu. 184 (800) yılındaki bu olay, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ile tanışmasına vesile oldu; göz hapsinde tutulduğu sırada onun derslerine devam etti ve Hanefî birikimini eleştirel bir incelemeye tâbi tuttu. Halife hakkındaki olumsuz kanaatinin değiştiğini bildirip onu 4000 (veya 10.000) dirhemle ödüllendirince Mekke'ye döndü. Mekke'de hem ders okuttu hem Irak'ta temin ettiği eserlere reddiyeler yazdı; Şeybânî ile Bağdat'ta ve Mekke'de, en az biri Hârûnürreşîd'in huzurunda olmak üzere münazaralar yaptı. 195 (811) yılında gittiği Bağdat'ta iki yıl kaldı; Emîn ile Me'mûn arasındaki mücadele sırasında şehir kuşatılınca ayrıldı, 198'de (814) döndü, fakat üç ay sonra Mısır'a gitmeye karar verdi. Bu dönemle ilgili rivayetler, derslerine en çok devam edenin Ahmed b. Hanbel olduğunu ve ehl-i hadîsin kendisine nâsırü'l-hadîs unvanını verdiğini gösterir. Mısır'da ömrünün sonuna kadar kaldı. Dayıları Ezdliler'de bir süre misafir oldu; en çok desteği İmam Mâlik'in önde gelen talebelerinden Abdullah b. Abdülhakem'in ailesinden gördü. Önemli sağlık sorunlarına rağmen yoğun bir telif ve öğretim faaliyeti sürdürdü; mezhebinin cedîd görüşleri bu dönemde imlâ yoluyla kayda geçti. Hocası Mâlik'i ilmî ölçüler içinde eleştirmeye başlayınca bazı çevrelerin tepkisiyle karşılaştı; kaynağın naklettiğine göre bunlar onu Mısır'dan çıkarmak için valiye baskı yaptılar, Şâfiî üç gün süre istedi ve üçüncü gece vali vefat etti. 29 Receb 204 (19 Ocak 820) tarihinde vefat etti ve Karâfe'de Benî Abdülhakem Mezarlığı 'na defnedildi; daha sonra kabrinin üzerine bir türbe yapıldı. Halife Me'mûn onu Mısır kadısı yapmak isteyince "Allahım! Dinim, dünyam ve âkıbetim için bu görev hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al" diye dua ettiği ve üç gün geçmeden vefat ettiği rivayet edilir. İki oğlu ve bir kızı olduğu kaydedilir: Ebü'l-Hasan Muhammed 231 (845) yılında, babasından ve Ahmed b. Hanbel'den hadis öğrenip Halep (yahut el-Cezîre) kadılığı yapan Ebû Osman Muhammed 242 (856) yılında vefat etmiş; kızı Zeyneb'den olan torunları ilimde temayüz etmiştir. Güzel yüzlü olduğu, sünnete uyarak saç ve sakalını kınayla boyadığı, yemin etmekten titizlikle sakındığı, gecenin bir bölümünü ibadetle geçirdiği, daha çok Kur'an okuyabilmek için teravihi evinde yalnız kıldığı ve yüzüğünün kaşına "Allah, Muhammed b. İdrîs'in güvencesidir" ibaresini nakşettirdiği rivayet edilir. İlimlerin yararına dair şöyle dediği nakledilir: "Kur'an öğrenenin saygınlığı artar, fıkıhla meşgul olanın değeri yükselir, hadis yazanın delilleri kuvvetlenir, dil üzerine yoğunlaşanın tabiatı incelir, matematiğe yoğunlaşanın muhakemesi güçlenir, kendini korumayana ise ilmi fayda etmez." Tesir Halkası — Çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Mısır öncesi dönemdeki talebeleri arasında Ebû Sevr, Ahmed b. Hanbel, Kerâbîsî ve Za'ferânî öne çıkar. Mısırlı öğrencilerinden Büveytî, Müzenî ve Rebî' b. Süleyman el-Murâdî mezhep açısından merkezî bir konuma sahiptir; Humeydî, Harmele b. Yahyâ, Rebî' b. Süleyman el-Cîzî, Yûnus b. Abdüla'lâ ve Ebû Abdullah İbn Abdülhakem de öğrenci ve râvileri arasında anılır. Kavl-i kadîm râvilerinden Ebû Sevr, bazı hususlarda ona muhalefet ederek kendine ait bir mezhep oluşturmuştur. Ahmed b. Hanbel, Allah'ın kitabı ve Resûlullah'ın sünneti konusunda en fakih kişinin Şâfiî olduğunu söylemiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şâfiî'nin çizgisi fıkıh ve usul çizgisidir. Hocası Mâlik'in vefatından sonraki ilmî hayatı Mısır öncesi ve sonrası diye iki döneme ayrılır: birinci döneme ait görüşleri kavl-i kadîm , Mısır'daki görüşleri kavl-i cedîd diye anılır; Mısır'da önceki görüşlerini yer yer terkettiğini ve nihaî anlayışının yeni görüşleri olduğunu bizzat söylemiştir. Düşüncesinde vahiy, özel olarak Resûlullah'ın sünneti merkezî bir yer tutar; sünneti vahyin ayrılmaz parçası sayar. Ona göre dinî hüküm ancak Kur'an veya Sünnet'teki haber, icmâ ve kıyasa dayanılarak verilebilir. İlâhî hitabın doğru anlaşılmasını Arapça'nın bütün incelikleriyle kavranmasına bağlar; dilci Abdülmelik b. Hişâm onunla pek çok sohbette bulunduğu halde hiç lahin yaptığını görmediğini, Asmaî de Hüzeyl şiirini ondan aldığını söyler. Başlangıçta kelâmla uğraştığı, sonra bu alanda ayağın kayabileceği gerekçesiyle fıkha yöneldiği rivayet edilir; itikad esaslarının naslarda ifade edildiği şekliyle benimsenmesi gerektiğini söylemiş, Kur'an'ın mahlûk olduğunu iddia edenlere şiddetle karşı çıkmıştır. Şiir ve hikmetli sözleri çeşitli eserlerde dağınık olarak yer alır; bunlar sonradan derlenerek Dîvânü'ş-Şâfiî adıyla yayımlanmıştır, fakat kendisi böyle bir eser telif etmemiştir. Eserleri — ① el-Üm : cedîd dönemi fıkıh düşüncesini en ayrıntılı biçimde yansıtan ve mezhebin ana kaynağını oluşturan eser; Rebî' b. Süleyman ile Za'ferânî rivayet etmiştir. ② er-Risâle : fıkıh usulüne dair görüşlerini ihtiva eden ve bu alanda günümüze ulaşan ilk kitap. ③ el-Hücce : kavl-i kadîm devresinin temel eseri, en güçlü râvisi Za'ferânî. ④ el-İmlâ (el-Emâlî) : öğrencilerine dikte ettiği eserler. Ayrıca el-Üm içinde yer alan er-Red alâ Muhammed b. el-Hasan , Siyerü'l-Evzâî , İhtilâfü'l-Irâkıyyeyn , Cimâu'l-ilm , İbtâlü'l-istihsân , İhtilâfü Mâlik ve'ş-Şâfiî ve kendi türünün ilki olan İhtilâfü'l-hadîs risâleleri vardır. Kendisine nisbet edilen Ahkâmü'l-Kur'ân Beyhakī'nin, el-Müsned ise Ebü'l-Abbas el-Esamm'ın (ö. 346/957) el-Üm 'den derlediği eserdir; el-Fıkhü'l-ekber 'in de sonraki bir âlime ait olması kuvvetle muhtemeldir. Türbesi ve Külliyesi — Türbe Kahire'de Karâfetüssuğrâ Kabristanı'ndadır. Kaynağa göre Selâhaddîn-i Eyyûbî'nin Fâtımî iktidarını sona erdirmesinin ardından Mısır'da Sünnî anlayışın yeniden hâkim olmasının sembolü kabul edilir. Selâhaddin kabrin yakınında bir medrese (1176-1179) ve kabir için ahşap bir sanduka (574/1178-79) yaptırdı; ustası İbn Meâlî'nin adını taşıyan bu sanduka Kahire'deki Ortaçağ ahşap işçiliğinin en muhteşem örneklerinden biridir. Kitâbeye göre kubbeyi 608'de (1211) el-Melikü'l-Kâmil yaptırmıştır. Türbe iç genişliği 15 metre olan kare bir tabana oturur; taştan inşa edilen yapının üzeri kurşun kaplı ahşap bir kubbeyle örtülüdür ve dıştan iki katlı gibi görünür. Kubbenin tepesinde eskiden kuşlar için hububatla doldurulduğu söylenen bakır bir sandal (kayık) vardır. Köşedeki mihrap ve duvarların alt kısmındaki renkli mermer levhalar muhtemelen Sultan Kayıtbay'ın 885 (1480) tamiratına, kubbe ve geçiş bölümündeki nakışlar XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Emîr Ali Bey el-Kebîr'e aittir; Sultan Kansu Gavri de kubbeyi tamir ettirmiştir. İmam Şâfiî'nin ismini ve ölüm tarihini taşıyan mermer taş orijinaldir. Türbede el-Melikü'l-Kâmil'in annesi için yapılmış ikinci bir sanduka daha vardır; Selâhaddin'in hanımı Şemse ve oğlu el-Melikü'l-Azîz Osman da, yerleri kesin olarak gösterilmemekle birlikte, bu türbede gömülüdür.

KahireVefât 204 h.İncele
Evliyâ

Zünnûn-ı Mısrî

Şeyh, Ârif-i Billâh

İlk dönem sûfîlerinin önde gelenlerinden Mısırlı büyük sûfî; mârifet ve ârif hakkındaki sözleriyle anılır. Tam adı Zünnûn Ebü'l-Feyz Sevbân b. İbrâhîm el-Mısrî el-İhmîmî 'dir. 155 (772) yılında Mısır'ın İhmîm (Ahmîm) şehrinde doğdu. Nûbe asıllı olduğu söylenir. Asıl adı Sevbân'dır; Zünnûn (balık sahibi, balıkçı) lakabıyla tanınır (lakabın sebebine dair nakil için bk. Kerâmetleri / Menkıbeleri). Suriye'ye, Mekke'ye ve Yemen'e seyahat etti; buralarda tanıştığı İmam Mâlik, Süfyân b. Uyeyne, Leys b. Sa'd ve Fudayl b. İyâz gibi âlim ve sûfîlerden hadis nakletti. Mısır'da tasavvufa ve hikmete dair sohbetler yapmaya başlayınca eleştirilerle karşılaştı (bk. Çok Görüşlü Sunum) ve bu yüzden 228'de (843) Mısır'dan ayrılmak zorunda kaldı. Döndüğünde bu defa devrin idarecilerine şikâyet edildi; 244 (858) yılında tutuklanarak Bağdat'a götürüldü ve Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah'ın Sâmerrâ'daki sarayında sorguya çekildi. Yaptığı açıklamalardan memnun kalan halife onu ödüllendirerek Mısır'a dönmesine izin verdi. Tasavvuf yolunda faydalandığı kişilerin en meşhurları Kayrevanlı Şakırân (Şukrân) b. Ali el-Âbid (ö. 186/802) ile Ahmed b. Hadraveyh el-Belhî'nin hanımı Fâtıma en-Nîşâbûriyye 'dir (ö. 223/838). 245 (859) veya 248'de (862) Mısır'ın Cîze şehrinde vefat etti. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kaynak, onun tasavvufî görüşlerini nakiller üzerinden aktarır. Ona göre avam günah işlediği, havas gaflete düştüğü için tövbe eder. Ârifin kim olduğu sorulunca “Buradaydı, gitti” diye cevap verdiği, bununla Allah'ı tanıyanların her an mânen ilerlediğini ve uzun süre aynı hal üzere kalmadığını anlatmak istediği nakledilir; başka bir rivayete göre cevabı “bulunan ve ayrı olan” olmuş, bedeniyle insanlar arasında bulunup gönlü onlardan ayrı ve Allah ile birlikte olan kişiyi kastetmiştir. “Üç yolculuk yaptım, üç ilim getirdim; birincisini avam ve havas kabul etti, ikincisini havas kabul edip avam reddetti, üçüncüsünü ise hiç kimse kabul etmedi” dediği nakledilir. Ünsün en aşağı derecesini, kul ateşe atılsa bile bu halin onu sevdiğinden uzaklaştırmaması diye tarif eder; “Yemekle dolu midede hikmet durmaz” diyerek az yemeği tercih eder. Semâ ve mûsikiyi kalpleri Allah'a yönelten bir ilham sayar: Hak ile dinleyen hakikate erişir, nefsiyle dinleyen ise zındık ve günahkâr olur. Eserleri — Kaynak, onun hiyeroglif yazısını okuyabildiğinin, tıp, kimya/simya ve havas ilimleriyle meşgul olduğunun öne sürüldüğünü ve bu konularda bazı eserlerin ona nisbet edildiğini belirtir. Bunlar arasında kimyaya dair el-Kasîde fi's-san'ati'l-kerîme (İzzeddin el-Cildekî tarafından şerhedilmiştir), Risâle fî anâsıri's-selâse ve Risâle fî havâssi'l-iksîr gibi risâleler ile Şam'da yazma bir nüshası bulunan ve yayımlanmış olan Sıfatü'l-mü'min ve'l-mü'mine vardır. Sözleri ve menkıbeleri hakkında Muhyiddin İbnü'l-Arabî el-Kevkebü'd-dürrî fî menâkıbı Zinnûn el-Mısrî , Celâleddin es-Süyûtî de es-Sırrü'l-meknûn fî menâkıbı Zinnûn adıyla birer eser yazmıştır.

KahireVefât 245 h.İncele
Peygamber Ailesi

Seyyide Rukiyye (Kahire Meşhedi)

Seyyide, Ehl-i Beyt

Hz. Ali'nin kızı sayılan Rukiyye'ye atfedilen Fatımî dönemi makamı (meşhed). Yapı 527/1133'te Halife el-Hâfız'ın bir rüyası üzerine inşa edilmiştir; ünlü alçı mihrabıyla tanınır. ÖNEMLİ: Burası gerçek bir kabir DEĞİL, temsilî bir meşhed-i rü'yâdır; tarihî kaynaklar Rukiyye'nin Şam'da defnedildiğini bildirir. (Kaynak: Wikidata Q12243219; Archnet; Caroline Williams, Islamic Monuments in Cairo.)

Kahireİncele
Peygamber Ailesi

Hüseyin Başı Makamı (İmam Hüseyin)

İmam, Seyyidü'ş-şüheda

Hz. Peygamber'in torunu, Kerbelâ şehidi İmam Hüseyin (şehâdeti 61/680). Kahire'deki Mescidü'l-Hüseyin, Hüseyin'in MÜBAREK BAŞININ bulunduğuna inanılan relik makamıdır — bedeni değil. Mısır geleneğine göre baş Kerbelâ→Şam→Askalân yoluyla 548/1153'te Kahire'ye nakledilmiştir. Bedeninin Kerbelâ'da olduğunda ittifak vardır; başın yeri ihtilaflıdır. Mısır Dârüliftâ'sı bunu tarihî bir mesele sayar. (Kaynak: Mısır Dârüliftâ dar-alifta.org; Wikipedia 'Al-Hussein Mosque'; Makrîzî.)

KahireVefât 61 h.İncele
Sahâbe

Ukbe b. Âmir el-Cühenî

Sahâbî, Vali

Sahâbî, muhaddis, kıraat ve şiir ehli; Muâviye tarafından 44-47/664-667'de Mısır valiliğine getirildi, Mısır fetihlerine katıldı. 58/678'de vefat etti ve Karâfetü's-suğrâ'da (Mukattam eteği) defnedildi. Kabri Osmanlı kubbeli, faal bir ziyaretgâhtır; Silâhdar Muhammed Paşa 1066/1655'te yanına cami inşa etmiştir. (Çevrimiçi bazı koordinatlar yanlışlıkla Mekke'yi gösterdiğinden ve iki doğru bağımsız sayısal kaynak bulunamadığından konum işaretlenmemiştir.) (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi 'Ukbe b. Âmir'; CULTNAT.)

KahireVefât 58 h.İncele
Peygamber Ailesi

Seyyide Zeyneb (Kahire)

Seyyide, Ehl-i Beyt

Hz. Ali ile Hz. Fâtıma'nın en büyük kızları; Kerbelâ Vak'ası'nda ve sonrasında Ehl-i beyt'in kadın ve çocuklarını koruyan hanım. Tam adı Zeyneb el-Kübrâ bint Alî b. Ebî Tâlib el-Hâşimiyye 'dir. Yaygın kabule göre Şâban 5 (Ocak 627) tarihinde Medine'de doğdu; başka görüşler de vardır. Ağabeyleri Hasan ile Hüseyin'in ve bazı rivayetlere göre ölü doğan veya doğduktan hemen sonra ölen Muhassin'in (Muhsin) ardından dünyaya geldi. Hz. Ali'nin diğer bir hanımından olup aynı adı taşıyan küçük kardeşinden ayırt edilmek için Zeyneb el-Kübrâ , ömrü boyunca birçok zorlukla karşılaştığı için de Ümmü'l-mesâib künyesiyle anıldı. Kaynağın ifadesiyle hayatına dair bilgiler daha çok menkıbe türündendir. Annesinin vefatının ardından Hz. Ali'nin Fâtıma'dan sonraki eşleri Ümmü'l-Benîn bint Hizâm, Leylâ bint Mes'ûd ve Esmâ bint Umeys'in gözetiminde büyüdü; eğitimiyle bizzat babası ilgilendi. Onun kontrolü altında tahsilli, akıllı ve basîretli bir genç kız olarak yetiştiğinden kendisine Akīletü Benî Hâşim lakabı verildi. Henüz çocukken bazı meselelerde verdiği cevaplarla babasını şaşırttığı rivayet edilir; genç kızlık döneminde özellikle kadınlar sorularına cevap bulmak için ona başvururdu. Babası onu amcası Ca'fer b. Ebû Tâlib'in oğlu Abdullah ile evlendirdi. Abdullah, babasının Habeşistan'a hicret ettiği dönemde dünyaya gelmiş, cömertliğiyle meşhur bir sahâbîdir. Bu evlilikten Ali, Avn, Muhammed, Abbas ve Ümmü Külsûm adlı çocukları doğdu; bazı kaynaklarda Muhammed ve Abbas yerine Ca'fer ve Ümmü Abdullah adları geçer. Avn ile Muhammed Kerbelâ'da şehid düştü. Kızı Ümmü Külsûm'ü dayısı Hz. Hüseyin, Kāsım b. Muhammed b. Ca'fer ile evlendirdi. Hz. Ali'nin hilâfeti döneminde kocasıyla birlikte Kûfe'ye yerleşti; Abdullah Sıffîn Savaşı'nda Hz. Ali'nin kumandanlarındandı. Kerbelâ Vak'ası'ndan önce birçok yakını gibi Abdullah da Hz. Hüseyin'i Kûfeliler'in davetine icabet etmemesi konusunda uyarmış, ancak sonuç alamamıştı. Kaynak, Zeyneb'in bilhassa Kerbelâ Vak'ası'ndaki ve sonrasındaki rolü bakımından önem taşıdığını, bu olayda Hz. Hüseyin en önemli kişi ise Zeyneb'in de en önemli kadın olduğunu belirtir. Çatışmalar başladığında yaralananların tedavi ve bakımını ailenin en yaşlı kadını sıfatıyla o yönetti, kadın ve çocukları o korudu. Hastalığı dolayısıyla çatışmalara katılamayan ve çadırında öldürülmekten Ömer b. Sa'd'ın gayretiyle kurtulan yeğeni Zeynelâbidîn 'i, Kûfe Valisi Ubeydullah b. Ziyâd öldürtmek isteyince onun üstüne kapandı ve önce kendisini öldürmesi gerektiğini söyleyerek valinin azmini kırdı. Kûfe'de ve ardından götürüldüğü Dımaşk'taki benzer davranışları sebebiyle bazı kaynaklarda Hz. Peygamber'in soyunu yok olmaktan koruyan kişi olarak zikredilir. Fesahat ve belâgatta babasına benzetilir. Kûfe'de valinin yanına götürülürken halka hitaben ve Ubeydullah b. Ziyâd'ın huzurunda yaptığı konuşmalar, Dımaşk'ta Yezîd b. Muâviye ile arasında geçen muhâverede söylediği sözler meşhurdur. Kaynağa göre Kûfeliler'e hitabının ana teması onların Hz. Ali'ye ve Hüseyin'e karşı tutumu, Yezîd'in huzurundaki sözlerininki ise kendi soyunun üstünlüğü ve davalarının haklılığıdır. Aileye liderlik edecek yetişkin bir erkeğin kalmadığı o dönemde bu faaliyetleri onu Ehl-i beyt'in önderi konumuna yükseltti. Zeyneb ve yanındakiler Dımaşk'ta birkaç gün tutuldu, ardından Nu'mân b. Beşîr'in himayesinde Medine'ye dönmelerine izin verildi. Zeyneb, Medine'ye döndükten sonra yol boyunca kendilerine eşlik eden ve iyi davranan Nu'mân'a üzerlerindeki bütün takıları hediye etmek istedi. Vefatının tarihi ve yeri ihtilâflıdır: 14 Receb 62 (29 Mart 682) tarihinde veya 65 (684) yılında Kahire'de, Dımaşk'ta yahut Medine'de vefat ettiğine dair rivayetler vardır (bk. Çok Görüşlü Sunum). Onun 14 Receb'de vefat ettiğini kabul eden Şiîler her yıl bu gün kendisini anmak üzere tâziye meclisleri akdeder. Birçok yönden annesi Fâtıma'ya da benzetilir; kocası Abdullah gibi cömert olduğu, eline geçeni yoksullara dağıttığı ve gecelerini nâfile ibadetle ihya ettiği kaydedilir. Tesir Halkası — Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve Esmâ bint Umeys'ten rivayetleri vardır; ondan da kocası Abdullah b. Ca'fer, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Amr, Atâ b. Sâib, Abbâd el-Âmirî ve yeğeni Fâtıma bint Hüseyin gibi isimler hadis rivayet etmiştir. Şiî kültürünün önemli unsurlarından olan muharrem meclislerinde ve Kerbelâ şehidlerinin anıldığı tâziyelerde adı zikredilen başlıca şahsiyetlerdendir. Dımaşk'ta ikamete tâbi tutulduğu evde Kerbelâ'da yaşananları anlatan konuşmaları ve ölen aile fertleri için tuttuğu yas, sonraki Şiî kültürünün parçası olan ve "meclis" diye adlandırılan tâziye toplantılarının ilk örneği olarak gösterilir; Yezîd'in huzurundaki sözlerinin de Şiîler nezdinde âşûre günü yapılan merasim kadar önemli bir merasimle anıldığı zikredilir. Hakkında gerek Sünnî gerek Şiî literatüründe mensur ve manzum birçok eser telif edilmiş, Batı dillerinde de çok sayıda çalışma yapılmıştır.

KahireVefât 62 h.İncele
Âlim

İmam el-Bûsîrî

Şerefeddin

Hz. Peygamber için yazdığı kasidelerle, bilhassa Kasîdetü'l-bürde ile üne kavuşan Mısırlı şair ve sûfî; Şâzelî yolunun mensubudur. Tam adı Ebû Abdillâh Şerefüddîn Muhammed b. Saîd b. Hammâd b. Muhsin el-Bûsîrî 'dir. 1 Şevval 608'de (7 Mart 1212) Yukarı Mısır'da Behnesâ şehrine bağlı Behşim'de doğdu. Kaynaklar onun Berberî asıllı olduğunu ve Fas'taki Hammâd Kalesi'nde Habnunoğulları diye tanınan bir aileden geldiğini kaydeder; Sanhâcî nisbesi de aslen Mağribli olduğunu gösterir. Babası tarafından Bûsîrli olduğu için Bûsîrî , annesi tarafından Dilâslı olduğu için Dilâsî nisbeleriyle anılır; bazen ikisinin birleşmesinden doğan Dilâsîrî nisbesini de kullanır. Gençlik yılları ailesiyle yerleştiği Dilâs'ta geçti; tahsili hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Kahire'ye giderek Şeyh Abdüzzâhir Mescidi'ndeki derslere katıldı; İslâmî ilimlerin yanı sıra dil ve edebiyat tahsil etti, özellikle hadis ve siyerle meşgul oldu. Yahudi ve Hıristiyanlara karşı yazdığı reddiyeler, Tevrat ve İncilleri incelediğini gösterir. Kendisine hisbe teşkilâtında görev verilmek istendiyse de "Ben çarşı pazar işlerinden anlamam" diyerek kabul etmedi. Bir müddet vezir Zeynüddin Ya'kūb b. Zübeyr'in yanında çalıştı; hâmisi görevden alınınca (1261) Bilbîs'e gitti ve orada maliye işlerinde kâtiplik ve muhasiplik yaptı. 1265 yılında Sultan I. Baybars'a yazdığı bir kaside, bu tarihte Kahire'de bulunduğunu gösterir. Kahire'de çocukların Kur'an okuyup ezberlemeleri için bir mektep (küttâb) açtı, beklediği ilgiyi göremeyince kapatıp el-Mahalle'ye gitti. Aylığının geç ödenmesinden duyduğu sıkıntıyı şiirlerinde hicvederek anlatır. el-Mahalle'de bacağı kırıldı, ardından Sehâ'ya geçti. Şâzelî tarikatının kurucusu Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî 'ye intisap ettiği bilinmektedir. Şeyhin vefatı üzerine yerine geçen Ebü'l-Abbas el-Mürsî 'ye hitaben yazdığı 142 beyitlik "dâl" redifli bir mersiyede onu zamanın kutbu ve imamı olarak anar. Kaynak, İbn Atâullah el-İskenderî ile birlikte şeyhin en gözde müridi olduğunu belirtir; İbn Atâullah ilâhî aşk temasını işlerken Bûsîrî Peygamber sevgisini terennüm ediyordu. Kısa boylu ve zayıf bünyeli olan Bûsîrî'nin hayatı sıkıntılar içinde geçti; çocuklarının çokluğu, geçim derdi ve mesai arkadaşlarının yolsuzlukları onu huzursuz etti. Hak söz konusu olunca gösterdiği titizlik yüzünden uzun süre aynı işte kalamadı. Hayatının sonlarına doğru felç oldu; rivayete göre Hz. Peygamber için yazdığı bir kaside vesilesiyle bu hastalıktan kurtuldu. Seksen küsur yaşlarında İskenderiye 'de vefat etti. Vefat tarihi kaynaklarda farklı verilir: İbn Şâkir el-Kütübî'ye göre 696 (1296-97), Süyûtî'ye göre 695 (1295-96), Kâtib Çelebi'ye göre 694 (1294-95). Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Eserlerinin tamamına yakını manzumdur ve çoğu Hz. Peygamber hakkında yazılmış kasidelerdir. Şiirleri yapı ve üslûp bakımından son derece sağlam ve liriktir; edebiyat tarihçileri onun şiirlerini çağdaşları el-Cezzâr ile el-Verrâk'ınkilerden daha mükemmel bulur. Şairin el-Kevâkibü'd-dürriyye fî medhi hayri'l-beriyye adını verdiği Bürde, kafiye harfi mîm olduğu için el-Kasîdetü'l-mîmiyye , şifaya vesile olduğu rivayeti yüzünden de Kasîdetü'l-bürde diye meşhur oldu; Osmanlı muhitinde Kasîdetü'l-bür'e diye de anıldı. On bölümden oluşan kaside en eski nüshalarında 160 beyit iken sonrakilerde 165 beyte kadar ulaşır: nesîb, nefisten şikâyet, Peygamber'e övgü, doğumu, mûcizeleri, Kur'an'ın fazileti, mi'rac, cihad, nedâmet ve ümit, dua ve niyaz. Aruzun basit bahriyle yazılan kaside asırlardır İslâm coğrafyasının her bölgesinde dinî toplantılarda, mübarek gün ve gecelerde, sünnet, düğün, bayram ve cenaze merasimlerinde okunagelmiş, haftalık evrad olarak da okunmuştur; 140. beytinden itibaren felçlilere şifa maksadıyla yedi gün süreyle okunur. Hattatlar meşk derslerinde genellikle bu kasideyi yazar. Kaside şair hayattayken Abdüsselâm b. İdrîs el-Merrâküşî ve Ebû Şâme el-Makdisî tarafından şerhedildi. Üzerine yazılan şerh, hâşiye, tahmîs, tesdîs ve nazîrelerin sayısı bir araştırmaya göre 330'u bulur; şerhler yüzün üzerinde, tahmîsler altmış civarındadır. Kaside İslâm milletlerinin hemen bütün dillerine, ayrıca Grekçe, Latince, İtalyanca, Fransızca, İngilizce ve Almanca'ya çevrilmiştir. Eserleri — ① Kasîdetü'l-bürde (160 beyit). ② Dîvânü'l-Bûsîrî : şair şiirlerini kendisi bir divanda toplamamıştır; Muhammed Seyyid Kîlânî şiirlerini derleyerek yayımladı (Kahire 1374/1955). ③ el-Kasîdetü'l-hemziyye ( Ümmü'l-kurâ fî medhi hayri'l-verâ ): Bürde'den sonra en meşhur eseri, 455 beyit. ④ Zuhrü'l-meâd fî vezni Bânet Suâd : Kâ'b b. Züheyr'in kasidesine 204 beyitlik nazîre. ⑤ el-Muhrec ve'l-merdûd ale'n-nasârâ ve'l-yehûd : nazım-nesir karışımı 284 beyitlik reddiye. ⑥ el-Kasîdetü'l-mudariyye : salavata dair, hemen bütün evrâd mecmualarında yer alan 39 beyitlik kaside. ⑦ Takdîsü'l-Harem min tednîsi'd-darem : 1256 yılında Medine'de Ravza-i Mutahhara ile hücre-i saâdetin yanmasına sebep olan yangın dolayısıyla yazılmış 98 beyitlik kaside. Bunlardan başka devlet büyüklerine yazdığı kasideler ve dönemin Mısır'ındaki sosyal ve ahlâkî hayatı eleştirdiği birçok şiiri vardır. Türbesi ve Külliyesi — Kaynağa göre kabri İskenderiye'de sahile yakın, kendi adıyla anılan caminin içindeki sağ maksûrededir.

İskenderiyeVefât 695 h.İncele
Evliyâ

Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî

Kutub

Kuzey Fas'taki Gumâre bölgesinde doğan (593/1196), Şâzeliyye tarikatının pîri, İslâm tasavvufunun en etkili mürşitlerinden; Hasenî-İdrîsî soyundan bir şeriftir. Tunus ve İskenderiye'de irşadda bulundu; hac yolculuğu sırasında Mısır'ın Kızıldeniz çölündeki Humeysera mevkiinde vefat edip oraya defnedildi. Kabri çölün ortasında, adıyla anılan büyük türbe-cami kompleksindedir; mevlidiyle önemli bir ziyaretgâhtır. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Şâzelî'; Wikipedia 'Mausoleum of Abu al-Hasan al-Shadhili'.)

Humeysera (Kızıldeniz)Vefât 656 h.İncele
Evliyâ

Ebü'l-Haccâc el-Uksurî

Yusuf b. Abdürrahîm; Şam (veya Bağdat) doğumlu olup hac ve seyahat sonrası Yukarı Mısır'da Luksor'a yerleşen, takvâsı ve hacılara hizmetiyle tanınan sûfî. Luksor'un manevî hâmisi sayılır ve Mısır'ın büyük velileri arasında anılır. Türbesi Luksor Tapınağı üzerine kurulmuş, adıyla anılan caminin kubbesi altındadır; her yıl mevlidiyle anılır. (Kaynak: Mısır Devlet Enformasyon Servisi (SIS); C. Mayeur-Jaouen, 'Abu-l-Hajjaj al-Uqsuri', OpenEdition.)

LuksorVefât 642 h.İncele
Tâbiîn

Üveys el-Karanî (Veysel Karanî)

Hz.

Üveys el-Karanî (Anadolu halk kültüründe Veysel Karanî), Yemenli zâhid bir tâbiîndir; Hz. Peygamber'i görememekle birlikte ona duyduğu derin muhabbetle tanınmış, 'Üveysîlik' yolunun pîri kabul edilmiştir. Rivayetlere göre Hz. Ali'nin ordusunda Sıffîn'de (37/657) şehid düşmüş ve Rakka yakınında defnedilmiştir; kabir yeri ihtilaflı olmakla birlikte Rakka en güçlü ihtimaldir. Cami ve türbe 2013-2014'te IŞİD tarafından yıkılmış, henüz ihya edilmemiştir. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Veysel Karanî'; Wikipedia 'Uwais al-Qarni Mosque'.)

RakkaVefât 37 h.İncele
Şehîd

Ammâr bin Yâsir

Hz.

Ammâr bin Yâsir, ilk Müslümanlardan ve Hz. Peygamber'in en yakın sahâbîlerinden biridir; annesi Sümeyye İslâm'ın ilk kadın şehididir. Doksan yaşını aşmışken Hz. Ali'nin saflarında Sıffîn Savaşı'nda (37/657) şehid edilmiş ve Rakka yakınında defnedilmiştir. Kabri üzerine inşa edilen Üveys el-Karanî Camii ve türbesi 2013-2014'te IŞİD tarafından patlayıcılarla yıkılmış olup henüz yeniden inşa edilmemiştir. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Ammâr b. Yâsir'; Wikipedia 'Uwais al-Qarni Mosque'.)

RakkaVefât 37 h.İncele
Evliyâ

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî

eş-Şeyhü'l-Ekber, Muhyiddîn (k.s.)

Tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif; eş-Şeyhü'l-Ekber lakabıyla anılır. Tam adı Muhyiddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî 'dir. Görüşlerini takdir edenler tasavvuftaki otoritesini "Şeyhü'l-Ekber", dinî ilimlerde müceddid oluşunu "Muhyiddin" lakabıyla ifade etmiştir. Mâlikî kadısı Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'den ayırt edilmesi için bazı kaynaklarda İbn Arabî diye yazılır; kendisi adını birçok yerde Muhammed İbnü'l-Arabî olarak kaydeder. 17 Ramazan 560'ta (28 Temmuz 1165) Endülüs'ün güneydoğusundaki Mürsiye'de (Murcia) doğdu. Hakkında bilinenler büyük ölçüde kendi eserlerindeki kayıtlara dayanır. Soylu bir Arap sülâlesinden, Benî Tay kabilesindendir; cömertliğiyle meşhur Hâtim et-Tâî'nin büyük dedelerinden olduğunu belirtir. Babası Ali b. Muhammed'i çok Kur'an okuyan, fıkıh ve hadisle uğraşan takvâ sahibi bir zat olarak anlatır; annesi Nûr ensar soyundandır. Sekiz yaşına kadar Mürsiye'de yaşayan aile, sonra İşbîliye'ye (Sevilla) göç etti. Bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekildiğini söyler. On beş-on altı yaşlarındayken filozof İbn Rüşd 'ün dikkatini çekmiş, onunla yaptığı ve kendi kaydettiği görüşme, felsefî bakış ile tasavvufî bakışın karşılaştırılması bakımından sembol değeri taşır. İlk Kur'an derslerini komşusu Ebû Abdullah el-Hayyât'tan aldı; İbn Hubeyş, İbn Ât, İbn Bakī ve İbn Vâcib gibi hadisçilerden hadis okudu. On sekiz yaşında Lahmî'den kıraat öğrendi, Abdurrahman es-Süheylî'den ve Kadı İbn Zerkūn'dan ders alıp icâzet aldı. Zâhirî ilimlerde yeterli eğitimden sonra halvet ve murakabeye yöneldi; 580 (1184) yılında seyrüsülûkünün henüz başında bazı tasavvufî makamlara ulaştı. Kendilerinden faydalandığı 300'ü aşkın kişinin hallerine ve sözlerine eserlerinde yer verir. İlk mürşidi olarak Ebü'l-Abbas el-Uryebî'yi anar; kendi ifadesine göre gerçek tahkik yoluna intisabı, bu yıllarda Hızır'la karşılaşıp ondan hırka giymesinden sonra gerçekleşmiştir. Yirmi altı yaşında Tunus'a gitti ve sonradan el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye 'yi ithaf edeceği Şeyh Abdülazîz el-Mehdevî ile görüştü. Fas'ta dört yıl kadar kaldı; kendisine yirmi üç yıl yoldaşlık edecek Abdullah Bedr el-Habeşî ile orada tanıştı. Gırnata ve Kurtuba'dan sonra Merakeş'te aldığı bir mânevî işaretle 596'da (1200) Doğu'ya yöneldi. Bicâye'de görmek istediği Ebû Medyen 594'te (1198) vefat etmişti; yine de onun ruhaniyetinden hayatı boyunca istifade ettiğini söyler. 597'de (1201) Tunus'tan hacca çıktı; Mısır, Kudüs ve Halîl'den geçip Medine'de Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret etti (Zilhicce 598 / Eylül 1202) ve Mekke'ye ulaştı. Mekke'de ders halkalarına devam etti, Hâce Abdullah-ı Herevî'nin bir eserini okudu, Gazzâlî'nin İhyâ 'sını okuttu. Yirmi üç yılda tamamlanacak el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ilk defa burada kendisine ilham edilmeye başlandı; yazdıklarının Kâbe'yi tavaf ederken veya Harem'de murakabede otururken kendisine açıldığını söyler. 601'de (1204) Bağdat'a, ardından Musul'a gitti ve orada et-Tenezzülâtü'l-Mevsıliyye 'yi yazdı. Zilkade 602'de (Haziran 1206) Urfa, Diyarbekir ve Sivas üzerinden Malatya'ya geldi. Yanında Sadreddin Konevî'nin babası Mecdüddin İshak vardı; I. Gıyâseddin Keyhusrev onu Konya'ya çağırınca İbnü'l-Arabî de Konya'ya gitti ve orada Evhadüddîn-i Kirmânî ile görüştü. Halep, Kudüs, Mısır ve Mekke'ye yeniden gidip Bağdat ve Konya'ya döndü; 615'te (1218) Malatya'ya yerleşti. Mecdüddin İshak vefat edince vasiyeti üzerine dul kalan hanımıyla evlendi. Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus'a nasihat mektupları yazdı; Eyyûbîler'in Halep ve Dımaşk emîrleriyle de münasebeti vardı. Son yıllarını Dımaşk'ta geçirdi. Kendi naklettiğine göre gördüğü bir mübeşşirat üzerine Fusûsü'l-hikem 'i 627 (1230) yılında burada telif etti; zamanının büyük kısmını el-Fütûhât 'ı gözden geçirip yeniden yazmaya ayırdı ve bu ikinci nüshayı vefatından bir yıl kadar önce tamamladı. 22 Rebîülâhir 638'de (10 Kasım 1240) Dımaşk'ta Benî Zekî'lerin mâlikânesinde vefat etti ve Kāsiyûn dağı eteğindeki Sâlihiye semtinde, Kadı Muhyiddin İbnü'z-Zekî ailesinin kabristanına defnedildi. İlk evliliğini İşbîliye'de, ikincisini Mekke'de, üçüncüsünü Malatya'da Sadreddin Konevî'nin annesiyle yaptı; dördüncü olarak Dımaşk Mâlikî kadısı Zevâvî'nin kızıyla evlendiği kaydedilir. Oğulları Muhammed İmâdüddin ve Muhammed Sa'deddin'dir; ikincisi Sadreddin Konevî'nin üvey kardeşi sayılır. Tesir Halkası — Görüşleri önce talebeleri İbn Sevdekîn, Sadreddin Konevî ve Afîfüddin et-Tilimsânî vasıtasıyla öğretilmiş; Fahreddîn-i Irâkī, Saîdüddin el-Fergānî, Müeyyidüddin Cendî, Abdürrezzâk el-Kâşânî ve Dâvûd-i Kayserî ile sistemli hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu ilk dönemin en önemli siması, onun görüşlerini yorumlayan ilk şârih olan Konevî'dir; Şeyhü'l-Ekber unvanına nisbetle bu çizgiye Ekberîler denir. Konevî'den Kutbüddîn-i Şîrâzî'ye, oradan Molla Sadrâ ve Hacı Hâdî-i Sebzevârî'ye uzanan bir çizgiyle İran medrese geleneği de etkilenmiştir. Abdülkerîm el-Cîlî, Azîzüddin en-Nesefî, Abdurrahman-ı Câmî, Abdullah Bosnevî, Niyâzî-i Mısrî, Abdülganî en-Nablusî ve İsmâil Hakkı Bursevî onun görüşlerinden etkilenenler arasındadır. Malatya ve Konya'da dörder yıla yakın kalarak ilim ve irfan meclisleri düzenledi. Osmanlı'nın mânevî kurucusu Şeyh Edebâli'nin Dımaşk'ta onun sohbetlerine katılarak müridi olduğu rivayet edilir; Fusûs şârihi Dâvûd-i Kayserî'nin ilk resmî başmüderris, Miftâhu'l-gayb şârihi Molla Fenârî'nin ilk şeyhülislâm olması bu mektep ile Osmanlı arasındaki irtibatın delilleri arasında sayılır. Sultan III. Murad Fusûsü'l-hikem 'i tercüme ettirdi; Nâbî ve Sünbülzâde Vehbî gibi şairler ona methiyeler yazdı. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Eserlerini düşünüp taşınarak değil "ilâhî imlâ" ile yazdığını, kitaplarının keşif yoluyla kendisine verilenleri içerdiğini söyler. 603 (1206) yılında Kahire'de bir gece gördüğünü anlattığı hâlde kendisine "O var ama sen yoksun" denildiğini nakleder; kaynağa göre bu söz onun bütün dikkatini hakiki vücûdda toplamasına yol açmıştır. Ona göre vücûd esasen birdir, mevcûdat onun tecellîleridir. Kaynağın 1. bölümüne göre vahdet-i vücûd tabiri bir terim olarak onun eserlerinde geçmez; bu mânayı birçok ibare ve istiareyle anlatmış, tabir bilinen anlamına yakın biçimde ilk defa Sadreddin Konevî ve talebesi Fergānî tarafından kullanılmıştır. Şiiri de aynı açıdan görür: el-Fütûhât 'ta ona ait 1428 parça şiir, 7102 beyit bulunur. Mekke'de İsfahanlı âlim Mekînüddin'in kızı Nizâm'ın adını kullanarak yazdığı Tercümânü'l-eşvâk şiirleri zâhir ehlince bir gönül ilişkisi diye yorumlanınca, bu şiirlere şerh yazarak maksadının Nizâm'ı ilâhî aşkı anlatmak için bir sembol olarak kullanmak olduğunu açıklamıştır. Eserleri — İlk listesi el-Fihrist 'te 248, vefatından altı yıl kadar önce verdiği el-İcâze 'de 289 eserini sayar; bunlardan doksan sekizi günümüze ulaşmıştır. Osman Yahyâ toplam 856 eseri incelemiş, 137'sinin ona izâfe edilmiş olduğunu tesbit etmiş ve ona ait denilebilecek eser sayısını 550 civarında tahmin etmiştir; bugün için yaklaşık 245 eserinin günümüze ulaştığı söylenebilir. Başlıcaları: en büyük ve temel eseri el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye (ikinci defa kendi eliyle yazdığı otuz yedi ciltlik nüsha İstanbul'da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'ndedir); Fusûsü'l-hikem (Sadreddin Konevî'nin eliyle yazılıp müellifin gördüğü nüsha da aynı müzededir; üzerine birçok şerh yazılmıştır); Kehf sûresinin 60. âyetine kadar getirdiği kayıp tefsiri el-Cem' ve't-tafsîl ; et-Tedbîrâtü'l-ilâhiyye ; altmış bir gazel ve şerhinden oluşan Tercümânü'l-eşvâk . Risâletü'l-envâr , Rûhu'l-kuds , et-Tecelliyâtü'l-ilâhiyye ve Ankāü muğrib basılan diğer eserlerindendir. Türbesi ve Külliyesi — Sâlihiye'deki kabri, sonradan iki oğlunun da gömüldüğü bu yer, sonraki devirlerde Şam bölgesinde yaygınlaşan tasavvuf karşıtı akımlar sebebiyle bakımsız kalarak unutulmaya yüz tuttu. Yavuz Sultan Selim , Mısır seferi dönüşünde uğradığı Şam'da ilk iş olarak kabrinin yerini tesbit ettirdi ve üzerine bir türbe, yanına bir cami ve bir tekke yaptırdı. Türbe II. Abdülhamid tarafından tamir ettirildi ve bugün de ziyaret edilmektedir. Osmanlı arşiv vesikaları, son döneme kadar devletin Şam'daki türbe ve camiinin bakımını üstlendiğini, buraya görevliler tayin edip maaş bağladığını gösterir.

ŞamVefât 638 h.İncele
Sahâbe

Vahşî bin Harb

Hz.

Uhud'da Hz. Hamza'yı şehid eden ve daha sonra müslüman olan Habeşli köle, sahâbî. Yemâme Savaşı'nda Müseylimetülkezzâb'ı öldürmesiyle de anılır. Tam adı Ebû Desme (Ebû Harb) Vahşî b. Harb el-Habeşî 'dir. Aslen Habeşistanlıdır ve Kureyş eşrafından Cübeyr b. Mut'im'in kölesiydi; başka kişilerin kölesi olduğuna dair rivayetler Çok Görüşlü Sunum'dadır. Mekke'ye nasıl geldiği bilinmemektedir. Uhud Savaşı hazırlıkları sırasında Cübeyr b. Mut'im, Bedir'de amcası Tuayme'yi öldüren Hamza'yı öldürdüğü takdirde onu hürriyetine kavuşturacağını vaad etti. Bedir'de öldürülen Hâris b. Âmir'in kızı da onun âzat edilmesi için Hz. Muhammed, Ali veya Hamza'dan birini öldürmesini istiyordu. Ebû Süfyân'ın karısı Hind bint Utbe ise Bedir'de babasını, kardeşini ve amcasını öldüren Hamza'yı ortadan kaldıracak kişiye bütün takılarıyla birlikte 10 altın vereceğini bildirdi. Vahşî Uhud için müşrik ordusuyla birlikte Mekke'den yola çıktı; Kureyş ordusundaki kölelerden Vahşî ile Suâb dışındakiler geri hizmette görevlendirilmişti. Çatışmalar başladıktan sonra bazan bir kayanın, bazan bir ağacın arkasına saklanarak Hamza'yı gözetledi. Hz. Hamza bir kayanın arkasında Sibâ' b. Abdüluzzâ ile çarpışıp onu öldürdükten sonra kendisinin bulunduğu yere yaklaşınca mızrağını fırlatarak onu şehid etti; ardından ciğerini söküp Hind'e götürdü. Cübeyr b. Mut'im onu âzat etti, Hind de takılarını ve 10 altını ona verdi. Vahşî daha sonra müslüman olunca, hürriyetine kavuşmak için Hamza'yı öldürmekten başka çaresi bulunmadığını ve Uhud'a yalnız bunun için katıldığını söylemiştir. Uhud'daki galibiyet haberini Mekke'ye ilk ulaştıran kişi olduğu kaydedilir; Hacûn'da bir tepeye çıkarak Mekke müşriklerine savaş hakkında bilgi verdi. Ardından Mekke'de yaşamaya devam etti; Hendek Gazvesi'ne de katıldı ve bu savaşta harbesiyle Tufeyl b. Nu'mân el-Ensârî'yi şehid etti. Mekke'nin fethinden sonra Tâif'e kaçtı; zira Hz. Peygamber'e ve müslümanlara karşı düşmanlıklarıyla tanınan on kadar kişiyle birlikte umumi affın dışında bırakılmıştı. Tâifliler Medine'ye heyet göndermeye karar verince Dımaşk'a, Yemen'e veya başka bir yere gitmeyi düşündü; bu arada kendisine Hz. Muhammed'in İslâm'a girenleri affettiği bildirilince Medine'ye gitmeye karar verdi ve Mescid-i Nebevî'de Resûl-i Ekrem'in huzurunda müslüman oldu. Kaynaklarda bu görüşmeye dair ayrıntılar yer alır. Buna göre Vahşî günahkâr olduğunu söyleyerek tereddüdünü ifade edince Resûl-i Ekrem, “Kim tövbe edip iyi davranışlarda bulunursa şüphesiz o kişi tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner” âyetini okudu (el-Furkān 25/71). Vahşî, işlediği günahı Allah'ın bağışlayıp bağışlamayacağını sorunca Resûlullah, “Allah kendisine ortak koşulması dışında bütün günahları dilediği kimse için bağışlar” âyetiyle (en-Nisâ 4/116) cevap verdi. Vahşî, Allah'ın kendisini bağışlamayı dileyip dilemeyeceğini bilmediğini söyleyince Hz. Peygamber, “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan, çok esirgeyendir” âyetini okudu (ez-Zümer 39/53) ve Vahşî bunun ardından İslâm'a girdi. Bu sırada amcasının nasıl şehid edildiğini anlatmasını isteyen Resûlullah onu dinlerken büyük bir teessüre kapıldı; bununla birlikte Vahşî'yi cezalandırmadı, yalnız amcasının katledilişini hatırlamak istemediğinden gözüne görünmemesini istedi. Bu görüşmeden sonra Medine'den ayrıldı. 12 (633) yılında Hâlid b. Velîd kumandasında Yemâme Savaşı'na katıldı ve peygamberlik iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb'ı harbesiyle öldürdü. Buna çok sevinen Vahşî'nin, “Hamza'yı öldürmekle insanların en hayırlısının kanına girdim, Müseylime'yi öldürmekle de insanların en kötüsünü ortadan kaldırdım” dediği nakledilir. Ardından Hâlid b. Velîd ile Yermük Savaşı'na katıldı ve Dımaşk'ın fethinde bulundu. Bir süre Dımaşk'ta yaşadı, Humus'un fethine katıldı ve buraya yerleşti. Hz. Ömer zamanında içki içtiği için kendisine had cezası uygulandığı ve bunda ısrar edince divandan çıkarıldığı rivayet edilir. Ölümüne kadar Humus'ta yaşadı; hemen bütün kaynaklarda Hz. Osman devrinde (644-656) vefat ettiği kaydedilir. Tesir Halkası — Buhârî ve Ahmed b. Hanbel'in eserlerinde birer hadisi yer alır; kendisinden Ubeydullah b. Adî, Ca'fer b. Amr ed-Damrî ve oğlu Harb rivayette bulunmuştur. İbn Sa'd (ö. 230/845), Humus'ta ilk parlak elbiseyi Vahşî'nin giydiğini ve soyunun kendi zamanına kadar devam ettiğini belirtir.

HumusVefât 40 h.İncele
Şehîd

Nûreddin Mahmûd Zengî

el-Melikü'l-Âdil, eş-Şehîd

Dımaşk ve Halep atabegi (1146-1174); Haçlılara karşı mücadelesi, adaleti ve dindarlığıyla tanınan Zengî hükümdarı. Adaleti ve dindarlığı sebebiyle el-Melikü'l-âdil , Haçlılarla yapılan savaşlarda şehid olmayı çok arzu ettiği için Şehîd lakabıyla anılır. Kurdurduğu medrese, dârülhadis, bîmâristan ve vakıflarla İslâm kurumları tarihinde apayrı bir yeri vardır. 17 Şevval 511'de (11 Şubat 1118) Halep'te doğdu. Yazısının güzel olması, çok okuması, hadis ezberleyip rivayet etmesi ve fıkıh bilgisine dair rivayetler iyi bir eğitim aldığını gösterir. Gençliğinde babası İmâdüddin Zengî 'nin yanında zaman zaman savaşlara katıldı. Babası Ca'ber Kalesi'ni kuşattığı sırada öldürülünce (5 Rebîülâhir 541 / 14 Eylül 1146) Halep'e gelip şehre hâkim oldu. Urfa'yı II. Josselin'in elinden yeniden aldı; bunun Avrupa'da uyandırdığı büyük yankı II. Haçlı Seferi'ne yol açtı. 549 (1154) yılında Dımaşk'ı ele geçirdi. 552 (1157) depreminin ardından Hama, Şeyzer, Humus ve diğer şehirlerdeki kaleleri kısa sürede yeniden yaptırdı. Esedüddin Şîrkûh kumandasında Mısır'a gönderdiği birlikler sonunda Kahire'de idareyi ele geçirdi (564/1169); Şîrkûh'un ölümünden sonra yerine yeğeni Selâhaddîn-i Eyyûbî getirildi. 567 (1171) yılında Selâhaddin'den Mısır'da hutbenin Abbâsî halifesi adına okutulmasını istedi; kesin emri üzerine hutbe 7 Muharrem 567 / 10 Eylül 1171'de Abbâsî halifesi adına okunmaya başlandı ve birkaç gün sonra Fâtımî Devleti yıkıldı. Abbâsî Halifesi Müstazî-Biemrillâh ona saltanat alâmetleriyle bir temliknâme gönderdi. 568 (1173) yılında Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıcarslan ile karşı karşıya geldiğinde, iki müslüman devletin savaşmasının yalnız Haçlıların işine yarayacağını söyleyen âlimlerin ve din adamlarının araya girmesiyle anlaşma sağlandı. Hanefî fıkhını iyi bildiği, ancak kendisinde mezhep taassubu bulunmadığı, hadisle meşgul olduğu, geceleri zikir yaptığı ve zikre kalkmak isteyenleri uyandırmak için Dımaşk Kalesi'nde belli saatlerde davul çaldırdığı kaydedilir. Haftanın belli günlerinde baş kadısı ve diğer kadılarla birlikte Dımaşk'ta yaptırdığı dârüladl de oturup davalara bakar, ülkesinin hiçbir yerinde İslâm'a aykırı davranışlara izin vermezdi. Tarihçiler onun gayri şer'î vergileri (mükûs) kaldırdığını söyler. İbnü'l-Esîr, Hulefâ-yi Râşidîn ile Ömer b. Abdülazîz'den sonra ondan daha iyisini, daha adaletli ve merhametlisini görmediğini belirtir. Depremlerde yıkılan Dımaşk, Humus, Hama, Halep, Şeyzer ve Ba'lebek kalelerini yeniden yaptırdı veya tamir ettirdi; yangın ve depremlerde yıkılan Halep Ulucamii'ni yeniden inşa ettirdi, Urfa Ulucamii'ni hükümdarlığının ilk yıllarında yaptırdı. En büyük ve en güzel eseri 568 (1172-73) yılında tamamlanan Musul Ulucamii 'dir (Câmiu'n-Nûrî). Nizâmülmülk'ten sonra çok sayıda medreseyi hizmete açan devlet adamıdır; Dımaşk'taki en-Nûriyyetü'l-kübrâ ve en-Nûriyyetü'l-Hanefiyyetü's-suğrâ yaptırdığı medreselerin en güzel örnekleridir. Dımaşk'taki Nûriyye Dârülhadisi 1893'teki yangında birkaç duvarı dışında tamamen yıkılmıştır; bugün müze olarak kullanılan Dımaşk bîmâristanı da onun eseridir. Yetimler için okullar, çok sayıda han, ribât, hankah ve sebil yaptırdı. Vakıflara tahsis ettiği arazi ve dükkân gelirlerinin yıllık 30.000 dinarı bulduğu, vakıflara yardım ve sadaka olarak 200.000 dinar dağıttığı; müderrislere, fukahaya, hac yolcularına, fakir ve kimsesizlere, Ali evlâdına, zâviye ve ribâtlara yardım ettiği kaydedilir. Mısır'a gitmek üzere hazırlık yaptığı sırada Dımaşk Kalesi'nde vefat etti (11 Şevval 569 / 15 Mayıs 1174). Önce iç kaledeki bir odaya gömüldü, daha sonra Havvâsin denilen çarşının girişinde Hanefîler için yaptırdığı en-Nûriyyetü'l-kübrâ medresesinin girişindeki türbesine nakledildi. Yerine on bir yaşındaki oğlu el-Melikü's-Sâlih İsmâil geçti. Tesir Halkası — Siyasî hedeflerinden Mısır'daki Fâtımî Devleti'ne son verip İslâm dünyasını Abbâsî halifesinin şahsında birleştirmeyi gerçekleştirdi; Haçlı devletlerini bütünüyle ortadan kaldıramamışsa da Kudüs'ün kurtarılmasına zemin hazırladı . Öldüğü sıralarda Selâhaddin Mısır, Libya, Yemen ve Sudan'ın bir kısmını onun adına idare ediyordu. Kudüs'ün fethedileceğine inandığından Mescid-i Aksâ'ya konulmak üzere Halep'te sanat değeri çok yüksek bir ağaç minber yaptırdı; Selâhaddîn-i Eyyûbî Kudüs'ü fethettiğinde bu minberi Mescid-i Aksâ'ya koydurdu. Minber 1969'da çıkarılan bir yangında yanmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Türbesi, Dımaşk'ta (Şam) yaptırdığı ve medrese, mescid ve bâninin türbesinden meydana gelen külliyenin içindedir. Nûriyye Medresesi (en-Nûriyyetü'l-kübrâ) adıyla da tanınan yapının taçkapısı üzerindeki altı satırlık kitâbe Şâban 567'de (Nisan 1172) tamamlandığını bildirir; bu kitâbe bâninin Hanefî oluşuna işaret ederken ikinci kapının üstündeki kitâbe burada Şâfiî mezhebiyle ilgili derslerin de okutulduğunu kaydeder. Bina, ortasında büyük bir havuz bulunan merkezî bir avluya göre üç eyvanlı bir plana sahiptir; avlunun kıble yönünde mescid yer alır. Türbe giriş holünün kıble yönündedir; üzeri mukarnaslı bir kubbe ile örtülüdür ve yüksek tutulan beden duvarları medresenin kütlesini aşar. İçinde kıble tarafında iki devşirme sütunçeli göz alıcı bir mihrap, ortasında üzerinde kitâbe bulunan bir taş lahit vardır; dört duvarında geniş bir kuşak hâlinde Âyetü'l-kürsî yazılıdır.

ŞamVefât 569 h.İncele
Tâbiîn

Kâ'b el-Ahbâr

Benî İsrâil'e dair rivayetleriyle tanınan tâbiî; bir yahudi âliminin oğlu olarak yetişmiş, müslüman olduktan sonra Ehl-i kitap kültürüne dair geniş bilgisiyle sahâbe ve tâbiîn arasında anılmış Yemenli bir âlim. Tam adı Ebû İshâk Kâ‘b b. Mâti‘ b. Heynû‘ el-Himyerî el-Yemânî 'dir. Milâdî 550 yılı civarında doğdu. Yemen'de yaşayan Zûruayn (Zülkelâ) soyundandır; dedesinin adı Heysû‘ veya Amr olarak da zikredilir. Geniş ilmi ( hibr/habr , çoğulu ahbâr ) sebebiyle Kâ‘b el-Ahbâr diye anılmıştır; yaygın olmayan bir rivayete göre bu ad, mürekkeple ( hibr ) yazı yazmasından gelir ve kendisine Kâ‘b el-Hibr de denir. İbn Sa‘d'ın naklettiği bir rivayete göre bir yahudi âlimi olan babası Tevrat'ın bir kısmını yazıp ona vermiş ve onunla yetinmesini tavsiye etmiş, diğer kitaplarını bir dolaba kilitleyerek onları okumayacağına dair oğlundan söz almıştır. İslâm'ı ne zaman kabul ettiği hakkında farklı rivayetler vardır (bk. Çok Görüşlü Sunum). İbn Sa‘d'ın aynı rivayetine göre İslâm her tarafa yayılınca babasının sakladığı kitapları okumuş, bunlarda Resûlullah ile ümmetinin özelliklerini görünce müslüman olmuş, Abbas da onu himayesine almıştır. Kaynak, müslüman oluşuyla ilgili bazı garip hikâyelerin de uydurulduğunu belirtir. Hz. Ömer ve Suheyb-i Rûmî gibi sahâbîlerden hadis rivayet etti; Resûl-i Ekrem'den de mürsel olarak rivayette bulundu. İlk zamanlar kıssa anlattığı, devlet başkanı tarafından görevlendirilmeyen kişilerin kıssa anlatmasını yasaklayan hadisi duyunca bundan vazgeçtiği, Muâviye'nin izin vermesi üzerine bu işe yeniden başladığı belirtilir. Verdiği bilgilere Hz. Ömer'in ilgi gösterdiği, kendisinden öğüt istediği ve tavsiyelerine uyduğu rivayet edilir. Humus'a yerleşti ve Bizanslılar'la yapılan savaşlara katıldı. Kaynağın esas aldığı rivayete göre 100 yaşını geçmiş olduğu halde 32 (652-53) yılında Humus'ta vefat etti; başka tarih ve yer rivayetleri Çok Görüşlü Sunum'dadır. Tesir Halkası — Sahâbîlerden Hz. Ömer, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Ebû Hüreyre ve Muâviye b. Ebû Süfyân ondan faydalanmış; Hz. Ömer'in iki âzatlısı Eslem ve Ebû Râfi‘ es-Sâiğ ile Mâlik b. Âmir, Saîd b. Müseyyeb, Atâ b. Yesâr ve üvey oğulları Tübey el-Himyerî ile Nevf b. Fedâle gibi tâbiîler de ondan rivayette bulunmuştur. Rivayetleri Mâlik'in el-Muvatta 'ı ile Dârimî, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî'nin Sünen 'lerinde yer alır. Kaynağa göre sonraki dönemin birçok eserindeki bilgilerin bir kısmı Kâ‘b'dan rivayet edilen haberlere dayanır: İbnü'l-Cevzî'nin Fezâilü'l-Kuds 'ü ile Ziyâeddin el-Makdisî'nin Fezâilü Beyti'l-makdis 'indeki tarihî bilgiler, Kisâî'nin Kısasü'l-enbiyâ 'sı ile Sa‘lebî'nin Arâisü'l-mecâlis 'indeki peygamberlerle ilgili rivayetler, Ezrakī'nin Ahbâru Mekke 'sindeki Mekke tarihi, İbnü'l-Esîr'in el-Kâmil 'inde mahlûkatın yaratılması ve peygamberler hakkında verilen bilgiler, ayrıca Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî ile İbn Haldûn'un eserlerindeki bilgilerin bir kısmı bunlardandır. Hakkında modern dönemde de çalışmalar yapılmıştır: Israel Wolfensohn onun hadisteki ve efsane literatüründeki yerine dair bir doktora tezi hazırlamış (Frankfurt 1933), Muhammed Ali Ebû Hamde hakkındaki görüşleri derlemiş (Amman 1411/1991), Moshe Perlmann da müslüman oluşuna dair iki rivayet metnini yayımlamıştır (1953, 1954). Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kâ‘b şair değildir; bu bölüm onun rivayet çizgisini verir. Kaynağın aktardığına göre Zehebî, elinde Tevrat'ın tahrif edilmemiş bir nüshası bulunduğu için yahudilere ait kitapları ve bu kitaplardaki sahih ve uydurma haberleri iyi tanıdığını söyler. Ebû Nuaym el-İsfahânî de babasından kalan ve tahrif edilmemiş olduğu söylenen bu nüshadan, özellikle son peygambere inanmanın gereğine ve onun ümmetinin faziletine dair geniş iktibaslar yapar. Kâ‘b'ın bu nüshayı ölümünden bir müddet önce imha ettiği ve ona dayanarak yaptığı Kur'an âyetleriyle ilgili bazı yorumların hadislere uygunluğunu gören sahâbenin onu tasvip ettiğine dair haberler de rivayet edilmiştir. Naklettiği İsrâiliyat türünden rivayetler, güvenilirliği hakkındaki tartışmanın merkezindedir (bk. Çok Görüşlü Sunum). Eserleri — Kaynak, Kâ‘b'ın kaleme aldığı bir eser kaydetmez; ona nisbet edilen metinlerden söz eder. Brockelmann, Kâ‘b el-Ahbâr adına uydurulmuş bir Hadîsü Zilkifl 'den (Bulak 1283), Ziriklî de Sîretü'l-İskender adlı iki cilt hacminde bir eserden bahseder. Kitâbü Kâ‘bi'l-Ahbâr adlı eserin ise ona nisbet edilen rivayetlerden meydana geldiği görülür (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4923). Türbesi ve Külliyesi — Kâ‘b'ın kendi maddesi kabir yapısından söz etmez. HUMUS maddesi, şehirde Hâlid b. Velîd'e atfedilen türbeden sonra zikredilebilecek diğer türbeler arasında Makām-ı Kâ‘b el-Ahbâr 'ı sayar; yapı hakkında ayrıca bilgi vermez.

HumusVefât 32 h.İncele
Sahâbe

Hâlid bin Velîd

Hz., Seyfullah

Hz. Peygamber'in seyfullah (Allah'ın kılıcı) unvanı verdiği meşhur kumandan sahâbî. Tam adı Ebû Süleymân Hâlid b. el-Velîd b. el-Mugīre el-Mahzûmî el-Kureşî 'dir; Fârisü'l-İslâm diye de anılır. Hicretten 35-39 yıl kadar önce (583-587) Mekke'de doğdu. Soyu yedinci göbekten dedesi Mürre'de Resûl-i Ekrem'in soyu ile birleşir. Babası Velîd b. Mugīre Kureyş arasında seçkin bir kişiydi; annesi Lübâbe es-Suğrâ Esmâ bint Hâris, Hz. Peygamber'in hanımlarından Meymûne bint Hâris'in baba bir kız kardeşidir. Mensup olduğu Mahzûmoğulları Kureyş'in süvari birliği kumandanlığını üstlenmişti. Çocukluğunu gelenek gereği çölde bir aile yanında geçirdi; Mekke'ye dönünce ata binmeyi, silah kullanmayı ve süvari birliklerini sevk ve idare etmeyi öğrendi. Ticaret kervanlarıyla Suriye, Irak, Mısır ve Yemen'e gitti; okuma yazma bildiği ve müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber'in kâtipleri arasında yer aldığı bilinmektedir. Müslüman olmadan önce Kureyş ordusunda süvari kumandanıydı. Uhud Gazvesi'nde (625) bazı müslümanların Ayneyn tepesinden ayrıldığını görünce İslâm ordusuna arkadan hücum ederek savaşın neticesini değiştirdi; Hendek'te (627) de Kureyş süvarisinin başındaydı. Hudeybiye yılında (628) 200 kişilik bir süvari birliğine kumanda ederken Hz. Peygamber'in korku namazı kıldırdığını görünce "Bu adam korunmuştur" dediği nakledilir. Kardeşi Velîd'in, Resûlullah'ın kendisini sorduğunu bildiren mektubunu okuyunca müslüman olmaya karar verdi; Osman b. Talha ve Amr b. Âs ile birlikte 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Medine'ye gidip Mescid-i Nebevî'de kelime-i şehâdet getirdi. Hz. Peygamber onun için dua etti ve ona Mescid-i Nebevî civarında bir ev verdi. Müslüman olarak katıldığı ilk savaş Mûte'dir (Eylül 629); bu savaşta İslâm ordusunu Bizans ordusunca imha edilmekten kurtardı ve Medine'ye dönünce Hz. Peygamber ona seyfullah unvanını verdi. Mekke'nin fethinde (11 Ocak 630) sağ kol birliğinin kumandanıydı ve şehrin fethi sırasındaki tek mukavemeti kırdı; ardından Nahle vadisindeki Uzzâ putunu yıktı. Huneyn'de yaralandı, Tebük seferinde (630) Dûmetülcendel'e gönderildi, Temmuz 631'de 400 askerle Necran'a giderek Hâris b. Kâ'b kabilesini İslâm'a davet etti ve aynı yıl Vedâ haccına katıldı. Hz. Ebû Bekir döneminde irtidad hareketlerine karşı halifenin yanında yer aldı. Zülkassa'dan sonra 4000 kişilik ordunun başkumandanlığına getirildi; 19 Eylül 632'de peygamberlik iddiasındaki Tuleyha'nın üzerine yürüdü ve Büzâha'da galip geldi. Ardından zekât vermeyi reddeden Temîm kabilesiyle savaşmak üzere Bütâh'a, oradan Yemâme'ye geçti; 633 yılı başında sona eren Akrabâ Savaşı'nda Müseylimetülkezzâb'ın kuvvetlerini yendi. Bundan sonra Hz. Ebû Bekir onu Irak'a, Sâsânîler'le savaşan Müsennâ b. Hârise eş-Şeybânî'ye yardıma gönderdi; böylece fütuhat döneminin ilk adımı atılmış oldu. 2000 kişilik çekirdek kuvveti Müsennâ'nın askerleriyle 5000'e ulaştı. Übülle'yi fethetti; Ülleys halkıyla 3 Receb 12 (13 Eylül 633) tarihinde antlaşma yaptı; Hîre, Enbâr ve Aynüttemr'i ele geçirerek Basra körfezinden Aynüttemr'e uzanan toprakların İslâm devletine katılmasını sağladı. Halifenin emriyle Suriye'ye yöneldi; 700-800 kişilik süvari birliğiyle Kurâkır ile Süvâ arasındaki çölü beş günde aştı ve Mercirâhit'te (23 Nisan 634) Gassânîler'i yendi. Busrâ'da Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Şürahbîl b. Hasene ve Yezîd b. Ebû Süfyân ile buluşarak birleşik ordunun başkumandanı oldu. Ecnâdeyn'de (30 Temmuz 634) 80.000 kişilik Bizans ordusuna karşı büyük bir zafer kazandı; Fihl'de (23 Ocak 635) de üstün geldi, Dımaşk'ı Eylül 635'te fethetti ve Yermük Savaşı'nı (20 Ağustos 636) kazandı. Bu sırada yeni halife Hz. Ömer onu başkumandanlıktan alarak yerine Ebû Ubeyde'yi getirdi; Hâlid bundan sonra Humus, Hama, Şeyzer ve Kınnesrîn'in fethine onun emri altında, öncü birliği kumandanı olarak katıldı. Ebû Ubeyde'nin vefatından sonra başka birinin emri altına girmedi ve ömrünün geri kalan yıllarını geçirdiği Humus 'ta 21 (642) yılında vefat etti. Kabri oradadır. Hanımları ve çocukları hakkında çok az bilgi vardır; hemen tamamı Suriye'deki veba salgınında ölen kırk kadar çocuğu olduğu rivayet edilir, en meşhuru Humus Valisi Abdurrahman'dır. Hz. Peygamber'den on sekiz hadis rivayet etmiştir; kendisinden hadis alanlar arasında Abdullah b. Kays, Kays b. Ebû Hâzim ve Mikdâd b. Ma'dîkerib bulunur. Ona nisbet edilen mirseb, edlak ve kurtubî adlı üç kılıç Topkapı Sarayı Müzesi'nde muhafaza edilmektedir.

HumusVefât 21 h.İncele
Evliyâ

Şeyh Arslan ed-Dımaşkî

Şeyh (Şam'ın koruyucusu)

Tevhide dair risâlesiyle tanınan Türk asıllı sûfî; Haçlılar'a karşı mücadelesiyle Şam'ın hâmisi diye anılan Dımaşk şeyhi. Tam adı Şeyh Arslân b. Ya'kūb b. Abdillâh b. Abdirrahmân el-Ca'berî ed-Dımaşkī et-Türkmânî 'dir; adı Arapça kaynaklarda Erslân, Reslân ve Ruslân şeklinde de geçer. Ca'ber Kalesi 'nde doğdu. Adından ve Türkmânî lakabından Türkmen kökenli olduğu anlaşılır. Ailesi, Şam bölgesinin Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından 479 (1086) yılında fethinin ardından buraya iskân edilen Türkmen mücahidlerdendi. Çocukluğu ve gençliği Ca'ber Kalesi'nde geçti. Daha sonra diğer Türkmenler'le beraber Şam'a göç etti ve geçimini marangozlukla sağlamaya başladı. Devam eden Haçlı seferleri onun düzenli bir öğrenim görmesine imkân vermedi. Haçlılar'ın Şam'ı işgaline karşı maddî ve mânevî cihadda bulunduğu için "Şam'ın hâmisi" diye tanındı. Kaynağın naklettiği bir olayı (bk. Menkıbeleri) mânevî bir işaret olarak kabul edince kendini tamamen seyrüsülûkle kemale ermeye verdi. Bu yoldaki üstadı Ebû Âmir el-Müeddib adında bir sûfîdir. Samimiyeti ve ciddiyetiyle Ebû Âmir'in en önde gelen müridi oldu; onun vefatından sonra irşad postuna oturdu. Kaynak, Hızır'la ilgili rivayete dayanarak (bk. Menkıbeleri) onun mânevî eğitimini yalnız şeyhinden değil Hızır'dan da aldığını ve Üveysî olduğunu söylemenin mümkün olduğunu belirtir. Derbülhacer diye bilinen yakın bölgedeki caminin bir köşesinde ibadetle meşgul olmaya başladı. Aynı camide ibadet eden devrin önemli sûfîlerinden Şeyh Ebü'l-Beyân ile dost oldukları anlaşılmaktadır. 550 (1155) ile 560 (1165) yılları arasında vefat etti ve Ebû Âmir için yaptırdığı türbede şeyhinin yanına defnedildi. Tesir Halkası — Çağdaşı Abdülkādir-i Geylânî ve Ahmed er-Rifâî gibi şöhret kazanmamışsa da döneminin tasavvuf kültürüne önemli katkılarda bulunmuştur. Kaynağa göre bütün kaynaklar onun Şam'ın büyük şeyhlerinden, tasarruf sahibi bir kişi olduğu hususunda hemfikirdir. İbn Tolun, ona nisbetle Reslâniyye adı verilen bir tarikatın bulunduğunu, kendisinin de bu tarikata intisap ettiğini ve Reslâniyye hırkasını Ebü'l-Feth Muhammed b. Muhammed el-İskenderî'den giydiğini söyler (bk. Çok Görüşlü Sunum). Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şair olarak tanınmaz; çizgisini risâlesi taşır. Kaynağa göre risâlenin temel konusu şirk-i hafî ve fenâ dır: Şeyh Arslan'a göre sülûkün en önemli hedefi insanın şirk-i hafîden kurtulmasıdır; sâlik nefsânî arzu ve hayallerini yok etmekle kalmayıp kendine mahsus bir varlığı olduğu vehminden de kurtulmalıdır. Kaynak risâleyi, Muhyiddin İbnü'l-Arabî öncesi dönemde vücûdî tevhidi esas alan bir metin olarak önemli bulur. Tarikat anlayışını "Tarikatımız muhabbetten ibarettir, amel değildir; fenâdır, bekā değildir" diye ifade eden Şeyh Arslan'ın bu sözlerinden, aşk ve cezbeye öncelik veren Şüttâr tarikini ve melâmet yolunu benimsediği anlaşılır. Eserleri — Risâletü't-tevhîd : kısa bir risâledir; konuların kısa fakat güçlü bir ifadeyle anlatılması ve Türk kökenli olmasına rağmen Arap dilini ustaca kullanması şöhretinin başlıca sebeplerindendir. Şirk-i hafî, iman ve yakîn, şeriat ve hakikat, mümin, ârif, makamlar, ilim, amel, fenâ, ihlâsın dereceleri, muhabbet, belâ, nimet, kul, tarikat, mârifet, avam, havas ve havâssü'l-havas konularını ele alır. İstanbul kütüphanelerinde birçok yazma nüshası ve şerhi vardır. En önemli şerhi Zekeriyyâ el-Ensârî'nin Fethu'r-rahmân bi-şerhi Risâleti'l-Velî Arslân 'ıdır (Kahire 1317); bu şerh Ulvân el-Hamevî'nin şerhiyle birlikte İngilizce'ye çevrilmiştir. Suriyeli araştırmacı İzzet Husariyye, Abdülganî en-Nablusî'nin Hamretü'l-hân 'ı, Ensârî'nin Fethu'r-rahmân 'ı, Ali b. Sadaka'nın Nihâyetü'l-beyân 'ı ve Ulvân el-Hamevî'nin Şerhu'r-Reslâniyye 'si olmak üzere dört şerhi tek cilt halinde neşretmiştir (Dımaşk 1389/1969). Ebü's-Safâ İbrâhim el-Irâkī'nin Lemhu'l-burhâni'l-ferîd 'i diğer önemli bir şerh, Ahmed b. Allân el-Mekkî en-Nakşibendî'ninki ise kısa bir şerhtir. Risâlenin metni Nablusî şerhiyle birlikte basılmıştır (İstanbul 1321). Türbesi ve Külliyesi — Şeyh Arslan, şeyhi Ebû Âmir için yaptırdığı türbede onun yanına defnedilmiştir. Kaynağa göre türbe bugün hâlâ ayakta olup ziyaret edilmektedir.

ŞamVefât 550 h.İncele
Enbiyâ

Hz. Yahya (Vaftizci Yahya)

Hz. (Yahya aleyhisselâm)

Kur'an'da adı geçen, İsrâiloğulları'na gönderilen bir peygamber. Hıristiyanlık'ta Vaftizci Yahyâ (John the Baptist) adıyla bilinir. İslâmî kaynaklardaki adıyla Yahyâ, Hz. Zekeriyyâ 'nın oğludur; annesi Hz. Meryem'in teyzesidir. Adının Batı dillerindeki karşılığı olan Jean'ın (John) aslı "Yehova lutfetti" anlamındaki İbrânîce Yôhânân'dır. İslâm kaynaklarına göre ise yahyâ kelimesi "yaşamak" anlamındaki hayât kökünden türemiştir. Bu isim, onun faziletli yaşayışı, annesinin kısırlığını giderip doğurganlığını canlandırması, kalbinin iman ve ihlâsla canlılık kazanması, Allah'ın onu itaatle diri tutması, şehidlerin hep diri kalması ve onun da şehid olması sebebiyle "o yaşayacak" anlamında Allah tarafından verilmiştir. Bir başka yoruma göre Allah, Zekeriyyâ ile eşinin yaşlılıklarında doğan bu çocuğun yaşayacağı konusunda kalplerini mutmain etmek için bu adı koymuştur. Kur'ân-ı Kerîm onun tarihsel kimliğinden çok dünyaya gelişi ve şahsiyeti üzerinde durur. Âl-i İmrân ve Meryem sûrelerinde bildirildiğine göre Zekeriyyâ, Allah'tan kendisinden sonra mâbede hizmet edecek bir yardımcı istemiş; kendisi çok yaşlı, hanımı da kısır olduğu halde melekler ona adı Yahyâ olacak bir oğul müjdelemiştir. Bu isim daha önce hiç kimseye verilmemişti. Yahyâ doğup büyüyünce kendisine "İlâhî tebliğe sımsıkı sarıl" diye öğüt verilerek peygamber olarak görevlendirildi. Kur'an ona daha küçük bir çocukken hikmet, kalp yumuşaklığı ve safiyet verildiğini; onun Allah'tan sakınan, annesine ve babasına iyi davranan bir kişi olduğunu bildirir (Âl-i İmrân 3/38-41; Meryem 19/2-15). Hadislerde Resûlullah'ın mi'rac esnasında Yahyâ ile ikinci kat semada karşılaştığı; Allah'ın Yahyâ'ya kendisine şirk koşmamak, namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek ve Allah'ı zikretmekten ibaret beş şeyi emrettiği; Yahyâ'dan başka herkesin hata işlediği veya hataya çok yaklaştığı bildirilir. Kur'an onun ölümünü anlatmaz. Bazı kaynaklara göre İsrâ sûresinde İsrâiloğulları'nın yeryüzünde çıkaracakları bildirilen (17/4) iki karışıklıktan ikincisi, onların Yahyâ'yı öldürmeleri ve Îsâ'yı öldürmeye karar vermeleridir. Hıristiyan kaynaklarının hayatına ve ölümüne dair anlatımı Çok Görüşlü Sunum'dadır. Türbesi ve Külliyesi — Şam'daki Emeviyye Camii (el-Câmiu'l-Ümevî), milâttan önce I. yüzyıla ait bir Roma mâbediyle onun harabeleri yanında bulunan Theodosios dönemine (379-395) ait Aziz Yohannes (Hz. Yahyâ) Kilisesi 'nin yerine inşa edilmiştir. Dımaşk'ın fethinin ardından (14/635) mâbedin büyük salonu Ebû Ubeyde b. Cerrâh'ın gözetiminde camiye çevrilmiş; bugünkü büyük caminin inşasını Emevî Halifesi Velîd b. Abdülmelik (705-715) başlatmıştır. Temeli 86 (705) veya 87 (706) yılında atılan esas cami bölümü 96'da (714) tamamlanmıştır. Rivayete göre inşaat sırasında küçük bir dehlizde, sanduka içinde, üzerinde Hz. Yahyâ'ya ait olduğu yazılı, deri ve saçları özelliğini koruyan bir baş bulunmuş, yerinde muhafaza edilmiş, daha sonra da üzerine bir türbe yapılmıştır. Hz. Yahyâ'nın türbesi ana ibadet mekânında, Sahâbe (Mâlikî) mihrabı ile Kubbetü'n-nesr arasına rastlayan yerdedir. Camide her gün sabah namazından sonra Hz. Yahyâ Türbesi'nin karşısında Kur'an'ın yedide biri okunur ve sub' adı verilen bu kıraat halkasında haftada bir hatim indirilirdi.

ŞamVefât 30İncele
Peygamber Ailesi

Seyyide Zeyneb bint Ali

Hz. / Seyyide (Zeyneb el-Kübrâ)

Seyyide Zeyneb bint Ali (Zeyneb el-Kübrâ), Hz. Ali ile Hz. Fâtıma'nın kızı ve Hz. Peygamber'in torunudur; Kerbelâ faciasından sağ kurtularak Peygamber ailesinin maruz kaldığı zulmü dünyaya duyurmasıyla tanınır. 62/682'de vefat ettiği rivayet edilir; kabrinin yeri Şam, Kahire ve Medine arasında ihtilaflıdır, en meşhur ziyaretgâh Şam güneyindeki Seyyide Zeyneb Türbesi'dir (mevcut yapı 1990). İlim ehli bu kabrin aynı adlı küçük bir kız kardeşine ait olabileceğini belirtir. (Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi 'Zeyneb bint Ali'; Wikipedia 'Sayyida Zaynab Mosque, Syria'.)

ŞamVefât 62 h.İncele
Sahâbe

Bilâl-i Habeşî

Hz. (r.a.), Müezzin-i Resûlullah

Hz. Peygamber'in ilk müezzini olan sahâbî. Tam adı Ebû Abdillâh Bilâl b. Rebâh el-Habeşî 'dir; Ebû Abdilkerîm veya Ebû Amr künyeleriyle de anılır. Annesine nisbetle İbn Hamâme diye de bilinir. Hicretten kırk yıl kadar önce (581 civarı) Habeş asıllı bir köle olarak dünyaya geldi. Babası Rebâh ve müslüman olduğu için çeşitli işkencelere mâruz kalan annesi Hamâme de köle idi. İslâmiyet'i Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla kabul etti ve Mekke'de müslüman olduğunu açıkça söyleyen ilk yedi kişiden biri oldu. Bu yüzden efendisi onu öğle vakitlerinde kızgın güneş altında sırt üstü yatırır, göğsüne büyük bir kaya parçası koydurur, İslâmiyet'ten vazgeçip Lât ve Uzzâ'ya tapmaya zorlardı. O ise her defasında "Rabbim Allah'tır; O birdir" diyerek bu işkenceye imanıyla göğüs gererdi; Hz. Peygamber onun bu hâline son derece üzülürdü. Hz. Ebû Bekir onu efendisinin elinden kurtarıp âzat etti. Hz. Ömer bu olaya işaretle, "Ebû Bekir efendimizdir; efendimizi (Bilâl'i) âzat etmiştir" derdi. Hz. Peygamber onu Mekke'de Ubeyde b. Hâris ile, hicretten sonra Medine'de Ebû Ruveyha Abdullah b. Abdurrahman el-Has'amî ile kardeş yaptı. Medine'nin havasına alışamayan bazı sahâbîler gibi o da hastalanmış, Mekke'ye duyduğu derin hasretle şiirler söylemişti. Hicretin 1 (622) veya 2. yılında (623) Hz. Peygamber'in öğrettiği ezanı onun emriyle ilk defa okumakla meşhur oldu ve hayatı boyunca hazarda ve seferde Resûlullah'ın müezzinliğini yaptı. Sabah ezanını çok erken okuyan Bilâl'in bu ezana "es-Salâtü hayrün mine'n-nevm" (Namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini eklemesi Hz. Peygamber'i memnun etti ve bunu her sabah ezanında tekrarlamasına izin verdi. Başta Bedir olmak üzere bütün gazvelere katıldı. Mekke'nin fethedildiği gün Hz. Peygamber ile Kâbe'nin içine girdi ve onun emriyle Kâbe'nin damına çıkarak fetih ezanını okudu; Hz. Peygamber'in Kâbe'nin içinde soldaki iki direk arasında iki rekât namaz kıldığını rivayet eden de odur. Hayatı boyunca Hz. Peygamber'in yanından ayrılmadı, Vedâ haccında da bulundu. Onun abdest suyunu temin etmek, sütre olarak kullandığı harbeyi taşımak, savaşta geceleri korunmasını ve gündüzleri gölgelenmesini sağlamak, yemek hazırlamak, beytülmâl işlerine bakmak, emriyle bazı ödemeleri yapmak, elçileri ağırlamak, seriyye kumandanlarına sancak vermek, emirlerini halka duyurmak gibi işlerde görev aldı. Yaygın rivayetlere göre Hz. Peygamber'in vefatından sonra ezan okumadı. Resûlullah'ın "Ey Bilâl! Allah yolunda cihaddan daha faziletli bir amel yoktur" sözünü hatırlatarak cihad için Suriye'ye gitmek üzere Hz. Ebû Bekir'den izin istedi; halifenin ısrarıyla Medine'de kaldı, Hz. Ömer halife olunca Medine'den ayrılıp Suriye'de birçok şehir ve bölgenin fethine katıldı. Hz. Ömer Şam divanını tedvin ederken onun isteği üzerine onu ve diğer Habeşliler'i Ebû Ruveyha'nın kabilesi Has'amlılar'la aynı divan defterine yazdırdı. Bazı müslümanların müracaatı ve halifenin isteği üzerine Suriye'de bir defa ezan okudu ve dinleyenleri ağlattı. Uzun boylu, zayıf ve kuru yüzlü, kamburca, gür ve kır saçlı, siyah tenli idi. Bir defasında Hz. Peygamber ona "Bu gece cennette, önümde senin pabuçlarının tıkırtısını duydum" diyerek cennetlik olduğunu müjdelemiş ve bu dereceye hangi ameliyle eriştiğini sormuştu; o da her abdestten sonra Allah'ın nasip ettiği kadar nâfile namaz kılma âdetinden söz etmişti. 20 (641) yılında, altmış küsur yaşında Dımaşk'ta (veya Halep yahut Dâreyyâ'da) vefat etti ve Bâbüssagīr 'deki kabristana defnedildi. Nesli devam etmedi; kaynaklarda hanımı ve çocukları hakkında bilgi yoktur, yalnız Hâlid adlı bir erkek ve Gufre (Gufeyre) adlı bir kız kardeşi olduğu zikredilir. Tesir Halkası — Ondan hadis rivayet edenler arasında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Üsâme b. Zeyd, Abdullah b. Ömer ve Berâ b. Âzib gibi meşhur sahâbîlerle Ebû İdrîs el-Havlânî, Saîd b. Müseyyeb ve İbn Ebû Leylâ gibi tâbiîler bulunur. Rivayet ettiği kırk dört hadisten ikisi Buhârî'de, biri Müslim'de, biri de her ikisinde yer alır. Ebû Ali ez-Za'ferânî, onun merfû olarak rivayet ettiği bazı hadisleri Müsnedü Bilâl b. Ebî Rebâḥ adlı risâlesinde derlemiştir. Kamboçya'da ve Endonezya'nın bazı bölgelerinde müezzinlere "Bilâl" veya "Bilâl-i gayr-i Habeşî" denir; Amerika'daki bazı siyahî müslümanlar da kendilerine "Bilâlîler" anlamında The Bilalians derler ve bu adla bir gazete çıkarırlar.

ŞamVefât 20 h.İncele