Giriş

Manevî Coğrafyanın Dijital Atlası

Allah Dostları

1113 kayıt · Sayfa 34/47

Cemâziyelevvel ayında anılanlar

Bu hicrî ay vefat yıldönümü olan zevat (kaynaklı).

Evliyâ

Hakîm et-Tirmizî

Hakîm

Velîlik konusundaki görüşleriyle tanınan sûfî. Tam adı Ebû Abdillâh el-Hakîm Muhammed b. Alî b. Hasen et-Tirmizî 'dir. Helenistik felsefeden ve gnostisizmden gelen hikmet anlayışını tasavvufa aktararak bu hareketin yeni bir döneme girmesine katkıda bulunduğu için Hakîm diye anılmıştır. Tirmiz'de muhtemelen III. (IX.) yüzyılın başlarında doğdu. Hayatını ve ruhî gelişmesinin önemli bir kısmını anlattığı Büdüvvü şe'n adlı risâlesinde, “kaderinin mutlu bir tecellisi ve iyi bir hoca” diye tanımladığı bir zatın kendisini ilme teşvik ettiğini söyler; küçük yaşlardan itibaren naklî ve aklî ilimleri öğrendiği bu hocanın bir hadis âlimi olan babası olması çok muhtemeldir. Tirmiz ve Belh'te birçok muhaddisten hadis dersleri aldı ve seçkin bir Hanefî fakihinden fıkıh öğrendi. Yirmi yedi yaşında iken hacca gitmek üzere yola çıktı; bir süre Irak'ta kalıp hadis dinledikten sonra Basra yoluyla Mekke'ye ulaştı. Büdüvvü şe'n 'de, her gece seher vakti Kâbe civarında dua edip büyük günahlarından tövbe ettiğini, halini düzeltmeye, dünyaya ilgi duymamaya ve Kur'an'ı ezberlemeye muvaffak kılması için Allah'a yakardığını anlatır. Hac dönüşü hâfızlığını memleketinde tamamladı; Allah'ı tanımak ve âhirete yönelmek için kitap okumaya, araştırmaya ve belde belde dolaşıp bir mürşid aramaya başladı. Bu arada sürekli oruç tuttu ve nâfile namaz kıldı. Âriflerin sözlerinden etkilendi; Ahmed b. Âsım el-Antâkî'nin bir eserinin tesiriyle riyâzet ve çile yolunu tuttu. Yalnızlıktan hoşlandığı, tek başına kırlarda gezdiği ve sık sık harabeleri ve mezarlıkları ziyaret ettiği bu dönemde, kendi anlatımına göre, rüyasında Hz. Peygamber'i gördü; nihayet Hak ile arasındaki perdenin kalktığını ve ilhama mazhar olduğunu, meclisine gelenlerle sabahlara kadar sohbet etmeye başladığını söyler. Ahmed b. Hadraveyh, Yahyâ b. Muâz er-Râzî ve Ebû Türâb en-Nahşebî gibi büyük sûfîlerin sohbetlerine katıldı. Tasavvuf, ahlâk, kelâm, hadis, tefsir, mezhepler tarihi ve dil ilimleri gibi çok değişik konularda yazdığı eserler ilgiyle karşılandı; ancak bu durum bazılarının onu kıskanmasına, bazı sözlerini yanlış yorumlayarak kendisini suçlamasına yol açtı. Aşktan bahsettiği, halkın ahlâkını bozduğu, bid'at çıkardığı ve peygamber olduğunu iddia ettiği ileri sürülerek Belh valisine şikâyet edildi; vali bu konularda konuşmayacağına dair kendisinden yazılı bir belge aldı. Hakîm et-Tirmizî, çektiği sıkıntıların kendisini daha da olgunlaştırdığını, çıkan bir kargaşa sonunda kendisine eziyet edenlerin beldelerinden kaçmak zorunda kaldıklarını ve kendisine hürmet eden insanların sohbetine devam ettiklerini söyler. Büdüvvü şe'n 'de hayatının son dönemi hakkında bilgi yoktur. Ömrünün sonuna kadar eser yazmayı ve çevresinde toplanan müridlerin terbiye ve irşadıyla meşgul olmayı sürdürdü; 320 (932) yılında Tirmiz'de vefat etti. Türbesi Tirmiz halkı tarafından bugün de ziyaret edilmektedir. Tesir Halkası — Görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu gruba Hakîmiyye adı verilmiştir; Ebû Bekir el-Verrâk ile Ebû Ali el-Cûzcânî bu hareketin önde gelen simalarıdır. Gazzâlî İhyâü ulûmi'd-dîn 'in “gurur” bahsinde geniş ölçüde onun Kitâbü'l-Ekyâs ve'l-mugterrîn 'inden, İbn Kayyim el-Cevziyye Kitâbü'r-Rûh 'ta el-Furûk ve men'u't-terâdüf 'ünden faydalanmıştır. İbn Atâullah el-İskenderî, şeyhi Mürsî ile Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin ona büyük değer verdiklerini ve kendisini en büyük velîlerden saydıklarını bildirir; bu tesir İbn Atâullah'ta da vardır. Bahâeddin Nakşibend'in onu büyük bir velî olarak tanıdığı ve zaman zaman ruhaniyetine teveccüh ettiği nakledilir. Hücvîrî'nin gönlünü fetheden Hakîm et-Tirmizî, İbnü'l-Arabî'nin hayran olduğu ve tesirinde kaldığı bir mutasavvıftır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kendine mahsus bir üslûpla nakille aklı bağdaştırmaya, naklî ilimleri aklî bir temele dayandırmaya çalışmıştır. Tasavvufu geniş ölçüde hikmet olarak anlar; bilgiyi ilim, zâhir hikmet ve bâtın hikmet diye üçe ayırır ve son ikisi üzerinde durur. Hak, adl ve sıdk üzerinde önemle durduğu kavramlardır: hak organlar, adl kalpler, sıdk akıllar için söz konusudur. Ona göre ruhî faaliyetler ya beşerî çaba ya da ilâhî inâyetle gerçekleşir; birincisinde genel, ikincisinde özel velâyet bahis konusudur. Velîlik de peygamberlik gibi kesbî olmayıp ilâhî bir lutuftur; ancak peygamberin tebliğ görevi bulunduğundan mûcize gibi bir delile ihtiyacı vardır, velînin ise yoktur: “Peygamberlik delil iledir, velîlik delildir.” Velîlik zamanla sınırlı değildir, her zaman velî bulunur. Daha çok “hatmü'l-evliyâ” konusundaki fikirleriyle dikkati çeker: nasıl bir hâtemü'l-enbiyâ varsa bir de hâtemü'l-evliyâ vardır ve o yalnız velîlerin sonuncusu değil, makamı en yüce olanıdır. Bu görüşleri kendisinden sonraki mutasavvıfları geniş ölçüde etkilemiştir. Kendi ifadesine göre kitaplarını önceden tasarlayarak değil, mânevî hallerin baskısı altında teselli bulmak için yazmıştır. Eserleri — Eserlerinin önemli bir kısmı günümüze ulaşmıştır. ① Hatmü'l-evliyâ : nübüvvet ve velâyet meselesinin ilk defa düzenli ve etraflı biçimde ele alındığı, yirmi dokuz bölümlük eser; dördüncü bölümünde tasavvufî mahiyette 157 soru sorulup cevapsız bırakılmış, İbnü'l-Arabî bu soruları el-Cevâbü'l-müstakīm adlı eserinde ve el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye 'de cevaplandırmıştır. ② Büdüvvü şe'n : otobiyografisi. ③ İlelü'ş-şerîa : Allah'ın nuru ile bakan kimsenin şer'î hükümlerin illet ve hikmetini kavrayabileceğini örneklerle gösterir. ④ Hakīkatü'l-âdemiyyîn : naklî ilimlerin doğruluğunu felsefî usulle ispata çalışır. ⑤ el-Menhiyyât : her yasağın ardında bir gerekçe bulunduğunu gösterir. ⑥ Nevâdirü'l-usûl fî ma'rifeti ahbâri'r-Resûl : her birine “asıl” adını verdiği 291 konu başlığı altında birer hadisin şerhi. ⑦ el-Furûk ve men'u't-terâdüf : eş anlamlı görünen kelimeler arasındaki farklar. Yayımlanmış diğer eserleri arasında Sıfâtü'l-kulûb , Kitâbü'r-Riyâza ve edebü'n-nefs , Edebü'l-âlim ve'l-muallim , Beyânü'l-fark beyne's-sadr ve'l-kalb ve'l-fuâd ve'l-lüb , es-Salât ve makāsıdühâ , el-Hac ve esrâruh , Menâzilü'l-ubbâd , el-Emsâl mine'l-Kitâb ve's-Sünne , İlmü'l-evliyâ ve el-Akl ve'l-hevâ sayılır.

TirmizVefât 320 h.İncele
Evliyâ

Seyfeddîn Bâharzî

Şeyh

Kübreviyye'nin Bâharziyye kolunun kurucusu; Buhara'nın en tanınmış şeyhlerinden. Kendisine şeyh-i âlem denilmiş, Moğollar da ona ulu şeyh unvanını vermiştir. Tam adı Seyfüddîn Saîd b. el-Mutahhar b. Saîd el-Bâharzî 'dir. 586 (1190) yılında Bâharz'da doğdu. Buhara, Bağdat, Nîşâbur ve Herat gibi ilim merkezlerini dolaştı; Herat'ta Tâceddin Mahmûd el-Üşnühî'den tasavvuf terbiyesi aldı. Necmeddîn-i Kübrâ 'ya intisap etti; şeyhi tarafından irşad için Buhara'ya gönderildi ve şehrin dışındaki Fethâbâd semtine yerleşti. Burada vaaz verdi ve hadis okuttu. 659 yılı 25 Zilkade'sinde (21 Ekim 1261) Fethâbâd'daki hankahında vefat etti. Tesir Halkası — Kübreviyye'nin Bâharziyye kolu ondan doğmuştur. Altın Orda hükümdarı Batu Han'ın kardeşi Emîr Berke onun telkiniyle müslüman olmuş ve irşadı altında mürid hâline gelmiştir; bu, Moğol hânedanının İslâm'a girişinde bir dönüm noktası sayılır. Fethâbâd'daki hankahı uzun süre bölgenin tasavvuf merkezi olmuştur. Halifesi Bedreddîn-i Semerkandî ile üç oğlu Celâleddin Muhammed, Burhâneddin Ahmed ve Muzhirüddin Mutahhar yolunu sürdürdü; Kirman'a gönderilen Burhâneddin Ahmed 696 (1297) yılında, seyrü sülûke dair eserler veren torunu Yahyâ b. Ahmed el-Bâharzî ise 736 (1335) yılında vefat etmiştir. Eserleri — Şerhu esmâi'l-hüsnâ , Risâle-i Işk , rubâîleri ve bir vasiyetnâme olan Vesâyâ kendisine aittir. Türbesi ve Külliyesi — Buhara yakınındaki Fethâbâd'da, hankahının bulunduğu yerde medfundur. Türbesi ve hankahı uzun süre hem halk hem de devlet erkânı tarafından ziyaret edilmiştir. İbn Battûta buraya uğradığında külliyeyi torunu Şeyh Yahyâ'nın idaresinde ve zengin vakıflarla buldu; onun misafiri oldu ve Kur'an tilâvetiyle Farsça ve Türkçe şiirin okunduğu meclislerini anlattı.

BuharaVefât 659 h.İncele
Sahâbe

Kusem b. Abbâs (Şâh-ı Zinde)

Hz. (sahâbî)

Hz. Peygamber'in amcası Abbas'ın oğlu, sahâbî. Resûl-i Ekrem'e en son dokunan kişi olarak tanınır; Semerkant'taki kabri Şâh-ı Zinde (yaşayan sultan) diye anılır. Tam adı Kusem b. el-Abbâs b. Abdilmüttalib el-Hâşimî 'dir. Annesi Ümmü'l-Fazl Lübâbe bint Hâris el-Hilâliyye, Hz. Hatice'den sonra müslüman olan ilk kadındır ve Resûl-i Ekrem'in hanımlarından Meymûne'nin kız kardeşidir. Kusem, Hz. Hüseyin'in sütkardeşiydi. Resûlullah, kendisine benzetilen Kusem'i arkadaşlarıyla oynarken görmüş ve bineğinin arkasına bindirmişti. Hz. Peygamber'in cenazesi yıkanırken hazır bulundu, cesedi sağa sola çevirdi, Resûlullah'ı kabrine yerleştirdi ve kabirden en son o çıktı. Bu sebeple Resûl-i Ekrem'e en son dokunan kişi olarak tanınır. Hz. Ali'nin hilâfeti döneminde Mekke valiliğine tayin edildi ve onun ölümüne kadar bu görevi sürdürdü; Medine valiliği yaptığı da söylenmiştir. Mekke'deki idarî görevleri yanında hac emirliği yaptı (38/658) ve fetvalar verdi. Muâviye'nin 39 (659) yılında Yezîd b. Şecre er-Ruhâvî'yi hac emîri olarak tayin etmesine karşı çıktı. Bunun üzerine Yezîd b. Muâviye kumandasında 3000 kişilik bir ordu Mekke'ye doğru hareket etti; Kusem ordunun şehre girmesini engellemek için halka çağrıda bulunduysa da gerekli desteği bulamadı ve ordu bir mukavemetle karşılaşmadan Mekke'ye girdi. Kusem hac emirliğine Yezîd b. Şecre dışında birinin getirilmesi isteğini tekrarladı; Ebû Saîd el-Hudrî'nin görüşü doğrultusunda hac idaresine Şeybe b. Osman getirildi. Muâviye döneminde Horasan Valisi Saîd b. Osman b. Affân'ın kumandasında Horasan civarındaki fetihlere katıldı. Savaşta gösterdiği kahramanlık karşılığında ganimetten kendisine özel bir pay ayrılması teklif edildiyse de ganimetin önce beşe taksim edilip diğer kişilerin hakları verilmesi, ancak ondan sonra kendisine pay ayrılması gerektiğini söyledi. Fazilet ve takvâ sahibi olarak anılan Kusem, Saîd b. Osman'la birlikte Semerkant seferine katıldı (56/675) ve Semerkant'ta şehid oldu; vefat tarihine ve yerine dair diğer rivayetler Çok Görüşlü Sunum'dadır. Tesir Halkası — Hz. Peygamber'den ve babasından, ayrıca kardeşi Fazl ile Talha b. Ubeydullah'tan hadis rivayet etmiştir; kendisinden Hânî b. Hânî, Abdülmelik b. Muhammed b. Amr ve Ebû İshak es-Sebîî rivayette bulunmuştur. Türbesi ve Külliyesi — Mezarı zamanla bir ziyaretgâh haline gelmiş, etrafına cami ve medrese yapılmıştır; Semerkantlılar arasında “Şâh-ı Zinde” diye anılan bu mezara Bâbür devrinde Mezarşah adı verilmiştir. Şehrin kuzeyinde Efrâsiyâb tepesi diye bilinen yükseltinin güney yamaçları, onun bölgeye İslâm'ı yaymak üzere gelip burada şehid olması sebebiyle yüzyıllarca kutsal bir mevki sayılmış; kabrin etrafında türbeler ve bir mezarlık teşekkül etmiş, “Şâh-ı Zinde” adı bütün alanı tanımlar hale gelmiştir. 1220'de Cengiz Han kumandasındaki Moğollar'ın eski Semerkant ile birlikte mezarlığı tahrip ettiği anlaşılmaktadır; Moğol tahribatından kısmen kurtulan Kusem b. Abbas Türbesi ve Mescidi 1335'te yeniden ihya edilmiştir. 1360'lı yıllardan itibaren alan bir mezarlık olarak tercih edilmiş, imar faaliyeti XV. yüzyılda Timur ve Uluğ Bey devirlerinde doruğa ulaşmıştır. Bugün alana Uluğ Bey'in yaptırdığı âbidevî taçkapıdan (1434) girilir. Kusem b. Abbas'a adanmış türbe ve mescid, külliyenin mevcut en eski tarihli binalarının bulunduğu en üst kısımdadır ve eski yapı kalıntıları üstüne inşa edilmiştir; mescid XV. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. 1960'tan sonra yapılan çalışmalar, 735 (1335) tarihli türbe ve ziyaretgâhın Timurlu devrinde yer değiştirdiğini göstermiştir. Bölüm mavi, beyaz ve yeşil rengin hâkim olduğu mozaik çinilerle kaplıdır.

SemerkantVefât 57 h.İncele
Âlim

İmam Mâtürîdî

İmam

Sünnî kelâmın iki büyük ekolünden Mâtürîdiyye 'nin adını aldığı imam; müfessir ve Hanefî fakihi. Tam adı Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî 'dir. Takipçileri onu imâmü'l-hüdâ , alemü'l-hüdâ , reîsü meşâyihi Semerkand , imâmü'l-mütekellimîn ve imâmü Ehli's-sünne gibi unvanlarla andı. Nisbet edildiği Mâtürîd, bugün Özbekistan sınırları içinde bulunan Semerkant'ın dış mahallesidir; 1920'de şehri ziyaret eden Barthold burayı şehrin kuzeybatısında bir köy olarak tarif eder. Hayatı hakkında kaynaklarda çok az bilgi vardır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmez; hocası Rey Kadısı Muhammed b. Mukātil er-Râzî'nin 248 (862) yılında vefat ettiği bilgisinden hareketle III. (IX.) yüzyılın ilk yarısının ortalarında doğduğu ve ömrünün bir asra yakın olduğu tahmin edilir. Abbâsî merkezî otoritesinin zayıfladığı, Sâmânoğulları'nın Mâverâünnehir'e hâkim olduğu devirde yaşadı. Ailesi hakkında babasının ve dedesinin (Muhammed b. Mahmûd) adından başka bir şey bilinmez. Kaynak, eserlerindeki dil ve üslûbun ana dili Arapça olmayan bir müellifi gösterdiğini, cümle kuruluşlarının Türkçe gramere uygunluğunu ve yaşadığı bölgede Türklerin çoğunlukta olmasını göz önüne alarak Türk asıllı olduğunun söylenmesi gerektiğini belirtir. Hanefî mezhebinin dördüncü, hatta üçüncü kuşak âlimlerindendir. Ebû Bekir Ahmed b. İshak el-Cûzcânî, Nusayr b. Yahyâ el-Belhî ve Nîşâbur Kadısı Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed el-Cûzcânî gibi hocalardan okudu; öğrenimini, Dârü'l-Cûzcâniyye'de ders veren ve Semerkant ulemâsının reisliğini üstlenen Ebû Nasr el-İyâzî 'nin yanında tamamladı. Eğitim hayatı, seyahatleri, hacca gidip gitmediği ve resmî bir görev alıp almadığı bilinmez. Zalimliği kesin olan devrin sultanına "âdil" diyen kimsenin küfre girdiği yolundaki kanaati ve Ebü'l-Kāsım el-Kâ'bî'yi zalim devlet adamlarıyla ilişkisi yüzünden kınaması, devrin siyaset adamlarıyla münasebetinin iyi olmadığını gösterir. Kelâm, tefsir, fıkıh ve mezhepler tarihi alanlarındaki çalışmalarıyla tanındı. Kitaplarının adları Mu'tezile, Karâmita ve Revâfız gibi fırkalarca ileri sürülen düşüncelere karşı uzun mücadeleler verdiği izlenimini uyandırır. Kaynak, çağdaş oldukları hâlde görüştüklerine dair bir kayıt bulunmayan Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'den daha önce bu alanda etkin bir varlık göstermeye başladığını ve ilmî çevresiyle birlikte Mâverâünnehir'de İslâm düşüncesinin istikrar kazanmasında, İslâm'ın ve Hanefîliğin Türkler arasında yayılmasında önemli görev yaptığını kaydeder. Kendi memleketinde bile iki asra yakın bir süre ihmal edildiği, hilâfet merkezinden uzakta yaşaması ve siyasî iktidarla anlaşmazlığı sebebiyle Eş'arîler gibi devlet imkânlarından yararlanmadığı kaynağın kaydettiği hususlardandır. Ebü'l-Muîn en-Nesefî ve İbn Fazlullah el-Ömerî, tarih vermeden Eş'arî'den (ö. 324/935-36) kısa bir müddet sonra vefat ettiğini kaydeder; Kureşî iki hocasına dayanarak 333'te (944) öldüğünü belirtir ve Fîrûzâbâdî, İbn Kutluboğa, Kefevî, Zebîdî, Leknevî gibi âlimler aynı tarihi benimser. Semerkant'ın ünlü Çâkerdîze Mezarlığı 'na defnedildi. Arkadaşı Hakîm es-Semerkandî mezar taşına şu anlamda bir ibare yazdırdı: "Burası bütün hayatını ilme adayan, gücünü ilmin yaygınlaşması ve öğretilmesi yolunda tüketen, din yolundaki eserleri övgüyle anılan ve ömrünün meyvelerini devşiren kişinin mezarıdır." Ebû Mansûr künyesinin, evlâdı olmayana Mansûr adında oğlu olması temennisiyle verilebileceğini kendisinin kaydetmesi, kaynağa göre erkek evlâdı bulunmadığının bir işareti sayılabilir. Nesli kız tarafından sürdü: Semerkant Kadısı Ebü'l-Hasan Ali b. Hasan el-Mâtürîdî'nin (ö. 511/1117) babaannesi onun kızının kızıdır; bu kadı ile babası, dedeleri Mâtürîdî'nin mezarının yakınına defnedilmiştir. Tesir Halkası — Kendisinden Ebû Ahmed el-İyâzî, Ebü'l-Hasan Ali b. Saîd er-Rüstüfağnî ve Ebû Muhammed Abdülkerîm b. Mûsâ el-Pezdevî fıkıh ve kelâm tahsil etti. Öğrencisinin öğrencisi İbn Yahyâ onu "zamanında ilimde, anlayışta, mezhepleri bilmede ve takvâda yegâne" diye tavsif eder. Aynı İbn Yahyâ, kendi döneminde Semerkant Ehl-i sünnetinin Cûzcâniyye ve İyâziyye diye bilindiğini söyleyip Mâtürîdiyye'den söz etmez; kaynak bunu, IV. (X.) yüzyılın ikinci yarısında ekolün henüz ona nisbet edilmediğinin işareti sayar. Ebü'l-Yüsr el-Pezdevî (ö. 493/1100) bile Kitâbü't-Tevhîd 'i dil ve üslûp bakımından problemli bulup bazı görüşlerini eleştirmiştir. Onu bir ekol sahibi olarak benimseyen ve Tebsıratü'l-edille 'yi yazan Ebü'l-Muîn en-Nesefî ile Mâtürîdîlik bir kelâm akımı olarak tarihteki yerini aldı. İbn Fazlullah el-Ömerî'ye göre "Mâtürîdiyye" adını, Ehl-i sünnete verdiği güçlü destekten öfkelenen Mu'tezile kelâmcıları takmıştır. Teftâzânî, Horasan, Irak ve Şam'da Eş'ariyye'nin, Mâverâünnehir'de Mâtürîdiyye'nin yaygın olduğunu, tekvin ve imanda istisna gibi konularda ayrılsalar da iki grubun âlimlerinin birbirini bid'atçılıkla suçlamadığını kaydeder. Eş'arîlik Şâfiî ve Mâlikîler, Mâtürîdîlik Hanefîler arasında yayıldı. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şair değildir; bu bölüm ilmî ve tasavvufî çizgisini taşır. Kaynağın kelâm bölümüne göre günümüze ulaşan eserlerden hareket edilirse Sünnî kelâmın kurucusunun Mâtürîdî sayılması gerekir: Kitâbü't-Tevhîd , sonraki Sünnî kelâm eserlerinin ana planını oluşturan üç esası (ilâhiyyât, nübüvvet, âhiret) sistemli biçimde içeren ilk eserdir. Dinin gerekliliği konusunda akıl ve nakli iki kaçınılmaz bilgi kaynağı sayar; nesne ve olayların gerçekliğine ulaşmak için duyuların idraki (iyân), haber ve istidlâl olmak üzere üç vasıta tanır; ilham, kura ve yüz hatlarından hüküm çıkarma gibi sistemsiz yöntemlere epistemolojik değer vermez. İnsana irade hürriyeti tanımayan Cebriyye ile ilâhî kudreti kısıtlayan Mu'tezile'yi eleştirir; kadere ayırdığı bölüm kitabın dörtte birini aşar. Tasavvufî yönüne dair kayıtlar da vardır: Nesefî'nin ona kudvetü'l-ferîkayn (iki grubun lideri) demesi zâhir ve bâtın ilimlerinde önder konumunu çağrıştırır; takvâya ulaşmanın yollarına dair açıklamaları önemli ölçüde tasavvufî karakter taşır. Bununla birlikte Kitâbü't-Tevhîd 'de keşif ve ilhamın bilgi kaynağı olamayacağını açıkça söyler; öğrencisi Rüstüfağnî'den nakledildiğine göre velîlerin peygamberlerden üstün olduğunu savunanların görüşünü reddeder, dünya nimetlerinden istifadeyi yadırgayanlara bunların insan için yaratıldığını söyleyerek karşı çıkardı. Eserleri — Kendisine aidiyeti kesin on üç eserinden on ikisinin adını Ebü'l-Muîn en-Nesefî kaydeder. Tefsir: Te'vîlâtü'l-Kur'ân ( Te'vîlâtü Ehli's-sünne ) — öğrencilerine yaptığı takrirlerden oluşur; kelâm, fıkıh ve usul bakımından da zengindir, kırk civarında nüshası bilinir. Kelâm: Kitâbü't-Tevhîd (tam olarak basılmış tek eseri), Kitâbü'l-Makālât , Kâ'bî'ye karşı Reddü Evâili'l-edille , Reddü Tehzîbi'l-cedel ve Reddü Va'îdi'l-füssâk , Beyânü vehmi'l-Mu'tezile , Reddü'l-Usûli'l-hamse (Ebû Ömer el-Bâhilî'ye), Reddü Kitâbi'l-İmâme (Revâfız'dan birine), er-Red ale'l-Karâmita . Fıkıh: Me'âhizü'ş-şerâi' fî usûli'l-fıkh , Kitâbü'l-Cedel fî usûli'l-fıkh , fürûa dair er-Red ale'l-Karâmita ve Şerhu'l-Câmii's-sağîr . Kaynak, ona nisbet edilen Şerhu'l-Fıkhi'l-ekber 'in aslında Ebü'l-Leys es-Semerkandî'ye ait olduğunu, Risâle fi'l-akāid , Farsça Pendnâme ve benzeri risâlelerin nisbetinin de problemli olduğunu belirtir. Türbesi ve Külliyesi — Barthold, 1920'de Semerkant'a yaptığı seyahatte Çâkerdîze Mezarlığı'nda Mâtürîdî'nin türbesini gördüğünü kaydeder. Mezarlık Sovyetler Birliği döneminde iskâna açıldı ve türbenin bulunduğu yer bir evin bahçesinde kaldı; 1991 yılında şehri ziyaret eden bir grup Türk ilim adamı orada türbe bulunmadığını, kabrin üzerine beton atılıp avlu olarak kullanıldığını ifade etti. Bugün Semerkant'ın Siyab merkez ilçesinin İkinci Şark mahallesi Gucdüvân sokağında yer alan mezarının bulunduğu alana 2000 yılında tamamlanan yeni bir türbe ve etrafına bir külliye inşa edildi. Özbekistan Bakanlar Kurulu kararıyla aynı yıl 1130. doğum yılı büyük etkinliklerle kutlandı; 17 Kasım 2000'de türbenin açılışı münasebetiyle uluslararası bir sempozyum düzenlendi.

SemerkantVefât 333 h.İncele
Evliyâ

Ahmed-i Câmî (Şeyh Ahmed-i Câm)

Jende-Pîl

Horasanlı mutasavvıf-şair; Câmiyye tarikatının kurucusu. Tam adı Ebû Nasr Ahmed b. Ebi'l-Hasen en-Nâmekī 'dir. Şeyhülislâm, Şeyh-i Câm, Pîr-i Câm ve özellikle Jendepîl (Zendefîl) unvanlarıyla tanınır. Meşhur sahâbî Cerîr b. Abdullah el-Becelî'nin soyundan geldiği için Şeyh Ahmed el-Arabî veya Ahmed el-Becelî adıyla da anılır; doğduğu Nâmek köyüne nisbetle Ahmed-i Nâmekī, sonradan yerleştiği Câm şehrinde meşhur olduğu için Ahmed-i Câm veya Ahmed-i Câmî denilmiştir. 441'de (1049) Horasan'ın Keşmir bölgesindeki Nâmek köyünde doğdu. Sirâcü's-sâirîn adlı eserinde bizzat anlattığına göre gençlik yıllarını avare ve ayyaş olarak geçirdi; dostları için düzenlediği bir işret meclisi sırasında karşılaştığı birtakım hârikulâde haller tövbekâr olmasına vesile oldu. Ailesini ve köyünü terkederek Câm şehri civarındaki bir dağda inzivaya çekildi. On sekiz yıl süren bu inziva hayatında fıkıh, kelâm, hadis, tefsir, edebiyat ve tasavvuf sahalarında bilgi sahibi oldu. Mânevî ve tasavvufî hayatı, meşhur sûfî Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr 'ın (ö. 440/1049) ruhanî tesirine bağlanır; bu bakımdan kaynak onun Üveysî olduğunun söylenebileceğini belirtir. Bununla birlikte kaynağa göre Câmî ile Ebû Saîd hemen hemen birbirinin zıddı denilecek kadar farklı düşüncelere sahiptir. İnzivayı terkettikten sonra insanların arasına karışarak elli yıldan fazla bir süre irşadla meşgul oldu. Vaaz ve nasihat için gittiği Serahs, Bâzcân, Herat, Merv, Bâharz ve Nîşâbur'da âlim ve emîrlerle tanıştı; dinî gerçeklerin yaygınlaşması ve halkın ahlâk bakımından düzelmesi için çaba gösterdi. 1140'ta hacca gitti, dönüşte Nîşâbur'a uğrayarak şehrin ileri gelenleriyle görüştü. 10 Muharrem 536'da (15 Ağustos 1141) Câm şehri civarında Me'dâbâd (Mehdâbâd) köyündeki zâviyesinde vefat etti ve oraya defnedildi. Bazı mutasavvıfların bekâr yaşamayı tercih ettiği bir devirde yaşamış, otuz dokuzu erkek, üçü kız olmak üzere kırk iki çocuğu olmuş, başkalarına da evlenmeyi tavsiye etmiştir. Soyu dokuz asırdır İran'da Meşâyih-i Câm adıyla anılır ve mânevî nüfuzu bugün de sürer; Hümâyun'un annesi Mâhim Begüm, Ekber Şah'ın annesi Bânû Begüm ve Bânû Ağa soy şecerelerini ona bağlamışlardır. Tesir Halkası — Çocukları, torunları ve müridleri onun mânevî hâtırasını büyük bir itina ile devam ettirmiş, zamanla bu hareket Câmiyye tarikatı haline gelmiştir. Oğulları Zahîrüddin Îsâ ile Şehâbeddin İsmâil'in ve oğlu Şemseddin Mutahhar'dan olan torunu Kutbüddin Muhammed'in eserleri günümüze ulaşmıştır. Rumûzü'l-hakāik ve Sırrü'l-bedâyi' müellifi Zahîrüddin Îsâ ilim ve edebiyatta çağının ileri gelenlerindendi. Şehâbeddin İsmâil babası hakkında Der İsbât-ı Büzürgî-i Şeyh-i Câm adlı bir menâkıbnâme yazarak muhaliflerinin ithamlarını cevaplandırmış; Abdurrahman-ı Câmî Nefehâtü'l-üns 'te şeyhi anlatırken bu eserden faydalanmıştır. İbn Mutahhar mahlaslı torunu Kutbüddin Muhammed'in Hadîkatü'l-hakīka adlı tasavvufî bir eseri vardır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Eldeki eserlerinden ve menkıbelerinden anlaşıldığına göre Sünnî bir mutasavvıftır. Miftâhu'n-necât 'ta Allah'a imandan sonra Ehl-i sünnet'e sadakatle bağlı kalmayı en önemli vazife sayar. Semâın haram olmadığına dikkat çekmekle birlikte kendi zamanında semâ yapanların nefsânî arzularına uyduğunu söyler; mensuplarına cehrî zikir yerine hafî zikri tavsiye eder. Cahil ve menfaatperest şeyhleri murdar şeyleri çok uzaktan gören kartallara benzetir ve "Her çeşmeden su içilmez, her otlakta otlamak doğru olmaz" diyerek böyle şeyhlere intisap edenleri uyarır. Devrinin zâhir ulemâsına da karşı çıkar; Arapça bilmekle âlim olunamayacağını, Arapça bilmeyen herkesin de cahil olmadığını ısrarla belirtir. Bu tâvizsiz tavrı ona bir hayli düşman kazandırmış, fakat halk üzerindeki güçlü tesiri muhaliflerinin kendisine zarar vermesine imkân bırakmamıştır. Mensur eserlerinde zühd ve takvâya önem verir; şiirlerinde ise daha çok sevgiden bahseder, âşıkane, hatta zaman zaman rindâne manzumeler kaleme almıştır. Şiirlerinde Ahmed, Ahmed-i Câm ve Ahmed-i Câmî mahlaslarını kullanır. Eserleri — Eserleri genellikle tasavvuf, âdâb, mev'iza ve nasihate dair olup sade bir üslûpla Farsça yazılmıştır; maksadını diyaloglarla anlatmayı tercih eder, sık sık teşbih ve temsile başvurur. Başlıcaları: tövbekâr olan oğlu Necmeddin'in arzusu üzerine bir mukaddime ile yedi bölüm halinde yazdığı Miftâhu'n-necât ; taraftarları çoğalıp herkesle görüşmek mümkün olmayınca fikirlerini doğru aktarmak için yazdığı Ünsü't-tâibîn ; 526'da (1132) telif ettiği Ravzatü'l-müznibîn ; Semerkant'tan yazdığı mektuplardan oluşan Risâle-i Semerkandiyye ; 1302-1342 yılları arasında Hindistan'da defalarca basılan, bazı basımları 2820, bazıları 4000 beyit olan Dîvân (Süleymaniye Kütüphanesi'nde 2537 beyitlik bir yazması Kalendernâme 'siyle birlikte bulunur). 527'de (1133) telif edilen Bihârü'l-hakīka ile 533'te (1139) yazılan Künûzü'l-hikme 'nin muhtelif yazmaları vardır; üç ciltlik Sirâcü's-sâirîn 'in bir nüshası Tahran Millî Kütüphanesi'ndedir. Türbesi ve Külliyesi — Me'dâbâd o devirde önemli bir yer değilken hem şeyhin türbesinin burada olması hem de çocuklarının ve torunlarının burada oturması sebebiyle müridlerin ziyaret ettiği, hatta yerleştiği bir belde haline geldi. Timur ve Hümâyun gibi meşhur hükümdarlar da ziyaretçileri arasındadır. Kısa bir süre sonra Me'dâbâd Türbet-i Câm veya Türbet-i Şeyh-i Câm diye anılmaya başlandı. Mezarı üzerinde inşa edilen ve bir sanat şaheseri sayılan türbesi Kümbed-i Sebz veya Kümbed-i Fîrûzşâhî adıyla meşhurdur.

Türbet-i CâmVefât 536 h.İncele
Âlim

İbn Sînâ

Şeyhü'r-reîs

İslâm Meşşâî okulunun en büyük sistemci filozofu; Ortaçağ tıbbının önde gelen temsilcisi. Tam adı Ebû Alî el-Hüseyn b. Abdillâh b. Alî b. Sînâ 'dır. Bilim ve felsefedeki eşsiz konumunu ifade etmek için Ortaçağ âlim ve düşünürlerince kendisine verilen eş-şeyhü'r-reîs unvanıyla; ayrıca hüccetü'l-hak , şerefü'l-mülk ve ed-düstûr vasıflarıyla anılır. Batı'da Avicenna adıyla bilinir ve «filozofların prensi» diye nitelenir. Talebesi Ebû Ubeyd el-Cûzcânî'ye yazdırdığı hayat hikâyesi ve Cûzcânî'nin eklediği bilgiler İbnü'l-Kıftî ile İbn Ebû Usaybia tarafından nakledildiği için hakkında diğer İslâm filozoflarına nisbetle daha çok bilgi bulunur. Yaklaşık 370 (980-81) yılında Buhara yakınındaki Efşene köyünde doğdu. Aslen Belhli olan babası Abdullah, Sâmânî Hükümdarı Nûh b. Mansûr döneminde başşehir Buhara'ya yerleşmişti. İyi bir öğrenim gördüğü ve İsmâilî görüşleri benimsediği anlaşılan Abdullah'ın İsmâilî dâîlerle sürekli irtibatı sayesinde ev, felsefe, geometri ve Hint matematiğinin tartışıldığı bir merkeze dönüşmüş; kendini bu tartışmaların içinde bulan İbn Sînâ erken yaşta felsefî konulara âşinalık kazanmıştı. Olağan üstü zekâsıyla küçük yaşta dikkat çekti. Önce Kur'an'ı ezberledi; dil, edebiyat, akaid ve fıkıh okudu. Bu dönemdeki hocaları arasında hayat hikâyesinde yalnız Hanefî fakihi Ebû Muhammed İsmâil b. Hüseyin ez-Zâhid'i anar. Babasından geometri, aritmetik ve felsefenin ilk bilgilerini aldı; onun isteğiyle Mahmûd el-Messâh'tan Hint aritmetiği okudu. Buhara'ya gelen Ebû Abdullah en-Nâtilî babasının evinde misafir edildi; İbn Sînâ ondan Porphyrios'un Îsâgūcî 'sini, Öklid'in Elementler 'inin ilk bölümlerini ve Batlamyus'un el-Mecistî 'sinin başlangıcını okudu, kitapların geri kalanını kendi kendine çözdü. Nâtilî Gürgenç'e gidince fizik, metafizik ve öteki felsefî metinlere yöneldi. Aristo'nun Metafizika 'sını defalarca okuduğu halde muhtemelen kötü tercümesi yüzünden anlayamamış, Fârâbî'nin bu eserin amacını açıklayan risâlesini tesadüfen bulup okuyunca meseleyi çözmüştü. Felsefenin bütün disiplinlerinde donanım kazandıktan sonra tıp tahsiline başladı. Kaynaklar tıp hocaları olarak Ebû Sehl Îsâ b. Yahyâ el-Mesîhî ile Sâmânî saray hekimi Ebû Mansûr Hasan b. Nûh el-Kumrî'yi anar; kendi ifadesine göre daha on altı yaşında iken birçok tabip onu bir tıp otoritesi sayıp bilgisinden faydalanıyordu. Nûh b. Mansûr ağır bir hastalığa yakalanınca saraya davet edildi; saray hekimleriyle ortak çalışmasının nisbî başarısı üzerine on sekiz yaşında saray hekimliğine getirildi ve zengin saray kütüphanesinde daha adını bile duymadığı pek çok müellifi okuma imkânı buldu. Bu dönemde el-Hikmetü'l-arûziyye ile yaklaşık yirmi ciltlik el-Hâsıl mine'l-mahsûl 'ü telif etti. Babasının ölümünden (393/1003) sonra hayatında siyasî ilişkiler yoğunlaştı; Sâmânî Devleti 396 (1005) yılında çökünce Buhara'yı terketmek zorunda kaldı ve kendine uygun bir yer arayışıyla çeşitli bölgelere seyahat etti. İlk durağı Hârizm'deki Gürgenç oldu; felsefeye meraklı vezir Ebü'l-Hüseyin es-Süheylî onu Emîr Ali b. Me'mûn'a takdim etti, emîr kendisine maaş bağladı. Aynı sarayda Bîrûnî, Ebû Sehl el-Mesîhî, İbnü'l-Hammâr ve İbn Irâk da bulunuyordu; Bîrûnî ile fizik ve astronomiye dair münazaraları bu sırada yapıldı. Gazneli Mahmud bu âlimleri kendi sarayına isteyince İbn Sînâ ile Mesîhî gitmemeye karar verip Gürgenç'ten ayrıldılar; Nizâmî-i Arûzî'nin nakline göre Sultan Mahmud onu buldurmak için resmini çoğaltıp çeşitli bölgelere gönderdiyse de sonuç alamadı. Nesâ, Bâverd, Tûs, Şakkân, Semnîkân ve Câcerm'e uğrayıp Ziyârî Hükümdarı Kābûs b. Veşmgîr'le görüşmek üzere Cürcân'a gitti; Kābûs'un tutuklanıp bir kalede ölmesi üzerine Dihistan'a geçti. 403'te (1012) şiddetli bir hastalık geçirdi, aynı yıl Cürcân'a döndü ve burada ölümüne kadar yanından ayrılmayacak olan talebesi ve biyografı Ebû Ubeyd el-Cûzcânî ile tanıştı. Bir şiirinde, gittiği yerlerde değeri bilinmediği için yedi yıl dolaştığını söyler. Cürcân'da Ebû Muhammed eş-Şîrâzî ona bir ev satın aldı; el-Kānûn fi't-tıb 'ın başlangıcı ile el-Mebde' ve'l-meâd gibi eserleri burada yazıldı. Cürcân'da muhtemelen iki yıl kaldıktan sonra Rey'e giderek Büveyhî Emîri Mecdüddevle'yi melankoliden tedavi etti; Büveyhîler'le ilişkisi böyle başladı. Kazvin yoluyla Hemedan'a geçti ve kulunç hastalığına yakalanan Büveyhî Hükümdarı Şemsüddevle'yi iyileştirerek onun dostluğunu kazandı; Karmîsîn seferine yanında katıldı ve dönüşte vezirliğe getirildi. Ordu içindeki huzursuzluk isyana dönüşünce isyancılar evini kuşatıp onu hapse attılar, mallarına el koydular ve öldürülmesini istediler; hükümdar bunu kabul etmedi, fakat onu görevden uzaklaştırdı. İbn Sînâ kırk gün Şeyh Ebû Sa'd ed-Dahdûk'un evinde gizlendi. Hastalığı nükseden Şemsüddevle'nin onu yeniden çağırması üzerine tekrar vezir oldu. Gündüz devlet işleriyle uğraştığı için geceleri ders veriyor, eş-Şifâ ve el-Kānûn 'un yazılmış bölümlerini talebelerine okutuyordu; bunlar arasında Ebû Abdullah el-Ma'sûmî, İbn Zeyle ve Behmenyâr b. Merzübân anılır. Şemsüddevle Tarım seferinde yolda ölüp yerine oğlu Semâüddevle geçince (412/1021) yeni hükümdarın vezirlik teklifini reddetti; Hemedan'dan ayrılamadı ve Ebû Gālib el-Attâr'ın evinde gözden uzak yaşadı. eş-Şifâ 'nın tabîiyyât ve ilâhiyyât bölümleri büyük ölçüde burada tamamlandı. Şemsüddevle'nin öteki oğlu Tâcülmülk onu, Kâkûyî Hükümdarı Alâüddevle ile gizlice mektuplaşmakla suçladı; İbn Sînâ reddetse de Ferdecân Kalesi'ne hapsedildi (414/1023). Dört ay kaldığı kalede el-Hidâye , Hay b. Yakzân ve el-Kūlenc 'i yazdı. Alâüddevle Hemedan'ı alınca serbest bırakıldı ve eş-Şifâ 'nın yarım kalan mantık bölümünü tamamladı. Tâcülmülk'ün vaadlerine güvenmeyerek büyük ihtimalle 415 (1024) yılında kardeşi, iki hizmetçisi ve Cûzcânî ile Hemedan'dan gizlice ayrıldı ve İsfahan'a ulaştı. İsfahan'da Alâüddevle Muhammed b. Rüstem'in meclisine katıldı ve büyük saygı gördü. Nizâmî-i Arûzî, Alâüddevle'nin onu vezirliğe getirip en önemli işleri yetkisine bıraktığını söyler ve «Aristo'nun İskender'e vezir olmasından sonra hiçbir hükümdara Ebû Ali gibi bir vezir nasip olmamıştır» der. Hükümdarın düzenlediği ilmî toplantılar şöhretini yaydı; eksik eserlerini tamamladı, en-Necât 'ı ve Alâüddevle'ye nisbetle adlandırdığı Dânişnâme-i Alâî 'yi yazdı, takvimlerdeki yanlışları düzeltmek için hükümdarın emriyle astronomi gözlemleri yaptı, Sâbûrhâst ve Hemedan seferlerine katıldı. Gazneli Sultan Mesud İsfahan'ı alınca evi ve kütüphanesi yağmalandı; büyük bir sarsıntı geçirdi, sağlığı bozuldu ve devrinde yaygın olan kulunç hastalığına yakalandı. Kendini tedavi etmeye çalıştı, bir ara iyileşir gibi olduysa da tam iyileşemedi. Alâüddevle'nin Hemedan seferinde yanında bulunduğu sırada yolda yeniden hastalandı ve Hemedan'a ulaştıklarında vefat etti (428/1037). Kabri Hemedan'dadır. Kaynak onu çok zeki, çalışkan ve velûd; zekâ ve bilgisine aşırı güveninin doğurduğu hırçınlığı yanında yenilgiye tahammül edemeyen bir kişilik olarak tasvir eder. Alâüddevle'nin huzurunda dil âlimi Ebû Mansûr el-Cübbâî'nin ona dil bilmediğini söylemesi üzerine üç yıl dil çalışıp bu alanda kitaplar yazması ve sonunda Cübbâî'yi özür dileyecek duruma düşürmesi bu karakterine örnek gösterilir. Tesir Halkası — Kindî ile başlayan İslâm felsefe geleneğinin zirvesinde durur; Fârâbî'ye çok şey borçludur, bir bakıma onun öğrencisi ve halefi sayılır, fakat üstadını aşmıştır. Talebelerinin başında biyografisini Sîretü'ş-Şeyhi'r-Reîs adıyla yazan Cûzcânî gelir; İsfahanlı İbn Zeyle ile Ma'sûmî — hocası onun için «Eflâtun için Aristo ne ise Ma'sûmî de benim için odur» demiştir — öteki talebeleridir. Fikirlerini sonraki nesillere ulaştıran en bilgili talebesi Behmenyâr b. Merzübân'dır; silsile Behmenyâr'dan Lûkerî, Efdalüddin el-Gîlânî, Sadreddin es-Serahsî ve Ferîdüddin Dâmâd yoluyla Nasîrüddîn-i Tûsî'ye, oradan Anadolu'ya ve Osmanlı dünyasına geçer. Gazzâlî onu çürütmek için Tehâfütü'l-felâsife 'yi yazdı, fakat kaynağa göre büyük çapta onun etkisinde kaldı; Fahreddin er-Râzî de eleştirdiği halde sistemini onun felsefesi üzerine kurdu. Gazzâlî ve İbn Rüşd'ün eleştirilerinden sonra İbn Sînâ felsefesi Sünnî ve Şiî kelâmı içinde yeniden şekillenerek modern döneme kadar hâkim fikir sistemi oldu; kaynak bu oluşumun İslâm düşüncesinin yaklaşık sekiz asırlık seyrini tayin ettiğini söyler. Batı'da el-Kānûn XII. yüzyılın sonlarında Tuleytula'da Gerard de Cremone tarafından Latince'ye çevrildi, XIII. yüzyıldan itibaren Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuldu; Hipokrat ve Galen'in şöhretini gölgede bıraktığı kabul edilir. XVII. yüzyılda Valladolid Üniversitesi'nde bir Avicenna kürsüsü kuruldu; 1510 tarihli Pavia baskısının kapağı onu ortada bir tahtta, Hipokrat ve Galen'i iki yanında oturur gösterir. İslâm dünyasında İbnü'n-Nefîs ve Hacı Paşa gibi tabipler için «devrin İbn Sînâ'sı» denmesi bu otoritenin sürdüğünü gösterir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — İbn Sînâ, İslâm felsefe geleneğinin Fârâbî okulu içinde yer alır; bu geleneğin özü, dinin toplum için vazgeçilmez ilâhî bir kurum olduğu fikridir. Kaynak, onun bütün hacimli eserlerinde salt akılla başladığı felsefeyi nübüvvetle taçlandırdığını, dinin fert ve toplumun mutluluğu için gerekliliğini akıcı bir üslûpla açıkladığını belirtir. Ona göre peygamberin nefsi maddeyi etkileme gücüne sahiptir ve bu, tabiat kanunlarına aykırı değildir; zira Allah'ın velîleri olan iyi kullar da cisim üzerinde bazı etkiler gösterebilir. Nesir, nazım ve hikâye tarzında felsefî eserler kaleme alan bir sanatkâr-filozoftur: nefse dair el-Kasîdetü'l-ayniyye , tıbbı nazma döken el-Urcûze , sembolik hikâye Hay b. Yakzân ve ona nisbet edilen et-Tasavvuf , Kelimâtü's-sûfiyye , el-İlmü'l-ledünnî , el-Kerâmât ve'l-mu'cizât , el-Işk ve Mâhiyyetü'l-hüzn gibi risâleler bu çizginin izleridir. Eserleri — İslâm filozofları içinde en çok eser veren müelliflerdendir. George C. Anawati dünya kütüphanelerinde ona nisbet edilen 276 eser tesbit etmiş, Yahyâ Mehdevî ise kaydettiği 242 eserin 100 kadarının şüpheli ya da müstakil sayılamayacağını söylemiştir. Başlıcaları: ① eş-Şifâ — felsefeye dair en önemli eseri; mantık, tabîiyyât, riyâziyyât ve ilâhiyyât bölümlerinden oluşan ansiklopedik kitap ilk defa yirmi iki cilt halinde yayımlandı (Kahire 1952-1983). ② en-Necât — 417 (1026) veya 418 (1027) yılında yazılan, eş-Şifâ 'nın özeti mahiyetinde eser. ③ el-İşârât ve't-tenbîhât — üslûbu ve yeni sistematiğiyle özgün son dönem eseri. ④ Dânişnâme-i Alâî — Farsça yazılmış ilk felsefe ansiklopedisi; Gazzâlî'nin Makāsıdü'l-felâsife 'sinin onun yorumlu Arapça çevirisi olduğu ileri sürülür. ⑤ el-Mebde' ve'l-meâd , ⑥ Uyûnü'l-hikme , ⑦ talebesi Behmenyâr'ın ders notlarından oluşan et-Ta'lîkāt , ⑧ talebeleriyle yazışmalarını toplayan el-Mübâhasât , ⑨ el-Hidâye . ⑩ el-Kānûn fi't-tıb — tıptaki en önemli eseri; tıbbın genel konuları, basit ilâçlar, organ hastalıkları, kısımlara ait hastalıklar ve mürekkep ilâçlar olmak üzere beş kitaptan oluşur; ilk defa 1593'te Roma'da basıldı, Gerard de Cremone tarafından Latince'ye, Tokatlı Mustafa Efendi tarafından yirmi bir cilt halinde Türkçe'ye çevrildi. ⑪ el-Urcûze fi't-tıb — el-Kānûn 'un manzum özeti. Tıbba dair eserlerinin sayısı kırka yaklaşır; kendisinin de öldüğü kulunç hastalığına dair el-Kūlenc bunlardandır. Ayrıca İhlâs, Felak, Nâs ve A'lâ sûreleriyle bazı âyetlere tefsirler, namaz, kader ve âhirete dair risâleler yazmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Kaynağın verdiği tek bilgi kabrinin Hemedan'da olduğudur; madde, kabrin üzerindeki yapıyı yalnız görsel kaydında «İbn Sînâ'nın anıt mezarı – Hemedan/İran» diye anar. Yapının tarihi, mimarisi ve bugünkü işlevi hakkında kaynak bilgi vermez.

HemedanVefât 428 h.İncele
Peygamber Ailesi

İmamzâde Hamza (Seyyid Hamza)

İmamzâde

Yedinci imam Mûsâ el-Kâzım'ın oğlu kabul edilen Seyyid Hamza'nın türbesidir (Peygamber ailesi seyyidi). Nesebinde küçük bir ihtilaf bulunsa da bir imam neslinden seyyid olduğu kabul edilir. Vefat yılı sağlam belgelenmemiştir. Tebriz'in Şeşgelân semtindeki türbe, ayna işçiliğiyle ünlü, faal bir mescid ve ziyaretgâhtır. (Kaynak: Wikidata Q6003204; English Wikipedia.)

Tebrizİncele
Peygamber Ailesi

İmamzâde Hârûn-i Velâyet

İmamzâde

İsfahan'ın en mukaddes Şiî ziyaretgâhlarından biri olan, Peygamber ailesi soyundan bir zatın türbesidir. Nesebi ihtilaflıdır (Mûsâ el-Kâzım'ın oğlu, Ali el-Hâdî'nin oğlu veya Ca'fer es-Sâdık'ın torunu olduğu çeşitli rivayetlerde geçer; kesin görüş yoktur). Türbe binası 919/1513'te Şah İsmâil döneminde tamamlanmıştır; İran millî mirasıdır. (Kaynak: Wikidata Q5860687; ArchNet site 3904.)

İsfahanİncele
Evliyâ

Baba Rükneddîn Şîrâzî

Baba

Mes'ûd b. Abdullah el-Beyzâvî, 'Baba Rükneddîn' adıyla bilinen XIV. yüzyıl sûfî mutasavvıfı. Türbe kapısındaki kitâbeye göre 769/1367-68'de vefat etmiştir. İsfahan'daki Taht-ı Fûlâd mezarlığında yer alan kubbeli türbesi Şah Abbas tarafından yaptırılmıştır ve İran millî mirasıdır. (Kaynak: WikiShia; Wikidata Q5950688.)

İsfahanVefât 769 h.İncele
Evliyâ

Baba Tâhir Uryân

İranlı mutasavvıf-şair; dûbeytî adı verilen kıtaları ve el-Kelimâtü'l-kısâr adlı vecizeleriyle tanınır. İran halkı arasında şairden çok bir sûfî olarak bilinir; aynı zamanda bir velî olarak tanınır ve kendisine birçok kerâmet isnat edilir. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Kaynaklarda kendisine bazan Hemedânî , bazan da Lurî nisbesi verilmesi, Hemedan ile Luristan arasında bir yerde doğmuş olabileceği ihtimalini hatıra getirir; nitekim bu iki yer arasındaki Hürremâbâd'da onun adını taşıyan bir mahalle vardır. Muamma niteliğindeki bir kıtasından hareketle 326'da (938) doğduğu ileri sürülmektedir. Râvendî'nin Râhatü's-sudûr adlı eserindeki bir kayda göre Selçuklu sultanı Tuğrul Bey 447'ye (1055) doğru Hemedan'a geldiğinde, o sırada burada şöhret yapmış üç şeyhten biri olan Baba Tâhir-i Uryân'ı ziyaret etmiştir. Kaynak, onun Deylemliler döneminde yaşadığına dair bilgilerin, Deylemliler'in akrabası sayılan Kâkûyîler'in (1007-1119) Hemedan'daki hâkimiyetinin 435'e (1043-44) kadar sürmesiyle uyuştuğunu ve İbn Sînâ'nın (ö. 428/1037) çağdaşı olduğunu kaydeder. Şiirlerinde sık sık yersiz yurtsuz bir serseri hayatı sürdüğünden, tuğlayı yastık yapıp uyuduğundan, sürekli sıkıntı içinde bulunduğundan söz etmesi, bir kalender hayatı yaşadığını gösterir; kaynak “Uryân” (çıplak) lakabını da bu sebeple almış olması gerektiğini belirtir. Vefat tarihi kesin değildir: maddenin başlığı 447/1055 tarihini soru işaretiyle verir; Rızâ Kulı Han ise 1010 tarihini kaydeder (ayrıntı Çok Görüşlü Sunum'da). Kabri Hemedan'dadır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Bir lehçe şairi olmakla birlikte bugün elimizdeki dûbeytîleri edebî Farsça'nın da özelliklerini taşır; kaynak bu kıtaların sonradan başkaları tarafından bu hale getirilmiş olmasını da muhtemel görür. Hemedan ile Hürremâbâd arasındaki bölgede birçok lehçe bulunsa da şiirlerinin dilini bunlardan birine bağlamak güçtür; dili bu lehçelerin hepsiyle ilgili görülür ve bir karışımdan ibaret olduğu sanılır. Kıtalar şeklen rubâîye benzemekle birlikte vezin bakımından ondan ayrılır: aruzun hezec-i müseddes-i mahzûf bahrindedir, rubâî vezni ise hezec-i mekfûf-i maksûr dur; bu sebeple bunlara rubâî değil dûbeytî denmiştir. Gazellerinde de aynı vezni kullanmıştır. XVIII ve XIX. yüzyıl tezkirelerinde sınırlı sayıda kıtasına rastlandığı için XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar pek tanınmamıştır; 1885'ten itibaren müsteşriklerin ve ardından İran'daki araştırmaların sonucunda kıtalarının sayısı artmış, az da olsa bazı gazelleri bulunmuştur. Vahîd-i Destgirdî, o zamana kadar bilinen seksen yedi kıtayı 296'ya, gazel sayısını da birden dörde çıkarmış ve bunları Dîvân-ı Kâmil-i Bâbâ Tâhir Uryân adıyla neşretmiştir. Şiirlerinde dünyevî aşkla ilâhî aşkı birbirinden ayırt etmek güçtür; kıtalarının büyük çoğunluğu dünyevî aşkla ilgilidir. Kaynağa göre en büyük özelliği, duygu ve hayallerini herhangi bir abartmaya gerek duymadan vermesidir. Ömer Hayyâm yaşama zevkini ön plana alırken Baba Tâhir hayatın çilesini konu edinir ve bedbin bir şair olarak görünür. Eserleri — el-Kelimâtü'l-kısâr : yirmi üç baba ayrılmış bu eserde ilim, mârifet, ilham gibi tasavvufî konularla ilgili 268 vecizesi vardır. Eser sûfîler arasında çok yaygındır ve hakkında birçok şerh yazılmıştır; bunlar arasında Aynülkudât el-Hemedânî ile meçhul bir şahsa atfedilen Arapça şerhler ve Molla Sultan Ali Gunâbâdî'nin Arapça ve Farsça şerhleri zikredilebilir. Vecizelerin kısaltılmış bir nüshasına Ganî Beg el-Azîzî'nin yazdığı el-Fütûhâtü'r-rabbâniyye fî İşârâti'l-Hemedâniyye adlı şerh de bunlara eklenmelidir. Şiirleri, yukarıda anılan Dîvân neşrinde toplanmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Mezarı Hemedan'ın kuzeyinde, Bûn-i Bâzâr mahallesinde küçük bir tepe üzerindedir.

Hemedanİncele
Peygamber Ailesi

Şah Çerâğ (Ahmed b. Mûsâ)

Seyyid

Seyyid Emîr Ahmed b. Mûsâ el-Kâzım, yedinci imam Mûsâ el-Kâzım'ın oğlu ve sekizinci imam Ali er-Rızâ'nın kardeşidir. 'Şah Çerâğ' (Işık Sultanı) lakabıyla anılır; Şîraz'da şehid edilmiştir. Ayna işlemeli iç mekânıyla ünlü türbesi İran'ın en önemli Şiî ziyaretgâhlarındandır. (Kaynak: Encyclopaedia Britannica 'Shah Cheragh Shrine'; Wikidata Q1957722. Not: bazı kaynaklardaki 835/1431 tarihi hatalıdır; İmam Rızâ'nın çağdaşıdır.)

ŞîrazVefât 202 h.İncele
Peygamber Ailesi

Fâtıma Ma'sûme

Hz.

Yedinci imam Mûsâ el-Kâzım'ın kızı ve sekizinci imam Ali er-Rızâ'nın kız kardeşidir. Horasan'a kardeşinin yanına giderken Kum'da hastalanıp vefat etmiştir. Şiî dünyasında en çok hürmet edilen hanımlardandır; türbesi büyük bir ziyaretgâhtır. (Kaynak: Wikidata Q1077077; islamansiklopedisi.org.tr.)

KumVefât 201 h.İncele
Âlim

İmam Gazzâlî

Hüccetü'l-İslâm

'Hüccetü'l-İslâm' unvanıyla anılan, İslâm düşünce tarihinin en etkili âlim ve mutasavvıflarından biri; fıkıh, kelâm, felsefe ve tasavvufta çığır açan eserleriyle (özellikle İhyâü ulûmi'd-dîn) tanınır. Tûs'un Tâbarân kasabasında doğmuş ve 505/1111'de orada vefat etmiştir. Kabrinin tam yeri İHTİLAFLIDIR: Tûs'taki Hârûniye Kümbeti yanında bir hâtıra (makam) taşı bulunur; gerçek kabir Moğol tahribatından sonra kesin tespit edilememiştir. Koordinat Hârûniye makamına aittir. (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi 'Gazzâlî'; Wikipedia 'Haruniyeh Dome'.)

TûsVefât 505 h.İncele
Evliyâ

Pîr-i Pâlandûz (Muhammed Ârif Abbâsî)

Pîr

XVI. yüzyıl Horasan mutasavvıflarından, Meşhed yakınındaki Kerde köyünde doğan Şeyh Muhammed Ârif Abbâsî. Geçimini semer dikerek (pâlandûzluk) sağladığı için 'Pîr-i Pâlandûz' diye anılır; hattat ve ilim ehli bir velîdir. Türbesi İmam Rızâ haremine yakın, Safevî döneminde (1577) tamamlanmış soğan kubbeli bir yapıdır ve ziyaret edilir. (Kaynak: Wikipedia 'Tomb of Pir Palandouz'; İran kültürel miras kayıtları.)

MeşhedVefât 985 h.İncele
Tâbiîn

Hâce Rebî (Rebî' b. Huseym)

Hâce

Muhaddis tâbiî ve zâhid; tâbiîn döneminin sekiz büyük zâhidinden biri. Tam adı Ebû Yezîd er-Rebî' b. Huseym b. Âiz es-Sevrî et-Temîmî el-Kûfî 'dir. Kabrinin bulunduğu Horasan'da Hâce Rebî' adıyla anılır. Mekke'deki Athal dağı civarında yaşayan Sevr b. Abdümenât kabilesine mensuptur; soyu Mudar vasıtasıyla Adnân'a uzanır. Hz. Peygamber dönemine yetişmekle birlikte onu göremediği için muhadramûn dan sayılır. Abdullah b. Mes'ûd'un Kûfe'deki talebelerindendir; ondan tefsir, kıraat, hadis ve edebî ilimler öğrendi. Hem ondan hem Ebû Eyyûb el-Ensârî, Abdurrahman İbn Ebû Leylâ ve Amr b. Meymûn'dan hadis nakletti; Resûlullah'tan da mürsel olarak rivayette bulundu. Kendisinden İbrâhim en-Nehaî, Bekir b. Mâiz el-Kûfî, Şa'bî ve oğlu Abdullah hadis nakletmiştir. Rivayetleri Ebû Dâvûd'un es-Sünen 'i dışında Kütüb-i Sitte'de yer alır. Hadis tenkitçileri ondan övgüyle söz eder: Şa'bî onun için “doğruluk madeni” demiş, Yahyâ b. Maîn sika olduğunu söylemiştir. Çok az konuştuğu, gecelerini ibadetle geçirdiği, kendisi muhtaç iken elindekini yoksullara verdiği, ağzından kötü söz işitilmediği, gıybet etmediği ve son derece mütevazi olduğu nakledilir. Abdullah b. Mes'ûd'un ona “Ey Ebû Yezîd! Resûlullah seni görseydi çok severdi. Seni her gördüğümde Allah'a saygılı ve alçak gönüllü kimseleri ( muhbitîn ) hatırlıyorum” dediği belirtilir. Kaynak onun güzel sözlerinden bir bölümü de aktarır: “Hayır söyle, hayır işle, sâlih amele devam et. Ömür kısa, kalbini katılaştırma! … Kötü bir iş yaptıysan hemen ardından hayırlı bir iş yap, çünkü güzel davranışlar kötülükleri siler. … Günahlar birer hastalıktır, ilâcı ise dönmemek üzere tövbe etmektir.” 62-65 (682-685) yılları arasında vefat ettiği kaydedilir; ölüm sebebine dair rivayetler farklıdır (bk. Çok Görüşlü Sunum). Türbesi ve Külliyesi — Mezarı İran'ın Tûs şehrinde, Tûs ırmağı kıyısındadır. Safevî hükümdarı I. Abbas kabrinin üzerine bir türbe yaptırmış, Rızâ Şah Pehlevî de bu türbeyi tamir ettirmiştir. Bölge halkı onu Hâce Rebî' diye anar ve kabrini ziyaret eder. Kaynağa göre kabrinin Horasan civarında olması, onun oraya savaş için gittiğini belirten rivayetleri teyit eder.

MeşhedVefât 63 h.İncele
Evliyâ

Bâyezîd-i Bistâmî

Sultânü'l-ârifîn

İlk büyük mutasavvıflardan; “Sultânü'l-ârifîn” ve pîr-i Bistâm diye anılır. Tam adı Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân 'dır. Tasavvuf tarihinde sekr, fenâ, melâmet, tevhid, mârifet, muhabbet, mi'rac ve îsâr gibi konulardaki sözleri ve şathiyeleriyle tanınır. Tasavvuf ve tabakat kitaplarının hemen hepsi ondan bahseder; ancak bu bilgiler çoğunlukla menkıbelerine, sözlerine ve şathiyelerine dairdir, hayatına ilişkin bilgi pek azdır. Bu kısıtlı bilgilere göre İran'ın Horasan eyaletindeki Bistâm kasabasında doğdu. Dedesi Sürûşân (Serûşân) aslen İranlı Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığıyla tanınan babası Îsâ'nın iki kızı ve üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı; “Bâyezîd” diye meşhur olan Tayfur bunların ortancasıdır. Kaynak, Câmî'nin onun adını “Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem b. Sürûşân” diye yanlış kaydettiğini, bunun aslında büyük kardeşi Âdem'in torununun künyesi olduğunu belirtir; ikisi karıştırılmasın diye birincisine Büyük Bâyezîd , ikincisine Küçük Bâyezîd denir. Attâr onun 103 üstattan faydalandığını söyler; Herevî başlangıçta Hanefî olduğunu belirtir. Serrâc'ın onu ömründe bir defa hacca giden mutasavvıflardan sayması, ilim ve mârifet için fazlaca seyahat etmediğini gösterir; nitekim kendisi de Ahmed b. Hadraveyh'e çok dolaşmanın iyi bir şey olmadığını söylemiştir. Serrâc'ın verdiği bilgiye göre tasavvuftaki üstadı Ebû Ali es-Sindî adında biridir: Bâyezîd bu ümmî şeyhe farzları yerine getirecek kadar şer'î ilim öğretmiş, karşılığında ondan tevhid ve fenâ ilmini öğrenmiştir. Attâr, onun bu makama çetin riyâzetler ve zor mücâhedeler sonunda ulaştığını söyler. Bazı sözlerine bakılırsa tasavvufî bilgileri Allah'tan vasıtasız olarak aldığına inanıyordu. Tasavvufun doğuş devrinde yaşadığından çağdaşı mutasavvıfların birçoğuyla ilgili menkıbeleri vardır; bunların en önemlileri Şakīk-ı Belhî, Hâtim el-Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-Nahşebî, Yahyâ b. Muâz ve Sehl b. Abdullah ile ilgili olanlardır. Kaynak, bu olayların çoğunun mevsuk olmadığını ve aynı dönemde yaşadıkları halde Ma'rûf-i Kerhî, Hâris el-Muhâsibî, Serî es-Sakatî, Ebû Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr ile arasında herhangi bir menkıbe rivayet edilmemesinin dikkat çekici olduğunu kaydeder. Daha sağlığında pek çok kişi tarafından ziyaret edildi; bunlardan kendisine bağlanıp görüşlerini benimseyenlerin sayısı oldukça fazladır ve bir kısmı ailesindendir. Büyük kardeşi Âdem'in oğlu Ebû Mûsâ , bunun oğlu Umey diye bilinen Mûsâ b. Îsâ ve Küçük Bâyezîd diye tanınan Tayfûr b. Îsâ onun görüşlerine bağlı mutasavvıflardandır. Bunlar içinde Ebû Mûsâ, kalp safiyetini takdir ettiği, kimseye açmadığı sırları kendisine aktardığı sâdık bir talebesi ve hizmetkârıydı. İbrâhim el-Herevî, Hasan b. Aleviyye, Ebû Abdullah el-Mağribî ve Ebû Mûsâ ed-Dübeylî tanınmış mürid ve halifelerindendir. Hadis âlimlerinden Hüseyin b. Îsâ el-Bistâmî, “Peygamber gibi benim de mi'racım var” dediğini ileri sürerek onu Bistâm'dan çıkardı. Bunun üzerine hacca giden, ardından Cürcân'a dönen Bâyezîd, Bistâm'a ancak onun ölümünden sonra gelebildi. Vefat tarihi ihtilâflıdır: kaynaklar 234 (848) ve 261 (875) yıllarını verir; maddenin başlığı 234/848 tarihini soru işaretiyle kaydeder (ayrıntı Çok Görüşlü Sunum'da). Kabri Bistâm'dadır. Tesir Halkası — Coşkulu davranışları, taşkın sözleri ve samimi haliyle çevresinde derin tesir bıraktı ve seçkin bir zümrenin kendi görüşleri etrafında toplanmasını sağladı. Onu takip edenlere Tayfûrî , tuttuğu yola Tayfûriyye veya Bistâmiyye denmiştir; kaynak bunun bilinen mânada bir tarikat değil bir tasavvuf cereyanı olduğunu belirtir. Hallâc, Şiblî, Harakānî, Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü'l-Arabî, İbnü'l-Fârız ve Mevlânâ gibi büyük mutasavvıfların bu cereyana bağlı kaldığı kaydedilir; Şettâriyye ve Aşkıyye tarikatları onu pîr edinmiştir. Çeşitli tarikatların silsilelerinde bir kol başı olarak yer alır; kaynak, özellikle Nakşibendiyye'nin silsilenâmesinde ona önemle yer vermesini, bazan onu Üveysî saymasını dikkat çekici bulur. Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr'ın kabrini ziyaret ederken “Burası herkesin kaybettiği şeyleri bulabileceği bir yerdir” demesi, ölümünden sonra da tesirinin sürdüğünü; sonraki dönemlerde bir velîyi övmek için ona “asrın Bâyezîd'i” denmesi, halk nezdindeki mertebesini gösterir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kaynağa göre sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk'a ermesi gerektiği düşüncesindedir; bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefis mücadelesi, derin tefekkür ve dikkatli murakabe ile erişilir. Allah'a nasıl erebileceğini sorduğunda “Nefsini bırak da öyle gel” cevabını aldığını, bunun üzerine gömleğinden çıkan yılan gibi benliğinden sıyrıldığını anlatır. Hakk'a giden yolun uzunluğunu anlatmak için “Binlerce makamı geride bıraktıktan sonra Allah'ın mânasında değil lafzında olduğumu gördüm” demiştir. Allah'ın zâtını olumsuzluk bildiren terimlerle anlatır; benlik, senlik, O'nluk (eneiyyet, entiyyet, hüviyyet) deyimlerini sık kullanır ve kendi benliğinden geçip Allah'a ulaşmayı bir mi'rac hali olarak tasvir eder; bu ruhî mi'raca Attâr'ın Tezkiretü'l-evliyâ 'sında ve Sehlegī'nin Kitâbü'n-Nûr 'unda geniş yer verilmiştir. Kaynak onu bir aşk sûfîsi olarak niteler; yaşadığı hali “Aşkın yağdığı bir sahraya açıldım; zemini ıslanmış; burada ayak, kara batar gibi aşka batmaktadır” sözleriyle anlatmıştır. Kendisinden pek çok kerâmet ve keşf hali nakledilmekle birlikte olağanüstü hallere önem verilmesini istemez, aslolanın şeriatın hükümlerine bağlı kalmak olduğunu söylerdi: “Falan kişi tayy-ı mekân ediyor” denilince “Şeytan ile leş yiyen kargalar da aynı şeyi yapıyor”, “Falan zat su üzerinde yürüyor” denilince “Balıklar da aynı işi yapıyor” demiştir. Şer'î edeplerden birine aykırı davranana Allah'ın velîlik sırrını emanet etmeyeceğini söyler; büyüklüğüne inanılan birini ziyarete giderken onun kıbleye karşı sümkürdüğünü uzaktan görünce görüşmekten vazgeçmiştir. Evinden mescide giderken yola bir defa olsun tükürmediği, yalnızken bile Allah'ın huzurunda olduğunu düşünerek diz üstü oturduğu kaydedilir. Son derece insan severdi; bir defasında “Allahım! Beni cehenneme at ve vücudumu o kadar büyüt ki cehennemde başka birini koyacak yer kalmasın” demiştir. Eserleri — Kaynak müstakil bir eser kaydetmez. Tasavvufî görüşlerini Farsça olarak ifade eden ilk sûfîlerden biridir; bu sözler sonradan Arapça'ya çevrilmiştir. Şathiyelerinden bir bölümünün yeğeni Ebû Mûsâ tarafından Cüneyd-i Bağdâdî için tercüme edildiği nakledilir. Sehlegī şathiyelerini Kitâbü'n-Nûr 'da toplamış, bunların önemli bir bölümünü Baklî Şerh-i Şathiyyât 'ta açıklamıştır. Söz ve şiirlerini ihtiva ettiği rivayet edilen bazı risâleler, Abdurrahman Bedevî tarafından Şatahâtü's-sûfiyye (Kahire 1949) içinde neşredilmiştir. Türbesi ve Külliyesi — Türbesi Bistâm'da, tarihî binaların toplu olarak bulunduğu yerin tam ortasında, süs ve ihtişamdan uzak bir haldedir. Olcaytu tarafından yaptırılan türbe tarih boyunca pek çok sultan ve devlet adamı tarafından ziyaret edilmiştir.

BistâmVefât 261 h.İncele
Âlim

Firdevsî

Hakîm

İran'ın millî destanı Şâhnâme 'nin müellifi, Fars edebiyatının en büyük şairlerinden. Künyesi Ebü'l-Kāsım, lakabı Fahreddin, mahlası Firdevsî 'dir. Tûs şehrine bağlı Tâberân'ın Bâj (Bâz) köyünde doğdu. Gazneli Mahmud'un tahta çıktığı sırada (387/997) elli sekiz yaşında olduğunu söylediğine göre 329'da (940) doğmuş olmalıdır. Babası Tûs ırmağından ayrılan Âbrâhe çayı kenarında bir çiftlik sahibi (dihkan) idi. Çocukluk dönemi ve öğrenim hayatı hakkında kaynaklarda hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. Yetiştiği dönemde İran'ın İslâm öncesi tarihine ait Pehlevî dilinde yazılmış bazı eserler ortaya çıkarılmış ve Yeni Farsça'ya çevrilmeye başlanmıştı; bilhassa Sâsânî hükümdarı III. Yezdicerd'in (632-651) derlettiği Hudâynâme 'ye dayanan şahnâmeler yazılmıştı. Muhtemelen başlangıçta gazel ve kasideler yazan Firdevsî, zamanla eski İran tarihine dair Pehlevîce eserlere büyük ilgi duydu; bu dili babasından veya Zerdüşt rahiplerinden öğrendi. Şiir yazacak kadar Arapça da biliyordu. Yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında bir oğlu, ardından bir kızı oldu. Kırk yaşına kadar rahat bir hayat süren şairin sonraki yılları sıkıntı içinde geçti. Büyük bir ihtimalle 370 (980) veya 380 (990) yılında Şâhnâme'yi yazmaya başladı; onu kimin desteklediği bilinmemektedir. Bazı nüshalarda hâmileri arasında Tûs valileri Ebû Mansûr Muhammed b. Abdürrezzâk ile Huyeyy-i Kuteybe'nin adı geçer; birincisi eserin yazılışından yirmi yıl önce öldüğüne göre ancak ikincisinin yardımından söz edilebilir. Parça parça yazdığı destanları bağlayan ilâvelerle 394 (1003-1004) yılında ilk redaksiyonu tamamladı; aynı yıl otuz yedi yaşındaki oğlunu kaybetti. Eserini büyük bir hükümdara ithaf etmek isteyen şair, Sultan Mahmud'la veziri Ebü'l-Abbas Fazl b. Ahmed el-İsferâyînî ve sultanın kardeşi Nasr b. Sebük Tegin sayesinde tanıştı ve muhtemelen onların teşvikiyle ikinci redaksiyonu bitirdi. Fakat eseri sunacağı sırada hâmisi Fazl öldü (404/1014). Şâhnâme 408 (1018) yılının ardından son biçimini aldı. Eserin sultana sunuluşu hakkında birbirinden farklı rivayetler vardır. Birine göre Firdevsî Gazne'ye giderek eserini bizzat sunmuş, fakat sultan yeni veziri Ahmed b. Hasan-ı Meymendî'nin de etkisiyle ona eserine lâyık bir ödül vermemiş; şair kendisine verilen 60.000 dirhemin 20.000'ini sultanın gözdesi Ayaz'a, 20.000'ini hamamcıya, 20.000'ini de bozacıya veya meyhâneciye dağıtmış ve sultan için bir hicviye yazmıştır. Diğer bir rivayete göre sultan destan kahramanı Rüstem için "Benim ordumda ondan daha güçlü birçokları vardır" deyince şair "Ama Tanrı Rüstem gibisini bir daha yaratmadı" diye cevap vermiş, kızan sultandan kurtulmak için Herat'a gitmiş ve sultanı hicveden 100 beyitlik bir manzume yazmıştır. Bir başka rivayete göre de Taberistan'a giderek Bâvend hânedanından İspehbed Şehriyâr'a sığınmış; Şehriyâr, saygı duyduğu sultanı hicveden manzumeyi satın alarak yakmıştır. Daha sonra Tûs'a dönen Firdevsî ömrünü yoksulluk içinde geçirdi ve orada vefat etti. Ölüm tarihi bazı kaynaklarda 411 (1020), bazılarında 416 (1025) olarak verilir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Firdevsî'nin çizgisi destan şairliğidir. Şâhnâme, ilk insan Keyûmers'in yaratılışından Araplar'ın İran'a egemen olduğu döneme kadar İran'ın destansı tarihiyle gerçek bilgileri harmanlayarak anlatır; Pîşdâdîler, Keyânîler, Eşkânîler ve Sâsânîler dönemine ait olayları işler. Kaynakları sözlü gelenekle mensur Hudâynâme , Ebü'l-Müeyyed-i Belhî'nin eseri, Tûs hâkimi Ebû Mansûr'un hazırlattığı mensur şahnâme ve Dakīkī ile Mes'ûdî-yi Mervezî'nin manzum şahnâmeleridir. Cemşîd, Dahhâk, demirci Gâve, Ferîdun, Zaloğlu Rüstem, Turan hükümdarı Efrâsiyâb (Alp Er Tonga), Keyhusrev, İsfendiyâr ve İskender gibi simalar eserde yer alır. Mesnevi tarzında, mütekārib bahriyle yazılmıştır; beyit sayısı yazmalara göre 48.000 ile 52.000 arasında değişir. Eserde az miktarda Arapça kelime bulunur. Fars edebiyatında en çok taklit edilen iki eserden biri Sa'dî'nin Gülistân 'ı, diğeri Şâhnâme'dir; Osmanlı hükümdarları da bu örneği göz önünde tutarak kendileri için şehnâmeler yazdırmışlardır. Firdevsî, Turanlılar'la İranlılar'ı Ferîdun'un oğulları Tûr ve İr'in soyundan getirerek iki halkı kardeş sayar; Şâhnâme'de Gazneli Mahmud'u göklere çıkarır ve onu Keyânî tahtının gerçek vârisi olarak anar. Eserleri — Başlıca eseri Şâhnâme 'dir. Eseri XII. yüzyılda Eyyûbî tarihçisi Bündârî Arapça'ya çevirdi. İlk baskısını Turner Macan yaptı (I-IV, Kalküta 1829); bunu yirmiyi aşkın baskı izledi. Necati Lugal'in Vullers baskısını (Leiden 1877-1884) esas alan Türkçe tercümesinin ancak dört cildi yayımlanabildi (İstanbul 1945-1955). Yakın zamana kadar kendisine Yûsuf u Züleyhâ adlı bir mesnevi de isnat ediliyordu (bk. Çok Görüşlü Sunum).

TûsVefât 411 h.İncele
Âlim

Ömer Hayyâm

Hakîm

İranlı âlim, şair ve filozof; cebir, geometri ve astronomideki çalışmaları ile İran şiirinde kendi adıyla özdeşleşen rubâîleriyle tanınır. Tam adı Ebü'l-Feth Gıyâsüddîn Ömer b. İbrâhîm el-Hayyâm 'dır. Kaynak onu İbn Sînâ ekolüne mensup bir âlim-filozof olarak kabul eder; cebir, geometri, astronomi, fizik ve tıpla ilgilenmiş, müzikle de uğraşmıştır. 430-439 (1039-1048) yılları arasında Horasan'ın merkezi Nîşâbur'da doğdu. Öğrenimini ve hayatının büyük bir kısmını orada ve Semerkant'ta geçirdi. Sözlükte hayyâm “çadır yapımcısı” demektir; bununla birlikte İran'a yerleşmiş Arap asıllı Hayyâmî kabilesine mensup olabileceği de düşünülür. Ali b. Zeyd el-Beyhakī onun hâfızasının fevkalâde kuvvetli olduğunu, dil, fıkıh, tarih ve kıraatte geniş bilgisi bulunduğunu, riyâziye, tıp ve diğer aklî ilimlerde eşsiz olduğunu söyler. Kendisine büyük ilgi gösteren Selçuklu sultanlarının ve Vezir Nizâmülmülk'ün saraylarında görev yapmaktan hoşlanmadı; bilimsel araştırmalara adanmış sakin bir hayatı seçerek zaman zaman Semerkant, Buhara, Belh ve İsfahan gibi bilim ve sanat merkezlerinde dolaştı. Semerkant'ta Ebû Tâhir adlı yüksek makam sahibi bir memurun himayesine girdi. İbnü'l-Esîr'in verdiği bilgiye göre 467 (1074-75) yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından İsfahan'a davet edilerek bir bilim heyetinin başına getirildi; bir rasathâne kurup o yıllarda kullanılan Yezdicerd takvimini düzeltmekle görevlendirildi. Heyet bunun yerine mevsimlere tam uyan yeni bir takvim düzenlemeyi doğru buldu; böylece güneş yılı uzunluğunu 365,2424 gün kabul eden ve hata payı 5000 yılda 1 gün olan Celâlî takvimi ortaya çıktı. Heyet ayrıca Zîc-i Melikşâhî 'yi hazırladı; rasathâne Melikşah'ın ölümüne (485/1092) kadar faaliyetini sürdürdü. Nîşâbur'da 517-526 (1123-1132) yılları arasında, seksen beş yaşlarında öldüğü tahmin edilir; maddenin başlığı vefatını 526/1132 diye soru işaretiyle verir. Tesir Halkası — Kaynağa göre matematiğin, özellikle analitik geometrinin gelişimi üzerindeki etkisi çok büyüktür: çalışmaları İslâm matematiğinde Şerefeddin et-Tûsî'ye, Batı matematiğinde üçüncü dereceden denklemlerin çözümünde geometrik yaklaşımı benimseyen Descartes'a (ö. 1650) kadar aşılamamıştır. Öklid'in beşinci postulatı üzerindeki incelemesi, Batı'da ondan altı asır sonra aynı konuyla ilgilenen Saccheri'nin çalışmasıyla dikkate değer bir benzerlik gösterir. Batı'da Doğu'nun en fazla hayranlık duyulan şairi ve en tanınmış âlimlerinden biridir; 1892'de Londra'da adına bir kulüp kurulmuş, 1970'te Ay'daki bir kratere, 1980'de yeni bulunan bir kuyruklu yıldıza adı verilmiştir. İran şiirinde rubâîyi kendi adıyla özdeşleştiren tek şair olmuş, etkisi bu kalıpla sınırlı kalmamıştır; Hâfız-ı Şîrâzî'nin gazellerinde de onu akla getiren özellikler görülür. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Yaşadığı dönemde matematik, astronomi ve felsefedeki ünüyle bilinip şair yönüyle tanınmadı; şiirle ilgisi zaman zaman rubâî yazmaktan ibaretti. Felsefî yönü ağır basan rubâîlerinde insanın yokluktan gelip yokluğa gittiği ve bu yüzden içinde bulunulan anın iyi değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi hâkimdir; varlığı bir muamma olarak görür ve bu muammayı çözmeye çalışmanın boşuna olduğunu söyler. Kaynak, Ebü'l-Alâ el-Maarrî'den etkilendiği söylenebilse de Maarrî'nin şiirlerinde felsefî yeis, onunkilerde felsefî hüzün baskın olduğunu belirtir. Derin konuları yalın bir dille ifade etmesi, az sözle çok anlam (îcâz) ve dördüncü mısraın ilk üç mısraın çatısını kurması rubâîlerinin başlıca özellikleridir (şarap imgesinin yorumu için bk. Çok Görüşlü Sunum). Eserleri — Kaynak on altı eser sayar. Başlıcaları: Rubâ'iyyât ; denklemleri sınıflandırıp üçüncü dereceden denklemlerin koni kesitleriyle geometrik çözümünü veren Risâle fi'l-berâhîn alâ mesâili'l-cebr ve'l-mukâbele ; Öklid'in Elementler 'i üzerine yazılan ve Öklid dışı geometrilere öncülük eden Risâle fî şerhi mâ eşkele min müsâderâti Kitâbi Öklîdis ; Celâlî takvimi dahil takvimler üzerine Nevrûznâme ; gözlem sonuçlarını içeren Zîc-i Melikşâhî ; icat ettiği hidrostatik teraziyle ilgili Fi'l-kustâsi'l-müstakīm ; Fârâbîci ve İbn Sînâcı kozmolojinin temel öğelerini ele alan Silsile-i Tertîb ve müzikteki tonlara dair el-Kavl ale'l-ecnâs elletî bi'l-erba' .

NişâburVefât 517 h.İncele
Evliyâ

Ferîdüddîn Attâr

Şeyh / Ferîdüddîn

İran'ın büyük mutasavvıf-şairi; Mantıku't-tayr , Musîbetnâme ve İlâhînâme gibi tasavvufî mesnevileri ile büyük sûfîlerin hal tercümelerini derleyen Tezkiretü'l-evliyâ 'sıyla tanınır. Tam adı Ebû Hâmid Ferîdüddîn Muhammed b. Ebî Bekr İbrâhîm-i Nîsâbûrî 'dir. Horasan Selçukluları'nın son zamanlarında, büyük bir ihtimalle 537-540 (1142-1145) yılları arasında Nîşâbur'da doğdu. Eczacılık ve tıp ile meşgul olduğu için Attâr lakabını aldı. Çocukluk ve gençlik devresi hakkında kaynakların verdiği bilgiler çok farklı ve yetersizdir; eserlerinden, gençliğinde bir yandan attarlıkla uğraştığı, bir yandan da ilim tahsil edip tasavvufî bilgiler edindiği ve çeşitli şeyhlere hizmet ettiği anlaşılır. Kendisi peygamberler ve velîler hakkında birçok kitap okuduğunu, otuz dokuz yıl boyunca tasavvufla ilgili şiir ve hikâyeleri toplamaya devam ettiğini söyler. Anne ve babasını gençliğinde kaybetmesi dışında ailesi hakkında bilgi yoktur; Muhtârnâme 'deki iki rubâîsinden otuz iki yaşındaki bir oğlunu kaybettiği anlaşılır. Küçük yaştan itibaren, özellikle kendini tasavvufa verdikten sonra Irak, Şam, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Türkistan'a seyahatler yaptı; ardından Nîşâbur'a dönüp inzivaya çekildi. Tasavvuf terbiyesini kimden aldığı kesin olarak bilinmez (bk. Çok Görüşlü Sunum). Esrârnâme 'nin önsözünde Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr'a (ö. 440/1049) mânen intisap ettiğini, kendisini terbiye edenin bu zat olduğunu söyleyerek Üveysî olduğuna işaret eder. Kaynak, bir tarikata girmediği kabul edilse bile onun yalnızca tasavvufa meraklı biri olmadığını; tasavvufu benimseyip içine girdiğini ve az da olsa seyrüsülûk ile meşgul olduğunu belirtir. Kendisine ait olduğu kesin eserlerinde Ehl-i beyt'e hürmet ve sevgide kusuru bulunmayan, müsamahalı ve taassuba karşı bir Sünnî olarak görünür. Uzun yıllar süren inziva hayatının sonunda, oldukça ileri bir yaşta iken Moğollar tarafından Nîşâbur'da şehid edildi (618/1221). Tesir Halkası — Kendisinden sonra gelen pek çok İranlı mutasavvıf-şair ve edibe önderlik etti; bunlar arasında Mevlânâ, Mahmûd-ı Şebüsterî, Sa'dî, Hâfız ve Molla Câmî sayılır. Mevlânâ onu âşıkların önderi sayar, tasavvuf yolunda kendini küçük, onu büyük görür ve eserlerinden büyük ölçüde faydalanır; Attâr'ı “ruh”, Senâî'yi ruhun “iki gözü” kabul eder. Kaynağa göre Attâr ateşli gazelleri ve mesnevilerine ustaca yerleştirdiği hikâyelerle Mevlânâ'yı hazırlamış, az da olsa Türk ve Arap edebiyatlarını da etkilemiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Klasik nazım şekillerinin çoğunu kullandı; en çok mesnevi ve gazelde başarı sağladı. Gazelleri tasavvuf zevkini, özellikle vahdet-i vücûd telakkisini ve ilâhî yolculuk için gerekli saydığı aşkı dile getirir; kaynak, bu türde onu bazı istisnalarla yalnız Mevlânâ'nın aşabildiğini söyler. Mesnevilerinde bir tasavvufî meseleyi çerçeve hikâye içinde iç içe küçük hikâyelerle anlatması ona has bir özelliktir; Mevlânâ bu anlatım tarzını bazı yönlerde geliştirmiştir. Sözü akıcı ve süssüz, dili sıcak ve tatlıdır; ömrünün sonuna kadar hiçbir makam ve rütbe sahibini övmemiştir. Kaynağın aktarımına göre Attâr, tarikat, mârifet ve hakikat merhalelerini talep, aşk, mârifet, istiğnâ, tevhid, hayret ve fenâdan ibaret yedi merhaleye çıkarır ve bu merhalelerin bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde aşılmasını şart koşar. Mantıku't-tayr 'da kuşlar sâlikleri, Hüdhüd mürşidi temsil eder. Eserleri — Manzum eserlerinin 100.000 beyit civarında olduğu söylenir; eserlerinin sayısını kırk, 114, hatta 190 gösteren kayıtları kaynak mübalağa sayar. Saîd-i Nefîsî, Zerrînkûb ve Fürûzanfer'e göre ona ait olduğunda şüphe bulunmayan eserleri yedisi manzum, biri mensur sekiz tanedir: İlâhînâme (6500 beyit); ilk tasavvufî mesnevisi Esrârnâme ; tasavvufî görüşlerini en düzenli yansıtan Musîbetnâme (5740 beyit); tasavvufî olmayan tek mesnevisi Hüsrevnâme ; 5000'i aşkın rubâîsinden seçtiği Muhtârnâme ; 1187'de kaleme aldığı Mantıku't-tayr ; Dîvân ve mensur Tezkiretü'l-evliyâ . Sonuncusu büyük sûfîlerin hal tercümelerini ve sözlerini nakleder; ilk olarak Aydınoğlu Mehmed Bey zamanında Türkçe'ye çevrilmiş, en tanınmış tercümesi Sinan Paşa'ya aittir.

NişâburVefât 618 h.İncele
Peygamber Ailesi

Ali er-Rızâ (İmam Rızâ)

İmam

On iki imamın sekizincisi, İmam Mûsâ el-Kâzım'ın oğlu, Hz. Peygamber soyundan Peygamber ailesi imamı. Abbâsî Halifesi Me'mûn tarafından veliaht tayin edilmiş, 203/818'de Tûs yakınlarında Senâbâd'da vefat etmiştir; kabrinin bulunduğu yer 'Meşhed' (şehadet yeri) adıyla büyük bir ziyaret şehrine dönüşmüştür. Türbesi Şiî dünyasının en kutsal ziyaretgâhlarından, Sünnîlerce de hürmetle anılan bir Peygamber ailesi mekânıdır. (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi 'Ali er-Rızâ'; Wikidata Q1144695.)

MeşhedVefât 203 h.İncele
Evliyâ

Şah Ni'metullah-ı Velî

Şah

Ni'metullâhiyye tarikatının kurucusu, mutasavvıf şair. Tam adı Şâh Ni'metullâh-ı Velî Muhammed b. Abdillâh el-Hüseynî el-Kirmânî 'dir; seyyid olması ve uzun süre Kirman'da kalması sebebiyle Şah Ni'metullâh-ı Kirmânî diye tanınır. 14 Rebîülevvel 731'de (26 Aralık 1330) Halep'te doğdu. Soyu İsmâil b. Ca'fer es-Sâdık'a ulaşan bir seyyid ailesine mensuptur. Gençliğinde tahsil için annesinin memleketi Şîraz'a gönderildi; burada Seyyid Celâleddin Rükneddin Şîrâzî ile Adudüddin el-Îcî'nin talebesi oldu. Yirmi dört yaşlarında iken hac sırasında Yâfiiyye tarikatının pîri Abdullah b. Es'ad el-Yâfiî ile karşılaştı ve kısa sürede ona intisap etti. Yedi yıl kadar Mekke'de onunla birlikte kaldı; bu sırada daha önce hocası Rükneddin Şîrâzî vasıtasıyla tanıdığı İbnü'l-Arabî'nin fikirlerini şeyhinden daha geniş olarak öğrendi. Seyrüsülûkünü tamamlayıp hilâfet aldıktan sonra Mısır'a gitti ve Kahire'de Kaygusuz Abdal'ın da ikamet ettiği Mukattam dağındaki mağarada halvete çekildi. Kahire'de geçirdiği üç yılda Kalenderî neşvesiyle tanıştı; ayrıca Bedreddin Simâvî'nin şeyhi Seyyid Hüseyin Ahlâtî'den gizli ilimleri öğrendi. Ardından Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan şehirlerini dolaştı. Erdebil'de görüştüğü Sadreddîn-i Erdebîlî'den İbrâhim Zâhid-i Geylânî'nin halvet anlayışını öğrendi; Ehl-i beyt muhabbetini de bu üstatlardan edindi. Muhtemelen 765 (1364) yılından sonra bir Yâfiî şeyhi olarak Orta Asya'ya gitti ve Semerkant yakınlarındaki Şehrisebz'e yerleşti; burada hayatını daha çok halvette geçirdi. Türkmenler'in müslümanlaşmasında ve tasavvufa yönelmesinde büyük emeği geçtiği rivayet edilir; bu ün, bir şiirinde “Yüzbinlerce Türk var bende / Her nereye gitsem sultan gibi giderim” dizelerine yansımıştır. Türkmen kabileleri arasındaki ünü Timur'a siyasî emel olarak aktarılınca, önceleri ona saygılı davranan Timur Mâverâünnehir'i terketmesini istedi. Önce Tûs'a, ardından Herat'a gitti ve burada Emîr Hüseynî Herevî'nin oğlu Hamza İmâdüddin'in kızıyla evlendi. Daha sonra İran'a geçip Kirman civarındaki Kûhbenân'a yerleşti. Tek oğlu Halîlullâh-ı Kirmânî 775'te (1374) Kûhbenân'da doğduğuna göre bu tarihten önce İran'a gitmiş olmalıdır; kaynak buna göre Orta Asya'da on yıl kadar kaldığını söyler. Türkistan'da geçirdiği günleri sonraki yıllarda özlemle anmıştır. Kûhbenân'dan Yezd'e gitti, orada dört yıl kadar kaldıktan sonra Kirman'a yerleşti. Kendisine büyük saygı duyan Mirza İskender'in Fars bölgesindeki hükümdarlığı sırasında (1409-1413), muhtemelen onun davetiyle Şîraz'a gitti ve burada aralarında Seyyid Şerîf el-Cürcânî'nin de bulunduğu çok sayıda mürid edindi. Şîraz dönüşü Kirman'ın 34 km. güneydoğusundaki Mâhân 'a yerleşti. 100 yılı aşan hayatının son yirmi küsur yılını Mâhân'da açtığı dergâhta irşadla geçirdi ve 22 Receb 834'te (5 Nisan 1431) orada vefat etti. Yerine oğlu Şah Halîlullâh-ı Kirmânî geçti. Hakkında Abdülazîz b. Şîr Melik Vâizî, Sun'ullah Ni'metullâhî ve Abdürrezzâk Kirmânî birer menâkıbnâme kaleme almış; bu eserleri Jean Aubin bir giriş yazısıyla yayımlamıştır. Tesir Halkası — Tarikatın silsilesi Abdullah el-Yâfiî vasıtasıyla Ebû Medyen el-Mağribî'ye ulaşır. Ni'metullâhiyye, oğlu Şah Halîlullâh ve torunu Seyyid Nûrullah'ın faaliyetleriyle İran dışında daha çok Hint alt kıtasında yayıldı. Seyyid Nûrullah, dedesinin sağlığında Dekken Sultanı Ahmed Şah Behmenî'nin daveti üzerine Dekken'e gitmiş, hükümdarın kızıyla evlenmişti. Şah Halîlullah da oğlu Şemseddin'i Mâhân Hankahı'nda vekil bırakıp Dekken'e gitti ve orada vefat etti (860/1456). Hindistan'da tarikatı Muhibbullah ve oğlu Mîr Şah Kemâleddin (ö. 914/1508) sürdürdü; aile Behmenîler'in yıkıldığı 934 (1527) yılına kadar güçlerini korudu. İran'da tarikatı Mîr Şemseddin ve torunları yaydı; Şah İsmâil'in onun soyundan Mîr Nizâmeddin Abdülbâkī'yi “sadr” tayin etmesi aileye duyulan saygının göstergesidir. XV. yüzyıldan itibaren Ni'metullâhîler Osmanlı topraklarında da faaliyet gösterdi: Celâlzâde Mustafa Çelebi 949 (1542) yılında Kanûnî'yi Edirne'de karşılayan derviş grupları arasında onları sayar; Evliya Çelebi onları fütüvvet grupları arasında anar ve Şah Ni'metullâh'ın tacının yeşil renkli ve on iki terkli olduğunu kaydeder; Paul Ricault Osmanlı topraklarına Çelebi Sultan Mehmed zamanında (1413-1421) geldiklerini belirtir. Bektaşî gülbanklerinde adları zikredilen pîrler arasında onun da ismi geçer. XVIII. yüzyılın sonlarında ikinci pîr kabul edilen Ma'sûm Ali Şah Dekkenî tarikatı İran'da ihyaya çalıştı; Meczûb Ali Şah'ın ölümünden (1238/1823) sonra tarikat Kevseriyye, Safî Ali Şâhiyye, Şemsiyye, Gunâbâdiyye ve Mûnis Ali Şâhiyye kollarına ayrıldı. Bunlardan son ikisi bugün İran, Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa ülkelerinde faaliyetini sürdürmektedir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Yâfiî vasıtasıyla derinleştiği İbnü'l-Arabî'nin ve Fahreddîn-i Irâkī'nin görüşlerini risâlelerinde şerheden bir mutasavvıftır. Kaynak, tarikatın hem başlangıcında hem sonraki merhalelerinde birçok tasavvuf neşvesinin kaynaşmasından meydana geldiğini belirtir. Kaside, gazel, terciler, na't, mesnevi, rubâî ve müfredlerden oluşan yaklaşık 12.000 beyitlik divanı, Hâfız-ı Şîrâzî'nin divanı gibi tefeül niyetiyle de okunmuştur; divanda bazı Türkçe kelimelere ve Türkçe-Farsça mülemma' beyitlere rastlanır. Eserleri — Kaynaklarda 500 eseri olduğu kaydedilir. İbnü'l-Arabî ve Fahreddîn-i Irâkī'nin görüşlerinin şerhine dair, çoğu risâle hacmindeki 114 eseri İran kütüphanelerindeki yerleri, baskıları ve içerikleriyle tanıtılmış; bunlardan yetmişi Resâil-i Cenâb-ı Şâh Ni'metullâh-ı Veliyy-i Kirmânî adıyla Cevâd Nurbahş tarafından yedi cilt halinde neşredilmiştir. Dîvân 'ının birçok baskısı yapılmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Mensuplarından Dekken Behmenî Hükümdarı I. Ahmed Şah tarafından inşasına başlanan türbesi, 840 (1436) yılında Ahmed Şah'ın kardeşi Alâeddin II. Ahmed Şah döneminde tamamlanmıştır. Safevîler ve Kaçarlar zamanında yapılan ilâvelerle türbe büyük bir külliyeye dönüşmüş olup bugün İran'ın en önemli ziyaretgâhlarındandır.

KirmanVefât 834 h.İncele
Evliyâ

Safiyüddîn-i Erdebîlî

Şeyh

Safeviyye tarikatının pîri; Zâhidiyye'nin kurucusu sayılan İbrâhim Zâhid-i Geylânî'nin halifesi ve damadı. İran'da 1501 yılında Safevî Devleti'ni kuran hânedan onun soyundan gelir ve adını ondan alır. 650 (1252) yılında Erdebil'de doğdu. Babası Emînüddin Cebrâil'dir; dedesi kaynakların çoğunda Sâlih, büyük dedesi Kutbüddin olarak kayıtlıdır. Soyunun Arap, Türk, Fars ya da Kürt olduğu yolunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Hayatına dair en geniş bilgi, vefatından yirmi dört yıl sonra oğlu Sadreddîn-i Erdebîlî'nin İbn Bezzâz'a hazırlattığı Ṣafvetü'ṣ-ṣafâ adlı menâkıbnâmede bulunmaktadır; eserin Safevî Hükümdarı Şah I. Tahmasb'ın emriyle yeniden düzenlendiği belirtilir. Altı yaşında iken babasını kaybetti. Kaynaklarda öğrenimi ve hocalarıyla ilgili bilgi bulunmamakla birlikte Türkçe, Arapça, Farsça, Moğolca ve Gîlân dilini bildiğinin belirtilmesi iyi bir öğrenim gördüğünü göstermektedir. Genç yaşında tasavvuf eğitimi almak için arayışa girdi. Erdebil'de uzun süre kendi meşrebine uygun bir şeyh bulamayınca Şîraz'da yaşadığını duyduğu Necîbüddin b. Büzgaş'ın yanına gitmeye karar verdi; ancak Şîraz'a vardığında şeyhin vefat ettiğini öğrendi. Burada Necîbüddin'in yerine geçen oğlu Şeyh Zahîrüddin Abdurrahman, Şeyh Sa'dî-i Şîrâzî, Mevlânâ Radıyyüddin el-Mâlikî, Rükneddin el-Mâlikî, Şeyh Rükneddin Beyzâvî ve Emîr Abdullah Farsî gibi âlim ve mutasavvıflarla görüştü; Radıyyüddin el-Mâlikî'nin tefsir derslerine katılarak icâzet aldı. Emîr Abdullah Farsî'nin tavsiyesi üzerine Geylân bölgesinde faaliyet gösteren Şeyh İbrâhim Zâhid-i Geylânî 'nin yanına gitti. Bu sırada kendisinin yirmi beş, şeyhin altmış yaşında olduğu belirtilir; kaynak buna göre intisabın 1276 veya 1277 yılında gerçekleşmiş olması gerektiğini ve 1301'de vefat eden şeyhin yanında yirmi beş yıl kaldığı kaydının da bunu teyit ettiğini söyler. İbrâhim Zâhid'in yanında seyrüsülûkünü tamamlayıp icâzet aldı ve şeyhinin kızı Bîbî Fâtıma ile evlendi. İbrâhim Zâhid onu önce irşad göreviyle Merâga'ya gönderdi, daha sonra Erdebil'de yaptırılan büyük dergâha halife olarak tayin etti. 700 (1301) yılında Güştâsfî'de hastalanan şeyhini vasiyeti üzerine Lâhîcân'ın bir nahiyesi olan Siyâvrud'a getirdi; İbrâhim Zâhid burada iki hafta sonra vefat etti. Erdebil'deki tekkede faaliyetlerini sürdüren Şeyh Safiyyüddin'in ünü henüz şeyhi hayatta iken geniş bir çevreye yayılmış, İlhanlı yöneticilerinin büyük güvenini kazanmıştı. Mektûbât-ı Reşîdüddîn 'de belirtildiğine göre Erdebil'deki dergâh 697 (1298) yılında şehrin mânevî hayatında önemli bir yer tutmakta, şeyhin faaliyetleri İlhanlı Hükümdarı Gāzân Han ile veziri tarafından desteklenmekteydi. Vezir Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî, Erdebil valisi olan oğlu Mîr Ahmed'e yolladığı mektupta şeyhe hürmet göstermesini ve sağlığıyla yakından ilgilenmesini istemişti. Dönemin tarihçisi Hamdullah el-Müstevfî'nin kaydettiğine göre Erdebil halkının çoğu şeyhe mürid olmuştu; İlhanlı hükümdarı Ebû Said Bahadır Han ile Melikü'l-ümerâ Emîr Çoban da müridleri arasına katılmıştı. Emîr Çoban'ın bir gün şeyhe, "Bizim askerlerimiz mi çok, yoksa senin müridlerin mi?" diye sorduğu, şeyhin de "Sizin askerleriniz de bizim müridimizdir" cevabını verdiği kaydedilir. Müstevfî, Şeyh Safiyyüddin sayesinde halktan pek çok kimsenin İlhanlı yöneticilerinin baskı ve zulmünden kurtulduğunu belirtir. Ömrünün son yıllarında hacca gitti. 12 Muharrem 735 'te (12 Eylül 1334) Erdebil'de vefat etti ve dergâhının avlusuna defnedildi. Vasiyeti gereği yerine oğlu ve halifesi Sadreddin Mûsâ geçti. İlk hanımı Bîbî Fâtıma'dan Muhyiddin, Sadreddin Mûsâ ve Ebû Saîd adlı üç oğlu; ikinci hanımından Alâeddin ve Şerefeddin adlı iki oğlu ile bir kızı oldu. Kızını şeyhi İbrâhim Zâhid-i Geylânî'nin küçük oğlu Şeyh Şemseddin ile evlendirdi. Kaynak, görüşlerinin geniş biçimde yer aldığı Ṣafvetü'ṣ-ṣafâ 'nın tahrif edilmemiş nüshalarındaki bilgilerin onun Ehl-i sünnet inancına sahip olduğunu açıkça gösterdiğini kaydeder; Hamdullah el-Müstevfî'nin Erdebil halkı hakkındaki "Çoğu Şâfiî mezhebinden olup Şeyh Safiyyüddin'in mürididirler" ifadesi de bunu teyit eder. Tesir Halkası — Faaliyetlerini Erdebil dışında da sürdüren Şeyh Safiyyüddin müridleriyle birlikte Deştikıpçak ve Kırım gibi bölgelere gidip halkı irşada çalıştı. Azerbaycan, Gîlân, Taberistan (Mâzenderan), Horasan, Buhara, Türkmenistan, Türkistan, Karahıtay, Çin Türkistanı, Hindistan, Serendib (Seylan), İran, Irak, Suriye, Lübnan, Hicaz, Anadolu ve Rumeli'deki birçok şehirden binlerce mürid edindi. Anadolu'da özellikle Niksar, Amasya ve Diyarbekir ile Dulkadır, Karaman, Varsak ve Menteşe beyliklerinden; İran'da Fars ve Kirman'dan, Irak'ta Basra'dan, Suriye'de Şam ve Halep'ten, Horasan'da Belh'ten şeyhi ziyarete gelen müridlerin olduğu ve bütün bu coğrafyada Erdebil'deki merkez tekkeye bağlı tekkeler kurulduğu kaydedilir. Taşköprizâde, Amasya yakınlarındaki tekkesinde faaliyet gösteren Şeyh Abdurrahman Erzincânî'nin onun halifelerinden olduğunu belirtir. Ziyaretçileri arasında Rükniyye tarikatının kurucusu Alâüddevle-i Simnânî de vardır. Kendisine nisbet edilen Safeviyye tarikatı, vasiyetiyle posta oturan oğlu Sadreddin Mûsâ ile devam etmiş; soyundan gelen Şah İsmâil 1501'de İran'da Safevî Devleti'ni kurmuştur. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Bazı kaynaklarda Safiyyüddîn-i Erdebîlî'ye Farsça şiirler nisbet edilir; Ahmed-i Kesrevî başta olmak üzere bazı İranlı araştırmacılar bu şiirlerin Âzerî lehçesinde olduğunu belirtir. Tasavvufî çizgisi şeyhi İbrâhim Zâhid-i Geylânî'nin Zâhidiyye yolundan gelir; kendisi bu yolun devamı olan ve adıyla anılan Safeviyye'nin pîri sayılır. Müridlerinden Mevlânâ Bedîuddin Mahmûd Kādî Erdebîlî'nin onun hakkında bazı şiirleri, Ahmed Meddah Erdebîlî'nin ise 114 kasidesi vardır. Eserleri — Garîbî ve Begāî tezkirelerinde şeyhin Kara Mecmua adlı bir eserinin bulunduğu ve bunun Safevî hükümdarlarının hazinesinde saklandığı belirtilir. XVII. yüzyıl İranlı Şiî sûfîlerinden Necîbüddin Tebrîzî'nin Nûrü'l-hidâye adlı eserinin kaynakları arasında Safiyyüddin'in Maḳālât adlı kitabı da sayılmakta, türbesine ait 1139 (1727) tarihli vakıf defterinde de bu kitabın kaydı bulunmaktadır. Harîrîzâde sözlerinin bir kitapta toplandığını söyler; ancak bunun oğlunun hazırlattığı Ṣafvetü'ṣ-ṣafâ mı yoksa başka bir kitap mı olduğu belli değildir. Ona nisbet edilen Menâḳıbü'l-esrâr behcetü'l-aḥrâr ise Şah Tahmasb zamanında Bisâtî adlı bir kişi tarafından kaleme alınmıştır. Büyük ölçüde Şiî-Alevî anlayışı çerçevesinde hazırlanan ve ona nisbet edilen Şeyh Safî Buyruğu , Şeyh Safî Vasiyetnâmesi gibi eserler geç dönemlerin ürünüdür; kaynak bunların Safiyyüddîn-i Erdebîlî ile ilgisinin bulunmadığını belirtir. Türbesi ve Külliyesi — Erdebil'de dergâhının avlusuna defnedilmiştir. Oğlu Sadreddin Mûsâ tarafından yaptırılan türbesi Safevî sanatının en görkemli eserlerinden biri sayılır. Türbeye ait vakıf defterinde kitaplara dair kayıtların bulunması, türbenin bir kitap hazinesi de barındırdığını gösterir.

ErdebilVefât 735 h.İncele
Evliyâ

Hâfız-ı Şîrâzî

Hâce

Fars gazelinin en büyük üstadı; Lisânü'l-gayb ve Tercümânü'l-esrâr lakaplarıyla anılan şair. Tam adı Hâce Şemseddin Muhammed Hâfız-ı Şîrâzî 'dir; öğrenimi sırasında Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlediği için Hâfız lakabını almıştır. Şîraz'da doğdu; doğumu için verilen tarihler 717 (1317) ile 726 (1326) arasında değişir. Büyük şöhretine rağmen hayatı hakkında pek az bilgi vardır. İyi bir öğrenim gördüğüne ve “Hâce” unvanını kullandığına göre seçkin bir aileye mensup olmalıdır. Adının Kemâleddin veya Bahâeddin olduğu sanılan babasının İsfahan'daki Kûhpâye'den, Tuyseran'dan veya Hemedan'dan Şîraz'a geldiği rivayet edilir; genellikle kabul edilen, babasının adının Bahâeddin olduğu ve Salgurlular döneminde Kûhpâye'den Şîraz'a geldiğidir. Annesi Kâzerûnludur. Tezkirelere göre babası öldüğünde kardeşlerin en küçüğü olmasına rağmen geçimi bozulan ailesi için bir süre fırında çalıştı ve bu sırada okumaya büyük ilgi duydu. Zemahşerî'nin el-Keşşâf 'ını, Sekkâkî'nin Miftâhu'l-ulûm 'unu, Mutarrizî'nin el-Misbâh 'ını, Urmevî'nin Mefâtîhu'l-envâr 'ını ve Adudüddin el-Îcî'nin el-Mevâkıf 'ını okudu; hocaları arasında Kıvâmüddin Ebü'l-Bekā gibi tanınmış kıraat ve fıkıh âlimleri vardır. Dinî ilimlerin yanında başta Arap edebiyatı olmak üzere çok iyi bir edebiyat kültürü aldığı, devrinin mûsikisi hakkında bilgi edindiği ve iyi satranç oynadığı şiirlerinden anlaşılır. Büyük bir ihtimalle daha öğrenciliğinde şair olarak tanınmaya başladı; 1303-1357 yıllarında Şîraz'da hüküm süren İncû hânedanının son hükümdarı Ebû İshak'a intisap etti ve muhtemelen divanda kendisine maaş bağlandı. Şiiri ve içkiyi seven Ebû İshak'ın ve ona saltanatını sağlayan ayyârların — “rind” de denilen bu kalendermeşrep insanların — etkisi altında kaldı; Şîraz'ın ünlü bağ ve bahçeleri de bu havayı besledi. Ebû İshak ve veziri Hacı Kıvâmüddin ile yakın ilişkideydi; bu dönemde şiirleri elden ele ve ülkeden ülkeye dolaşıyor, şöhreti Hindistan'da Bengal'e kadar ulaşıyordu. Muzafferîler'den “muhtesip” lakaplı Mübârizüddin'in Şîraz'daki kargaşayı şiddetle bastırıp Sa'dî'nin kitaplarını bile yasakladığı günler Hâfız'ın da şikâyet ettiği bir dönemdir. Babasını tahttan indiren Şah Şücâ' onu büyük bir ihtimalle divanda görevlendirdi; hâmisi vezir Kıvâmüddin sayesinde müreffeh bir hayat sürdü. Şah Şücâ' Kirman ulemâsının telkiniyle babasının yolunu tutup vezir Kıvâmüddin'i öldürttüğünde Hâfız Yezd'e gidip Hâce Celâleddin Turan Şah'a sığındı; umduğunu bulamayınca Şîraz'a döndü ve Turan Şah sayesinde Şah Şücâ' ile arası düzeldi. Şah Şücâ'ın yerine geçen Zeynelâbidîn de ona iyi davrandı, fakat onun ölümü üzerine maddî durumu bozuldu. Bir rivayete göre Timur Şîraz'ı alıp yeni vergiler koyduğunda Hâfız kendine düşen küçük vergiyi bile veremeyecek haldeydi; Timur'un huzuruna çıktı, hükümdar “Eğer o Şîrazlı Türk gönlümüzü tutsak ederse yanağındaki siyah ben için Semerkant'ı ve Buhara'yı bahşederdim” beytini okuyup “Sevgilisinin yüzündeki bir ben için Semerkant'ı ve Buhara'yı veren insan nasıl yoksul olur?” deyince “Bu kadar cömert olduğumuz için bu hale düştük” cevabını vererek hükümdarın sempatisini kazandı ve vergiden kurtuldu. Tasavvufla ilgisi olmakla birlikte kaynaklarda tarikatı ve şeyhi hakkında kesin bilgi verilmez. Şemseddin Abdullah-ı Şîrâzî, İmâd-i Fakīh-i Kirmânî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi mutasavvıf ve âlimlerden istifade ettiği, Ni'metullāh-ı Velî, Hâce Ebü'l-Vefâ el-Bağdâdî ve Kemâl-i Hucendî gibi şeyhlerle görüştüğü tezkirelerde kayıtlıdır. Kaynak, hakikat yoluna kılavuzsuz gidilemeyeceğini söyleyen ve tasavvuf neşvesine sahip olan Hâfız'ın zamanındaki şeyhlerden birine intisap etmemiş olmasını uzak bir ihtimal sayar. Eski müreffeh günlerini bir daha bulamayan Hâfız 791'de (1389) veya daha kuvvetli bir ihtimalle 792'de (1390) Şîraz'da vefat etti ve bugün türbesinin bulunduğu Hâfızıye semtine defnedildi. Gazellerinin yalnız birinde karısının, birinde de bir oğlunun ölümüne dair ifadeler bulunur. ŞÎRAZ maddesi onun türbesini, Sa'dî-i Şîrâzî'nin türbesiyle birlikte, şehrin anılmaya değer mimari eserleri arasında sayar. Tesir Halkası — Divanı İran dışında Ortadoğu, Hindistan, Türkiye ve bazı Avrupa ülkelerinde tanınmıştır; Türkiye'de Mesnevî ve Gülistân 'dan sonra en çok okunan Farsça metinlerin başında gelir ve Fars dili ile belâgat öğretiminde ezberletilen şiirler arasında önemli yeri vardır. Türk divan şiirine geniş ve sürekli etkisi olmuştur: XIV ve XV. yüzyılda Hâfız'dan tercüme denilecek kadar benzer gazeller vardır; bu benzerlik Şeyhî'de açık, Ahmed Paşa'da tazminlerle değişmiş, Fuzûlî'de ise açıkça görüldüğü beyitler sınırlıdır. Bâkî gazellerine Farsça tahmîs ve nazîreler yapmış, Nef'î'de usta olmak için Hâfız gibi bir engeli aşma gereğini ima eden mısralar vardır; Nedîm ve Şeyh Galib'de tesir bulunmasa da nazîreler ve takdir mısraları yer alır. Köprülü saz şairlerinin bile ona yabancı kalmadığını söyler. Tanzimat sonrasında Ziyâ Paşa Harâbât mukaddimesinde gençliğinde Hâfız'ı okuduktan sonra ufkunun genişlediğini yazar; Nâmık Kemal'in Cezmi 'si ve Ahmed Midhat'ın Felâtun Bey ile Râkım Efendi 'si gibi romanlarda kahramanlar Hâfız divanı okur; Abdülhak Hâmid'in Tayflar Geçidi ve İlhan 'ında Hâfız'ın hayali oyun kişileri arasındadır. Mehmed Âkif “Süleymaniye Kürsüsünde”ki vâizin ağzından divanın ahlâksızlığa cevaz veren bir fetva kitabı haline gelmesinden şikâyet eder; Yahya Kemal ise “Rindlerin Ölümü”nde Hâfız'ın ebedîliğine işaret eder. Batı'da Hâfız'ı Hammer çevirisinden okuyan Goethe, bu etki altında yazdığı on iki bölümlük lirik-mistik şiirlerini West-östlicher Divan adıyla yayımladı (Stuttgart 1819). Divan fal kitabı olarak da kullanılmıştır: falını öğrenmek isteyen kişi “Ey Hâfız-ı Şîrâzî, bize bakmaktasın; ben bir sır istiyorum, sen bütün sırları açıklıyorsun” tekerlemesini söyledikten sonra açtığı sayfadaki gazelden kendi davranışlarına dair sonuçlar çıkarır. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Kaside, rubâî ve kıtalar da yazmış olmasına rağmen şöhrete gazelleriyle ulaştı. Daha önce gazel söyleyen bütün üstatların meziyetlerini kendinde topladığı için gazelleri Fars edebiyatında türünün en gelişmiş örnekleri sayılır. Önceki şairler gibi mecazi anlamlar da taşıyan aşk ve şarap meclislerini terennüm etti; bazan başka şairlerin beyitlerini kendi gazellerine serpiştirdi. Âhenk ve akıcılığın yanında dilinin sade, tekellüfsüz ve veciz oluşu şöhretinin başlıca sebeplerindendir; Abdurrahman-ı Câmî gazellerinin âhenkte Zahîr-i Fâryâbî'nin kasideleri değerinde olduğunu, üslûbunun Nizârî-i Kuhistânî'ye yakın düştüğünü, fakat şiirinde hiçbir sunîlik görülmediğini söyler. Her türlü ilmî, ahlâkî ve felsefî mazmunu ihtiva eden gazellerinde değişik vezinler kullandı, edebî sanatlarla mâna ve ifadeyi boğmadı; Arap şairlerinin divanlarıyla çok meşgul olduğundan gazellerine ve özellikle mülemma'larına sevgiliye hitap ederek başladı. Etkilendiği şairlerin başında ömrünün son yıllarını Şîraz'da geçirmiş olan Hâcû-yi Kirmânî gelir; onu Selmân-ı Sâvecî izler, Hayyâm'ın etkisi de görülür. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa'dî-i Şîrâzî ve Kemâleddîn-i İsfahânî'den iktibaslarda bulundu, şiirlerine cevaplar yazdı; ancak nazîre ya da iktibas olsun yazdığı her şiire kendi damgasını vurdu. Eserleri — Dîvân . Hâfız şiirlerini hayatta iken bir divan halinde tertip etmediği için bütün bu şiirlerin ona aidiyeti tartışma konusudur; yakın zamana kadar şiirlerinin, divan nüshalarının önsözünde yalnız “câmi‘” diye anılan Gülendam adlı bir kişi tarafından derlendiği kabul edilirdi. Yeni tespit edilen eski tarihli üç nüsha derlemeye Hâfız hayatta iken başlandığını göstermiştir; bunlardan biri Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan ve İskender Mirza'nın emriyle 813-814 (1410-1411) yıllarında istinsah edilen Ayasofya nüshasıdır (nr. 9945), bir diğeri aynı emirle yazılan British Museum nüshasıdır (nr. 7759). Hüseyin Baykara gibi hükümdarların şiirleri yeniden tespit için kurdurduğu heyetler de tam sonuç verememiştir. 827 (1424) tarihli bir yazma ilk defa Abdürrahîm Halhâlî tarafından yayımlanmış; Muhammed Kazvînî ile Kāsım Ganî bu nüsha ve yirmiye yakın eski nüshaya dayanarak yeni bir neşir yapmışlardır; Pervîz Nâtil Hânlerî, Ebü'l-Kāsım-ı Encevî, Celâl-i Nâînî ve Nezîr Ahmed, Îrec Efşâr, Selîm Neysârî, Reşîd İyvazî ve Ekber Behrûz divanın diğer nâşirleridir. Sehl-i mümteni görünen şiirleri için başlangıçtan itibaren şerhler yazıldı: en eskisi Muslihuddin Mustafa Sürûrî'nin, ardından Şem'î'nin ve en mükemmeli sayılan Sûdî Bosnevî'nin Türkçe şerhleri gelir; Sûdî şerhi İsmet Settârzâde tarafından Farsça'ya çevrilmiştir. Mevlevî şeyhi Mehmed Vehbî Konevî (ö. 1244/1828) şiirleri ilk defa tasavvufî bir görüşle şerhetmiştir. Divan Türkçe'ye tam olarak ilk defa Abdülbaki Gölpınarlı tarafından çevrilmiştir (İstanbul 1944); Batı'da Joseph von Hammer'in Almanca çevirisi (Stuttgart 1812-1813) en önemlisi sayılır, Hermann Brockhaus Sûdî şerhiyle birlikte (Leipzig 1854-1860), H. Wilberforce Clarke (London 1891), Gertrude L. Bell (London 1897) ve A. J. Arberry (Cambridge 1947) İngilizce çeviri ve seçmeler yayımlamışlardır.

ŞîrazVefât 792 h.İncele
Âlim

İmam Şâfiî

İmam, Müctehid

Şâfiî mezhebinin imamı, büyük müctehid; fıkıh usulü alanında günümüze ulaşan ilk kitap olan er-Risâle 'nin müellifi. Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. İdrîs b. Abbâs eş-Şâfiî 'dir. 150 (767) yılında Gazze'de doğdu. Baba tarafından soyu Hz. Peygamber'in dördüncü kuşaktan dedesi Abdümenâf ile birleşir; bu yüzden Kureşî ve Muttalibî nisbeleriyle de anılır. Büyük dedesi Osman'ın dedesi Sâib, Bedir Gazvesi'nde esir düşüp fidye vererek serbest kaldıktan sonra İslâm'ı kabul etmiş; Şâfiî onun oğlu Şâfi'a nisbetle şöhret bulmuştur. Anne tarafından soyu için Ezd kabilesine dair rivayetler tercih edilmiştir. Babası vefat edince annesi Fâtıma onu iki yaşında Mekke'ye götürdü. Mina yakınlarındaki Şi'bülhayf'ta mahrumiyet içinde büyüdü; temel eğitimini güçlü hâfızası sayesinde bir tür belletmenlik yaparak ücret ödemeden sürdürdü, yazı malzemesini topladığı kemiklerden ve bir devlet dairesinin atık kâğıtlarından sağladı. Yedi veya dokuz yaşında Kur'an'ı ezberledi, on üç yaşında Mescid-i Harâm'da Kur'an okutmaya başladı. İsmâil b. Kustantîn'den kıraat okudu. Ardından Benî Hüzeyl kabilesine katılarak onların şifahî kültürünü ve örflerini, atıcılık ve biniciliği öğrendi; Arap şiiri, edebiyatı ve tarihine ilgi duydu. Çevresinin telkiniyle Süfyân b. Uyeyne ve Müslim b. Hâlid ez-Zencî'den ilim tahsiline başladı; bu dönemdeki hocaları arasında Fudayl b. İyâz'ın adı da geçer. İmam Mâlik b. Enes 'in yanına gitmeye karar verince ödünç aldığı bir nüshadan el-Muvatta' ı ezberledi; hocası ez-Zencî'nin ve Mekke valisinin mektuplarıyla Medine'ye gitti. Zehebî onun o sırada yirmi yaşını biraz geçmiş olduğunu belirtir. Mâlik yeteneğini sezince onunla bizzat ilgilendi; bu talebelik hocasının vefatına (179/795) kadar sürdü ve Şâfiî, hocasının ilmî birikimine en iyi nüfuz eden öğrencilerinden oldu. Mâlik'in vefatından sonra Yemen valisinin davetiyle Yemen'e gitti; yol masrafını annesi evini rehin ederek karşıladı. Orada bir kamu görevi aldı ve yaklaşık beş yıl kaldı. Bir siyasî entrikanın içinde kalarak yönetime karşı ayaklanma örgütlemekle suçlandı ve Hârûnürreşîd'in huzuruna çıkarılmak üzere Rakka'ya götürüldü; beraberindekiler idam edilirken güçlükle kurtuldu. 184 (800) yılındaki bu olay, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ile tanışmasına vesile oldu; göz hapsinde tutulduğu sırada onun derslerine devam etti ve Hanefî birikimini eleştirel bir incelemeye tâbi tuttu. Halife hakkındaki olumsuz kanaatinin değiştiğini bildirip onu 4000 (veya 10.000) dirhemle ödüllendirince Mekke'ye döndü. Mekke'de hem ders okuttu hem Irak'ta temin ettiği eserlere reddiyeler yazdı; Şeybânî ile Bağdat'ta ve Mekke'de, en az biri Hârûnürreşîd'in huzurunda olmak üzere münazaralar yaptı. 195 (811) yılında gittiği Bağdat'ta iki yıl kaldı; Emîn ile Me'mûn arasındaki mücadele sırasında şehir kuşatılınca ayrıldı, 198'de (814) döndü, fakat üç ay sonra Mısır'a gitmeye karar verdi. Bu dönemle ilgili rivayetler, derslerine en çok devam edenin Ahmed b. Hanbel olduğunu ve ehl-i hadîsin kendisine nâsırü'l-hadîs unvanını verdiğini gösterir. Mısır'da ömrünün sonuna kadar kaldı. Dayıları Ezdliler'de bir süre misafir oldu; en çok desteği İmam Mâlik'in önde gelen talebelerinden Abdullah b. Abdülhakem'in ailesinden gördü. Önemli sağlık sorunlarına rağmen yoğun bir telif ve öğretim faaliyeti sürdürdü; mezhebinin cedîd görüşleri bu dönemde imlâ yoluyla kayda geçti. Hocası Mâlik'i ilmî ölçüler içinde eleştirmeye başlayınca bazı çevrelerin tepkisiyle karşılaştı; kaynağın naklettiğine göre bunlar onu Mısır'dan çıkarmak için valiye baskı yaptılar, Şâfiî üç gün süre istedi ve üçüncü gece vali vefat etti. 29 Receb 204 (19 Ocak 820) tarihinde vefat etti ve Karâfe'de Benî Abdülhakem Mezarlığı 'na defnedildi; daha sonra kabrinin üzerine bir türbe yapıldı. Halife Me'mûn onu Mısır kadısı yapmak isteyince "Allahım! Dinim, dünyam ve âkıbetim için bu görev hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al" diye dua ettiği ve üç gün geçmeden vefat ettiği rivayet edilir. İki oğlu ve bir kızı olduğu kaydedilir: Ebü'l-Hasan Muhammed 231 (845) yılında, babasından ve Ahmed b. Hanbel'den hadis öğrenip Halep (yahut el-Cezîre) kadılığı yapan Ebû Osman Muhammed 242 (856) yılında vefat etmiş; kızı Zeyneb'den olan torunları ilimde temayüz etmiştir. Güzel yüzlü olduğu, sünnete uyarak saç ve sakalını kınayla boyadığı, yemin etmekten titizlikle sakındığı, gecenin bir bölümünü ibadetle geçirdiği, daha çok Kur'an okuyabilmek için teravihi evinde yalnız kıldığı ve yüzüğünün kaşına "Allah, Muhammed b. İdrîs'in güvencesidir" ibaresini nakşettirdiği rivayet edilir. İlimlerin yararına dair şöyle dediği nakledilir: "Kur'an öğrenenin saygınlığı artar, fıkıhla meşgul olanın değeri yükselir, hadis yazanın delilleri kuvvetlenir, dil üzerine yoğunlaşanın tabiatı incelir, matematiğe yoğunlaşanın muhakemesi güçlenir, kendini korumayana ise ilmi fayda etmez." Tesir Halkası — Çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Mısır öncesi dönemdeki talebeleri arasında Ebû Sevr, Ahmed b. Hanbel, Kerâbîsî ve Za'ferânî öne çıkar. Mısırlı öğrencilerinden Büveytî, Müzenî ve Rebî' b. Süleyman el-Murâdî mezhep açısından merkezî bir konuma sahiptir; Humeydî, Harmele b. Yahyâ, Rebî' b. Süleyman el-Cîzî, Yûnus b. Abdüla'lâ ve Ebû Abdullah İbn Abdülhakem de öğrenci ve râvileri arasında anılır. Kavl-i kadîm râvilerinden Ebû Sevr, bazı hususlarda ona muhalefet ederek kendine ait bir mezhep oluşturmuştur. Ahmed b. Hanbel, Allah'ın kitabı ve Resûlullah'ın sünneti konusunda en fakih kişinin Şâfiî olduğunu söylemiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şâfiî'nin çizgisi fıkıh ve usul çizgisidir. Hocası Mâlik'in vefatından sonraki ilmî hayatı Mısır öncesi ve sonrası diye iki döneme ayrılır: birinci döneme ait görüşleri kavl-i kadîm , Mısır'daki görüşleri kavl-i cedîd diye anılır; Mısır'da önceki görüşlerini yer yer terkettiğini ve nihaî anlayışının yeni görüşleri olduğunu bizzat söylemiştir. Düşüncesinde vahiy, özel olarak Resûlullah'ın sünneti merkezî bir yer tutar; sünneti vahyin ayrılmaz parçası sayar. Ona göre dinî hüküm ancak Kur'an veya Sünnet'teki haber, icmâ ve kıyasa dayanılarak verilebilir. İlâhî hitabın doğru anlaşılmasını Arapça'nın bütün incelikleriyle kavranmasına bağlar; dilci Abdülmelik b. Hişâm onunla pek çok sohbette bulunduğu halde hiç lahin yaptığını görmediğini, Asmaî de Hüzeyl şiirini ondan aldığını söyler. Başlangıçta kelâmla uğraştığı, sonra bu alanda ayağın kayabileceği gerekçesiyle fıkha yöneldiği rivayet edilir; itikad esaslarının naslarda ifade edildiği şekliyle benimsenmesi gerektiğini söylemiş, Kur'an'ın mahlûk olduğunu iddia edenlere şiddetle karşı çıkmıştır. Şiir ve hikmetli sözleri çeşitli eserlerde dağınık olarak yer alır; bunlar sonradan derlenerek Dîvânü'ş-Şâfiî adıyla yayımlanmıştır, fakat kendisi böyle bir eser telif etmemiştir. Eserleri — ① el-Üm : cedîd dönemi fıkıh düşüncesini en ayrıntılı biçimde yansıtan ve mezhebin ana kaynağını oluşturan eser; Rebî' b. Süleyman ile Za'ferânî rivayet etmiştir. ② er-Risâle : fıkıh usulüne dair görüşlerini ihtiva eden ve bu alanda günümüze ulaşan ilk kitap. ③ el-Hücce : kavl-i kadîm devresinin temel eseri, en güçlü râvisi Za'ferânî. ④ el-İmlâ (el-Emâlî) : öğrencilerine dikte ettiği eserler. Ayrıca el-Üm içinde yer alan er-Red alâ Muhammed b. el-Hasan , Siyerü'l-Evzâî , İhtilâfü'l-Irâkıyyeyn , Cimâu'l-ilm , İbtâlü'l-istihsân , İhtilâfü Mâlik ve'ş-Şâfiî ve kendi türünün ilki olan İhtilâfü'l-hadîs risâleleri vardır. Kendisine nisbet edilen Ahkâmü'l-Kur'ân Beyhakī'nin, el-Müsned ise Ebü'l-Abbas el-Esamm'ın (ö. 346/957) el-Üm 'den derlediği eserdir; el-Fıkhü'l-ekber 'in de sonraki bir âlime ait olması kuvvetle muhtemeldir. Türbesi ve Külliyesi — Türbe Kahire'de Karâfetüssuğrâ Kabristanı'ndadır. Kaynağa göre Selâhaddîn-i Eyyûbî'nin Fâtımî iktidarını sona erdirmesinin ardından Mısır'da Sünnî anlayışın yeniden hâkim olmasının sembolü kabul edilir. Selâhaddin kabrin yakınında bir medrese (1176-1179) ve kabir için ahşap bir sanduka (574/1178-79) yaptırdı; ustası İbn Meâlî'nin adını taşıyan bu sanduka Kahire'deki Ortaçağ ahşap işçiliğinin en muhteşem örneklerinden biridir. Kitâbeye göre kubbeyi 608'de (1211) el-Melikü'l-Kâmil yaptırmıştır. Türbe iç genişliği 15 metre olan kare bir tabana oturur; taştan inşa edilen yapının üzeri kurşun kaplı ahşap bir kubbeyle örtülüdür ve dıştan iki katlı gibi görünür. Kubbenin tepesinde eskiden kuşlar için hububatla doldurulduğu söylenen bakır bir sandal (kayık) vardır. Köşedeki mihrap ve duvarların alt kısmındaki renkli mermer levhalar muhtemelen Sultan Kayıtbay'ın 885 (1480) tamiratına, kubbe ve geçiş bölümündeki nakışlar XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Emîr Ali Bey el-Kebîr'e aittir; Sultan Kansu Gavri de kubbeyi tamir ettirmiştir. İmam Şâfiî'nin ismini ve ölüm tarihini taşıyan mermer taş orijinaldir. Türbede el-Melikü'l-Kâmil'in annesi için yapılmış ikinci bir sanduka daha vardır; Selâhaddin'in hanımı Şemse ve oğlu el-Melikü'l-Azîz Osman da, yerleri kesin olarak gösterilmemekle birlikte, bu türbede gömülüdür.

KahireVefât 204 h.İncele