Giriş

Manevî Coğrafyanın Dijital Atlası

Allah Dostları

1113 kayıt · Sayfa 45/47

Cemâziyelevvel ayında anılanlar

Bu hicrî ay vefat yıldönümü olan zevat (kaynaklı).

Evliyâ

Somuncu Baba (Şeyh Hâmid-i Velî)

Hazretleri

Mutasavvıf; Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî ve Hamîd-i Velî adlarıyla da anılır. Asıl adı Abdullah'tır. Kaynakların çoğu onu Kayserili sayar; bazıları doğum yerinin Aksaray olduğunu ileri sürer. Atalarının Türkistan'dan göç ettiği nakledilir. İlk tasavvufî terbiyesini babası Şeyh Şemseddin Mûsâ'dan aldı; ardından Şam'da dinî ilimleri okudu. Safevî çevresine bağlandı ve Safiyyüddîn-i Erdebîlî'nin torunu Alâeddin Erdebîlî 'nin (ö. 832/1429) yanında yetişti. Erdebil dergâhındaki seyrüsülûkünü tamamladıktan sonra Bursa'ya yerleşti. Bursa'daki ilk yıllarında mütevazı bir hayat sürdü; sokaklarda "somunlar, müminler!" diye seslenerek ekmek sattı. Somuncu Baba lakabı buradan gelir. Ulucami'nin açılışında Emîr Sultan onu cuma hutbesini okuması için Yıldırım Bayezid'e takdim etti. Fâtiha sûresine dair yaptığı tefsirin, Molla Fenârî'yi dahi zorlamış olan güçlükleri çözdüğü nakledilir. 815 (1412) yılında vefat etti; ömrünün son döneminde Aksaray'a yerleşmişti. Tesir Halkası — En önemli talebesi, Bayramiyye'nin kurucusu Hacı Bayrâm-ı Velî 'dir. Diğer müridleri arasında Şeyh Şücâüddin Karamânî, Şeyh Muzaffer Lârendevî ve Molla Fenârî sayılır. Eserleri — Kendisine üç risâle nisbet edilir; fakat nüshaların geç tarihli olması sebebiyle bu eserlerin ona aidiyeti tartışmalıdır. Türbesi ve Külliyesi — Geleneksel kaynaklar kabrini Aksaray'da gösterir. Bazı modern araştırmalar Malatya'nın Darende ilçesini savunmaktadır; buna karşılık kaynak, Aksarâyî nisbesinin ve dönem kaynaklarının Aksaray'ı desteklediğini belirtir.

AksarayVefât 815 h.İncele
Evliyâ

Şânîzâde Mehmed Atâullah Efendi

Osmanlı vak'anüvisi, hekim ve müellif; modern Batı tıbbının Osmanlı'ya girişinde belirleyici rol oynamış âlim. 1184 (1770) yılı civarında İstanbul'da doğdu. Tanınmış bir ilmiye ailesine mensuptur: babası Hacı Mehmed Sâdık Efendi Medine kadılığı yapmış saygın bir hukukçudur. Aile adı Tarakçı dan gelir; kelime sonradan Farsçalaştırılarak Şânî olmuştur. İlmiye mesleğine girdikten sonra Halıcıoğlu Mühendishânesi'nde ve Süleymaniye Tıp Medresesi'nde okudu. Birden çok dile hâkimdi: Arapça, Farsça, İtalyanca, Fransızca, Rumca ve özellikle Latince. 1821 Rum isyanının ardından Dîvân-ı Hümâyun tercümanlığı için adı geçmiştir. İlmî kariyeri çeşitli medrese görevleriyle ilerledi; 1816'da Eyüp kadısı oldu. 1819'da Âsım Efendi'nin vefatı üzerine II. Mahmud tarafından bizzat vak'anüvis tayin edildi. Yeniçeri tasfiyeleri sırasında (1826) Beşiktaş Cem'iyyet-i İlmiyyesi üyesi olduğu için takibata uğradı ve Bektaşîlik ile itham edildi. Haziran 1826'da Tire'ye sürgün edildi ve iki ay sonra, 5 Ağustos 1826'da orada vefat etti. Tesir Halkası — Modern Batı tıbbının Osmanlı ülkesine girişinde belirleyici bir rol oynamıştır; ortaya koyduğu terim yenilikleri 1873 tarihli tıp sözlüğünü etkilemiştir. Tarih yazıcılığında ise resmî belgelerin yanında Avrupa gazetelerini de kullanarak, kaynağın ifadesiyle çağdaş yaklaşımlara daha yakın, modern düşünceli bir Osmanlı tarihi ortaya koymuştur. Eserleri — 1. Târîh-i Şânîzâde. II. Mahmud'un 1808'deki cülûsundan 1821 Eylülüne kadar geçen olayları kaydeder. 2. Hamse-i Şânîzâde. Beş bölümlük tıp külliyatıdır: Mir'âtü'l-ebdân — 56 anatomi levhasıyla ilk modern anatomi ders kitabı ; Usûlü't-tabîa — Türkiye'nin ilk fizyoloji kitabı; Mi'yârü'l-etıbbâ — pratik hekimlik rehberi; Kānûnü'l-cerrâhîn — cerrahi elkitabı (Kahire 1828 baskısı); Mîzânü'l-edviye — farmakoloji, yalnız yazma hâlinde. Türbesi ve Külliyesi — Tire'de vefat etti; mezar taşı, 1916 yılındaki kabristan nakli sonrasında Tire Müzesi'ne ulaşmıştır.

İzmirVefât 1826İncele
Evliyâ

İbn Melek (Firişteoğlu, Abdüllatîf b. Abdülazîz)

Hanefî fıkıh âlimi ve lugat yazarı; Tire'de uzun yıllar ders vermiş müderris. İbn Firişte lakabını babasına nisbetle almıştır; bazı kaynaklarda babasının adı Abdülaziz, bazılarında Firişte olarak geçer. Seyyid Bey'e göre aslen Türkistanlı dır ve babası, Aydınoğulları'nın daveti üzerine Anadolu'ya gelmiştir. İlmiyeye mensup bir aileden gelir. Tire'de yaşadı ve Aydınoğlu Mehmed Bey'in medresesinde uzun yıllar ders verdi; medrese onun adıyla meşhur olmuştur. Ayrıca Mehmed Bey'in oğullarına hocalık yaptı. Timur'un Tire'ye gelişi sırasında ünlü âlim Seyyid Şerîf el-Cürcânî ile görüşmüş ve takdirini kazanmıştır. 821 (1418) yılından sonra vefat etti. Eserleri — 1. Şerhu Menâri'l-envâr. Fıkıh usulüne dair bir şerhtir. 2. Mebâriku'l-ezhâr. Bir hadis şerhidir. 3. Şerhu Mecmai'l-bahreyn. Fıkha dair bir şerhtir. 4. Firişteoğlu Lugatı. Arapça-Türkçe bir sözlüktür. 5. Şerhu'l-Vikāye ve başka eserleri.

İzmirVefât 1418İncele
Evliyâ

Şehâbeddin Sivâsî (Ayasuluğî)

Hazretleri

Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden ve müfessir; Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını tefsir eden nâdir müelliflerden biri. Küçük yaşlarda köle olarak Sivas'a getirildi ve eğitimini orada aldı. Gençlik yıllarını Sivas'ta geçirdiği için Sivâsî nisbesiyle anılır; ömrünün sonraki kısmını İzmir'in Ayasuluk'unda geçirdiğinden Ayasuluğî nisbesiyle de bilinir. Tasavvufa, Zeyniyye tarikatının kurucusu Zeynüddin el-Hâfî'nin halifesi Ayasuluklu Şeyh Mehmed Efendi vasıtasıyla yöneldi. Hayatının son dönemini Ayasuluk'ta geçirdi ve orada vefat etti. Ölüm tarihi tartışmalı olmakla birlikte 860 (1456) yılı kabul edilmektedir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Tasavvufî çizgisi Zeyniyye'ye bağlıdır. İlimdeki yeri ise müfessirliğiyle belirlenir: Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını tefsir etmiş nâdir müelliflerdendir. Tefsir anlayışında dirâyet yönü ağır basar; kaynak, buna karşılık rivayet yönünün zayıf kaldığını kaydeder. Atlas bu değerlendirmeyi olduğu gibi aktarır; kaynağın tenkidini yumuşatmak şeffaflığın (ilke 6) karşısındadır. Eserleri — 1. Uyûnü't-tefâsîr. Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını kapsayan tefsiridir. 2. Sûre-i Kehf Tefsiri. 3. Risâletü'n-necât min şerri's-sıfât. 4. Cezzâbü'l-kulûb ilâ tarîkı'l-mahbûb. 5. Riyâzü'l-ezhâr fî cilâi'l-ebsâr. 6. Şerh ale'l-Ferâizi's-Sirâciyye. 7. Şerhu'l-Misbâh. Türbesi ve Külliyesi — Türbesi İzmir'in Selçuk ilçesinde bulunmaktadır.

İzmirVefât 860 h.İncele
Evliyâ

İmam Birgivî (Takıyyüddin Mehmed Efendi)

Hazretleri

Osmanlı âlimi, müderris ve müellif; et-Tarîkatü'l-Muhammediyye 'nin yazarı. 27 Mart 1523'te Balıkesir'de doğdu. Asıl adı Takıyyüddin Mehmed'dir; Birgi'ye yerleştikten sonra Birgivî Mehmed Efendi adıyla şöhret bulmuştur. İlk tahsilini babası Pîr Ali'den yaptı; ardından İstanbul'a giderek Haseki Medresesi'nde okudu. Hocaları arasında Ahîzâde Mehmed Efendi ile Kızıl Molla diye bilinen Abdurrahman Efendi sayılır. Kanûnî devrinde Edirne'de kassâm-ı askerî olarak görev yaptı. Daha sonra Birgi'de müderrisliğe başladı ve ömrünün geri kalan büyük kısmını burada ders vererek ve eser yazarak geçirdi. 981 (1573) yılında vefat etti. Tesir Halkası — Yazdıkları yüksek bir ilmî seviyeyi korurken devrinin toplumsal meselelerine de doğrudan girmiştir; bu tavır sonraki Osmanlı ıslahat hareketlerini, bu arada Kadızâdeliler 'i etkilemiştir. Gramer ve ahlâk kitapları yüzyıllar boyunca medreselerde okutulmuştur. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Çizgisinin ayırt edici yanı, devrinde yaygınlaşmış bazı uygulamalara açıkça karşı çıkmasıdır: usulsüz kabir ve türbe yapımı, para vakıfları ve görevliler arasındaki yolsuzluk. Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi'nin para vakfına cevaz veren fetvalarına karşı reddiyeler yazmıştır; es-Seyfü's-sârim bunların başında gelir. Eserleri — Gramer: el-Avâmil , İzhâr , Kifâyetü'l-mübtedî . Ahlâk ve tasavvuf: et-Tarîkatü'l-Muhammediyye — en meşhur eseridir. Fıkıh: Vasiyetnâme , Türkçe bir ilmihâl-fıkıh elkitabıdır. Hadis: Risâle fî usûli'l-hadîs ve el-Erbaûn . Ayrıca para vakfı tartışmasında yazdığı es-Seyfü's-sârim ve buna bağlı risâleler.

İzmirVefât 981 h.İncele
Evliyâ

Ahî Şerafeddin (Ahî Şerafeddin Mehmed)

Ankara'nın ahî ricâlinden; türbesi, adıyla anılan ve halk arasında Arslanhane Camii olarak da bilinen caminin yanında bulunur. Kaynak vefatını 751 (1350-51) olarak kaydeder. Caminin yakınında türbesi bulunan Ahî Şerafeddin'in babası ile amcası , araştırıcıların çoğunun kabulüne göre XIII. yüzyıl sonlarına doğru harap duruma düşen camiyi tamir ettiren ahîlerden Hüsâmeddin ve Hasan adlı iki kardeştir; mihrabın da bu sırada yaptırıldığı kabul edilmektedir. Cami, Ahî Şerafeddin mahallesinde Atpazarı Yokuşu üzerindedir ve evvelce önünde ve etrafında pek çok arslan heykeli bulunduğu için halk arasında Arslanhane Camii olarak da anılır. Ahşap minberindeki birinci kitâbede, Selçuklu Sultanı Mes'ûd b. Keykâvus (II. Mesud) zamanında ahî kardeşler tarafından 689 (1290) yılında yaptırıldığı belirtilmektedir. Caminin dışında bir hazîre ile Ahî Şerafeddin Türbesi bulunmaktadır. Kayıt sınırı: Bu kayıt, zatın kendi maddesine değil, adıyla anılan caminin maddesine dayanmaktadır. Kaynak Ahî Şerafeddin'in şahsiyeti hakkında yukarıdaki üç bilgiden (vefat yılı, baba ve amcasının kimliği, türbesinin yeri) fazlasını vermemektedir. Caminin mimarî tasviri zengindir; ancak o tasvir yapıya ait olduğu için buraya alınmamış , mekân kaydına bırakılmıştır. Zat kaydını yapı tasviriyle doldurmak, kaydı derin göstermek olurdu.

AnkaraVefât 1351İncele
Evliyâ

Merkez Efendi (Mûsâ Muslihuddîn)

Velî

Halvetî-Sünbülî şeyhi; İstanbul'un en tanınmış ziyaretgâhlarından birinin sahibi. Muhtemelen 868 (1463) yılında Denizli'nin Sarı Mahmudlu köyünde doğdu. Asıl adı Mûsâ, lakabı Muslihuddin'dir. Bursa'da on beş yıl eğitim aldıktan sonra İstanbul'a gitti. Başlangıçta Habîb Karamânî'ye mürid olmak istedi, fakat kabul edilmedi. Bunun üzerine Mirza Baba Tekkesi'nin şeyhi Mirza Baba'ya intisap etti ve onun kızıyla evlendi. Dergâha katılışı, Sünbül Efendi 'nin rüyasında odasına girip kendisine Merkez lakabını vermesiyle gerçekleşmiştir. Merkez unvanını, Sünbül Efendi'nin "Sizler … bu dairemizin merkezi olup…" şeklindeki iltifatından dolayı aldığı belirtilir. Hafsa Sultan tarafından Manisa'ya gönderildi ve oradaki külliyede görev yaptı. Sünbül Efendi'nin 936'da (1529) vefatı üzerine Koca Mustafa Paşa Dergâhı'nda onun yerine geçti. Kanûnî Sultan Süleyman ile yakın münasebet kurdu ve 943'te (1537) ordu şeyhi olarak tayin edildi. Yavuz Sultan Selim'in kızı Şah Sultan ile evlendi; Ahmed Çelebi bu evlilikten doğdu. İlk evliliğinden Derviş Çelebi, Ali Çelebi ve Ümmü Hatun adlı çocukları vardı. 959 (1552) yılında vefat etti. Tesir Halkası — Eyüp, Davutpaşa, Yenikapı ve Tire'de tekke ve zâviyeler kurdu. Öne çıkan halifelerinden biri oğlu Ahmed Çelebi'dir. Eserleri — Telif eser bırakmadı; Merkezî mahlasıyla yazılmış ilâhileri vardır. Türbesi ve Külliyesi — Mevlânâkapı dışında kendi adıyla anılan dergâhın yanına defnedilmiştir. Türbesi İstanbul'un önemli ziyaretgâhlarından biridir.

İstanbulVefât 959 h.İncele
Evliyâ

Azîz Mahmûd Hüdâyî

Mahmûd b. Fazlullah el-Üsküdârî

Celvetiyye tarikatının pîri, Osmanlı'nın en geniş tesir halkasına sahip mutasavvıflarından ve tekke şiirinin büyük isimlerinden biridir. Asıl adı Mahmûd olup Fazlullah b. Mahmûd'un oğludur; "Hüdâyî" mahlasını şeyhi Üftâde vermiş, adının başındaki "Azîz" sıfatı ise halkın ona duyduğu saygıdan doğmuştur. 948/1541'de Şereflikoçhisar'da doğdu. İlk tahsilinin ardından İstanbul'a giderek Küçük Ayasofya Medresesi'ne girdi; medreseyi bitirince hocası Nâzırzâde Ramazan Efendi'nin muîdi oldu. Bir yandan tefsir, hadis ve fıkıh okurken bir yandan da Halvetiyye'ye mensup Küçük Ayasofya Camii şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddin Efendi'nin sohbetlerine devam etti — yani tasavvufla teması medrese yıllarına kadar iner. Hocası Edirne Selimiye Medresesi'ne müderris, ardından Mısır ve Şam'a kadı tayin edildiğinde onu yanından ayırmadı. Mısır'da bulunduğu sırada Halvetiyye'nin Demirtaşiyye kolundan Kerîmüddin el-Halvetî'den "usûl-i esmâ" terbiyesi gördü. 1573'te Mısır'dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye Medresesi'ne müderris, Câmi-i Atîk Mahkemesi'ne nâib oldu. Bursa'ya gelişinin üçüncü yılında hocası vefat etti. Bu ölümün üzerinde bıraktığı derin tesir, onu resmî görevlerini bırakıp daha önce vaaz ve sohbetlerine katıldığı Muhyiddin Üftâde'ye intisaba götürdü (984/1576). Üftâde ondan önce mal ve mülkten, sonra memuriyetten feragat etmesini; gururunu yenmesi için kadı giysileriyle Bursa sokaklarında sırıkla ciğer satmasını istedi. Hüdâyî bu isteklerin hiçbirinde tereddüt etmedi. Sıkı bir riyâzetle üç yıl gibi kısa bir sürede seyr ü sülûkünü tamamladı. Üftâde onu Sivrihisar'a halife tayin etti; ancak orada altı ay kadar kalabildi ve şeyhini görmek üzere Bursa'ya döndü. Üftâde'nin vefatı üzerine Rumeli'ye geçti; Trakya ve Balkanlar'da bir süre kaldıktan sonra İstanbul'a geldi. Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi'nin delâletiyle Küçük Ayasofya Tekkesi'nde sekiz yıl şeyhlik yaptı; aynı yıllarda Fâtih Camii'nde vâizlik etti, tefsir ve hadis okuttu. 1589'da Üsküdar'da bugün Hüdâyî Dergâhı'nın bulunduğu yeri satın aldı; inşaatı yakından takip edebilmek için ikametini Rum Mehmed Paşa Camii civarına taşıdı. Dergâh 1595'te tamamlandı ve aynı zamanda tevhidhâne olarak kullanıldı; 1007/1598-99'da bizzat bânisi tarafından minber ilâvesiyle camiye çevrildi. 1599'da Fâtih Camii vâizliğini bırakıp Üsküdar Mihrimah Sultan (İskele) Camii'nde perşembe günleri vaaz vermeye başladı. Sultan Ahmed Camii'nin açılışında (1616) ilk hutbeyi o okudu ve her ayın ilk pazartesi günü orada vaaz etmeyi kabul etti; TEİS, temel atma merasimine de (1018/1609) Sultan I. Ahmed ve şeyhülislâmla birlikte katıldığını kaydeder. Üsküdar yıllarında Bulgurlu'da bir çilehâne ile bir hamam yaptırdı; çilehânenin bulunduğu Bulgurlu köyü, Ilısuluk tarlaları ve Gaziler tepesinin bir kısmı I. Ahmed'in fermânıyla onun adına tescil edildi. Safer 1038'de (Ekim 1628) Üsküdar'da vefat etti. Altısı kız olmak üzere on bir çocuğu oldu; nesli kızları Ümmügülsüm (ö. 1641), Zeyneb (ö. 1642) ve Fatma Zehrâ (ö. 1675) vasıtasıyla devam etti. Ölümü için yazılan tarih manzumeleri küçük bir divan oluşturacak kadar çoktur. Tesir Halkası Hüdâyî'nin nüfuzu halktan saraya kadar uzandı. III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman gibi padişahlara mektuplar yazıp öğütler verdi; IV. Murad'a saltanat kılıcını kuşattı; Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi'ne katıldı. Evliya Çelebi, yedi padişahın onun elini öptüğünü ve 170.000 müride irâdet verdiğini nakleder. Dergâhı her zümreden insanla dolup taştı: Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilâver Paşa, Hoca Sâdeddin Efendi, Sun'ullah Efendi, Şeyhülislâm Hocazâde Esad Efendi, Okçuzâde Mehmed Şâhî Efendi, Sarı Abdullah Efendi, Nev'îzâde Atâî ve Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi onun müntesip veya müdavimleri arasındaydı. Vefatında altmışa yakın halifesi bulunduğu rivayet edilir. Kendisi ve halifeleri eliyle Celvetiyye, Anadolu ve Balkanlar'daki dinî-tasavvufî hayat üzerinde derin iz bıraktı; tekkesi İstanbul'un en önemli tasavvuf ve kültür merkezlerinden biri oldu, oradan pek çok ilim adamı, şeyh ve mûsikişinas yetişti. Dergâh geleneğinin en meşhur müellifi, Rûhu'l-beyân sahibi Bursalı İsmâil Hakkı'dır; eserlerinde sık sık Hüdâyî'den nakiller yapar ve onu Gazneli Mahmud ile karşılaştırarak "Geldi bu âleme iki Mahmûd / Biri Mahmûd-ı Gaznevî meşhûr / Biri Mahmûd-ı ma'nevî ma'hûd" der. Devrinde ve sonrasında yazılan tarih ve bibliyografya kitaplarında "kutbü'l-aktâb", "sâhib-i zamân", "mürşid-i kâmil" unvanlarıyla anılması, şöhretinin ölümünden sonra da sürdüğünü gösterir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi Tasavvufî halk edebiyatı içinde yer alan Hüdâyî, sade ve hikemî tekke şiirleri yazdı; çoğu ilâhi tarzındaki şiirleri bir divan oluşturacak sayıdadır. Bazan hece, bazan aruz veznini kullandı. İbnü'l-Arabî'nin sistemleştirdiği vahdet-i vücûd anlayışına bağlıdır; eserlerinde, şiirlerinde ve mektuplarında bu açıkça görülür — TDV müellifi, onun bu anlayışı Yûnus Emre kadar derin işlediğini söylemenin güç olduğunu, buna karşılık tasavvufun engin ruhunu samimi bir ifadeyle nazmettiğini kaydeder. İlâhilerinin bir kısmını bizzat kendisi, bir kısmını muhib ve müntesipleri bestelemiş; bu besteler yüzyıllarca tekkelerde okunmuş, zikir meclislerinin ayrılmaz parçası olmuştur. Yûnus tarzındaki ilâhilerine pek çok mutasavvıf-şair nazîre yazmıştır. Şeyhine bağlılığını anlatan mısraları bu çizginin özeti gibidir: "Bağ-ı 'aşkın 'andelîbi Hazret-i Üftâdedir / Dertli 'âşıklar tabibi Hazret-i Üftâdedir." Kurucusu olduğu Celvetiyye, Selâmiyye, Hakkıyye, Fenâiyye ve Hâşimiyye adlı dört kola ayrılmış; tekkelerin kapatılmasına yakın yıllarda İstanbul'da bu kollara bağlı otuz kadar tekke bulunuyordu. Eserleri Arapça ve Türkçe otuz kadar eseri vardır; devrin anlayışına uyarak çoğunu Arapça yazmıştır. Arapça eserlerinin başlıcaları: Nefâisü'l-mecâlis — seçilmiş âyetler üzerine tasavvufî tefsir; en düzgün ve eski nüshası Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa 172-174 Câmiu'l-fezâil ve kâmiu'r-rezâil — ilmî, amelî ve ahlâkî faziletler; en eski nüshası Köprülü Ktp. 1853/3; H. Kâmil Yılmaz "İlim Amel ve Seyr ü Sülûk" adıyla Türkçe'ye çevirdi, İstanbul 1988 Miftâhu's-salât ve mirkātü'n-necât — namazın fazilet ve hikmetleri; İbnü'l-Arabî ve Sühreverdî'nin görüşlerine de yer verir; en eski nüshası 1010/1601, Murad Molla Ktp. 1314/4 Hulâsatü'l-ahbâr fî ahvâli'n-nebiyyi'l-muhtâr — hilkat, varlık ve hakîkat-i Muhammediyye; en eski nüshası 1037/1627, Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâî Efendi 258 Habbetü'l-mahabbe — Allah, Peygamber ve Ehl-i beyt sevgisi; Ahmed Remzi Akyürek'in "Mahbûbü'l-ahibbe" tercümesini Rasim Deniz yeni harflerle yayımladı, Kayseri 1982 Keşfü'l-kınâ' an vechi's-semâ' — semâın meşruiyeti; 1016/1607 nüshası Köprülü Ktp. 1583/7; Yılmaz'ın tercümesi MÜİFD sy. 4 [1986] s. 273-284 Bunların yanında Hayâtü'l-ervâh ve necâtü'l-eşbâh, el-Fethu'l-ilâhî, Tecelliyât, et-Tarîkatü'l-Muhammediyye, Fethu'l-bâb ve ref'u'l-hicâb ve el-Mecâlisü'l-va'zıyye vardır. Şeyhi Üftâde'nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan meydana gelen Vâkıât da genellikle ona nisbet edilir. Türkçe eserlerinin başlıcaları: Divan — Dîvân-ı İlâhiyyât; 255 kadar ilâhi ile rubâî ve kıtalar — Kemaleddin Şenocak ve Ziver Tezeren ayrı ayrı yayımladı, İstanbul 1970 ve 1986 Necâtü'l-garîk fi'l-cem' ve't-tefrîk — cem' ve fark kavramları, manzum Tarîkatnâme — Celvetiyye âdâbı Mektûbât — çoğu III. Murad'a yazılmış 152 Türkçe ve yirmi iki kadar Arapça mektup; Süleymaniye Ktp., Fâtih 2572 Nesâih ve Mevâiz — 237 varak, kırk üç bölüm; bilinen tek nüshası Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâî Efendi 266 Mi'râciyye — Hüdâî Efendi 262 İlk üç Türkçe eser "Külliyyât-ı Hazret-i Hüdâyî" adıyla basılmış (İstanbul 1287), Hüdâyî Âsitânesi'nin son postnişinlerinden Mehmed Gülşen Efendi (ö. 1925) aynı külliyatı daha geniş bir hal tercümesi ve et-Tarîkatü'l-Muhammediyye ilâvesiyle yeniden neşretmiştir (İstanbul 1338). Eserlerinin İstanbul kütüphanelerinde çok sayıda nüshasının bulunması, Celvetî ve diğer tarikat mensuplarınca birçoğuna şerh ve hâşiye yazılması, benimsendiklerinin işaretidir. Türbesi ve Külliyesi Üsküdar Doğancılar'da, Ahmet Çelebi mahallesinde 997-1003 (1589-1595) yılları arasında kurulan külliye, Celvetiyye'nin âsitânesi ve pîr evi olmuş; Osmanlı kaynaklarında "Hazret-i Hüdâyî Âsitânesi", "Pîşvâ-yı Tarîkat-ı Aliyye-i Celvetiyye" gibi adlarla anılmıştır. 1266/1850 yangınında türbe dışındaki binalar ortadan kalkmış, külliye 1272/1855-56'da Sultan Abdülmecid tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Türbenin dikdörtgen planlı hariminin ortasında, dört mermer sütuna oturan ve içeriden Celvetî tacının tepeliği gibi on üç dilime taksim edilmiş ahşap bir kubbe yükselir; pîrin yaldızlı demir şebekelerle kuşatılmış ahşap sandukası bu kubbenin altındadır, çevresinde çocuklarına ve bir torununa ait on sanduka sıralanır. Harim kapısı üzerinde vefat tarihini (1038/1628) veren ta'lik hatlı Arapça bir kitâbe, duvarların üst kesiminde ise hattat Mahmud Celâleddin'in kaleminden çıkmış, Mülk sûresini ihtiva eden sülüs bir yazı kuşağı vardır. Türbe, vefatından 1925'e kadar Celvetiyye mensuplarınca bayram arefelerinde âsitâne şeyhinin riyâsetinde topluca ziyaret edilmiş; İstanbul'daki velî türbeleri içinde en çok rağbet görenlerden biri olma vasfını bugüne taşımıştır. Mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkındaki "Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler" şeklindeki duası, türbesini Eyüp Sultan, Sünbül Efendi ve Yahyâ Efendi'den sonra İstanbul'un en çok ziyaret edilen türbeleri arasına sokmuştur.

İstanbulVefât 1038 h.İncele
Evliyâ

Âteşbâz-ı Velî

Velî

Asıl adı Yûsuf b. İzzeddin olan Âteşbâz-ı Velî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin dergâhında aşçılığını yapan ve Mevlevîlik geleneğinde önemli bir yeri bulunan velîdir. Rivayete göre mutfağın odunu tükendiğinde Mevlânâ'nın latife yollu sözü üzerine ayaklarından çıkan ateşle yemeği pişirdiği anlatılır; "ateşle oynayan" anlamına gelen "âteşbâz" lakabı buradan gelir. Mevlevî dergâhlarında mutfak ocağının bulunduğu yer onun adıyla "Âteşbâz-ı Velî makamı" olarak anılmış, yemek sonrası okunan gülbanklarda saygıyla yâd edilmiştir. 684 (1285) yılında vefat etmiş olup türbesi Konya'da Meram yolu üzerinde, Aşkan tepesi yakınında bulunur ve Selçuklu mimarisi özellikleri taşır. Türbesi, dünyada bir aşçı için yapılmış ilk ziyaretgâh olarak kabul edilir.

KonyaVefât 684 h.İncele
Evliyâ

Şems-i Tebrîzî

Şemseddîn Muhammed b. Alî et-Tebrîzî

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin kendisiyle sohbetinden sonra hayatının yönü değişen mutasavvıf; Mevlevî geleneğinin "hakikat güneşi" saydığı sûfî. 582 (1186) yılı civarında Tebriz'de doğdu. Tam adı Muhammed b. Ali b. Melikdâd Tebrîzî'dir. Babası Ali b. Melikdâd (Melik Dâvûd da denir) Horasan'ın Bezer kasabasından gelip Tebriz'e yerleşmiş bir kumaş tüccarıdır. Gençliğinde kapalı bir mânevî yol tuttu; Tebriz civarında zühd içinde yaşayan ve geçimini sepet örerek sağlayan şeyh Ebû Bekr-i Selebâf'ın yanında yetişti. Kaynaklar seyahatlerine çıkmadan önce yaklaşık on dört yıl Selebâf'ın hizmetinde bulunduğunu kaydeder. Mevlânâ ile buluşmasından önce Bağdat, Dımaşk, Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan'a uzanan geniş bir seyahat hayatı yaşadı; Evhadüddîn-i Kirmânî, Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî ve Dımaşk'ta İbnü'l-Arabî başta olmak üzere devrin tanınmış âlim ve sûfîleriyle görüştü. Kaynaklara göre Anadolu'ya yönelmeden önce Halep'te on dört ay halvet ve riyâzetle meşgul oldu. Mevlânâ ile ilk karşılaşmalarının Dımaşk'ta mı Halep'te mi olduğu kaynaklarda ihtilâflıdır. Bir rivayete göre Mevlânâ, tüccar kıyafetindeki Şems'i görüp ona "Ey dünyanın ve mânaların sarrafı!" diye seslenmiş, Şems bu sözler karşısında istiğraka düşmüştür. Belirleyici olan ikinci karşılaşmadır: Eflâkî'ye göre Şems 26 Cemâziyelâhir 642'de (29 Kasım 1244) Konya'ya gelmiş, bir kervansaraya yerleşmiş ve Mevlânâ'ya Hz. Peygamber ile Bâyezîd-i Bistâmî'yi karşılaştıran bir soru yöneltmiştir. Mevlânâ'nın, Hz. Peygamber'in mânevî susuzluğunun sonsuzluğuna dair cevabı Şems'i derinden etkilemiştir. Bu karşılaşmanın ardından iki dost Selâhaddîn-i Zerkûb'un evinde üç ay süren bir halvete girdi; oruç ve semâ ile geçen bu dönemde Mevlânâ ders ve vaaz görevlerini bırakıp bütün vaktini Şems'le geçirdi. Bu durum, Mevlânâ'yı kamuya açık irşadından yoksun kalmakla karşı karşıya gören Konya ulemâsı ve halkı arasında husumet doğurdu. Şehir halkının baskısı üzerine Şems 643'te (1245-46) Konya'dan ayrılıp Dımaşk'a gitti; Mevlânâ'nın ardından Arapça-Farsça manzum mektuplar gönderdiği nakledilir. Yaklaşık bir yıl sonra dönen Şems, Mevlânâ'nın evlâtlığı Kimyâ Hatun ile evlendi. Kimyâ Hatun'un vefatından yedi gün sonra, Şâban 644'te (Aralık 1246) ikinci defa kaybolarak yine Dımaşk'a döndü; Mevlânâ, Sultan Veled'i bir heyetle arkasından gönderdi ve Şems, İbnü'l-Arabî'nin de ikamet ettiği Cebelisâlihiyye'de bulunarak Konya'ya getirildi. 8 Şâban 645'te (8 Aralık 1247) büsbütün ortadan kayboldu. Âkıbeti hakkında birden çok rivayet vardır; bunlar aşağıda Çok Görüşlü Sunum bölümünde verilmiştir. Tesir Halkası — Şems'e bağlanan bir hilâfet silsilesi ya da müstakil bir tarikat yoktur; Mevlânâ ile ilişkisi alışılmış mürşid-mürid yapısını aşan, iki mânevî akranın sohbet i olarak anlaşılmıştır. Buna karşılık tesiri Mevlevî geleneğinin bütününe sinmiştir: Mevlânâ'nın Dîvân-ı Kebîr 'i Şems'i şemsü'l-hak ve'd-dîn ve nûr-ı mutlak gibi unvanlarla öven manzumelerle doludur ve divan onun adıyla anılır. Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ daha derin mânevî hâllere girmiş, en büyük eseri Mesnevî bu dönemin ardından yazılmıştır. Sultan Veled, Mevlânâ'nın Şems'in mânâ sını Selâhaddîn-i Zerkûb'da bulduğunu, iki mânevî makamın "süt ile şekerin karışması gibi" birleştiğini kaydeder. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Şems'in çizgisinin merkezinde ilâhî aşk ve insan sevgisi vardır; tarikatı şeriat ve hakikatle birlikte anlaşılan bir yol olarak görür, melâmet i bir mânevî makam sayar ve semâı bir hâl olarak yaşar — Mevlânâ'ya devrederek semâın bilinen biçimini de o öğretmiştir. Kuru bilgiyi reddeder: kaynağın naklettiğine göre Allah dostlarının sohbetini tattıktan sonra bütün ilmini defterinden silmiş, aklî ve naklî ilimlerden soyunarak tecrîd , tefrîd ve tevhid alanını tercih etmiştir. Karşılaştığı şeyh ve âlimleri ihlâsları bakımından sıkı bir imtihandan geçirir; Mevlânâ'nın mânevî olgunluğunu görüp ona müridlikle değil sohbetle bağlanması bu tavrın sonucudur. Eserleri — Şems'in öğretisi Makālât-ı Şems-i Tebrîzî adıyla derlenen mecmuada yaşamaktadır; eser Hırka-i Şems ve Esrâr-ı Şemseddîn-i Tebrîzî adlarıyla da anılır. Sözleri, sohbetleri ve hikâyelerinden oluşan derlemeyi Sultan Veled'in yahut bizzat Mevlânâ'nın yapmış olabileceği belirtilir. En eski nüshası Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndedir (nr. 2154). Mehmet Nuri Gençosman'ın Türkçe ve William Chittick'in İngilizce (2004) tercümeleri yayımlanmıştır. Türbesi ve Külliyesi — Kabrinin yeri kesin değildir. Eflâkî, cesedinin bir kuyuya atıldığını, sonra Sultan Veled tarafından çıkarılarak Emîr Bedreddin'in yakınına defnedildiğini nakleder; Konya'daki makam bu rivayete dayanır. Başka kaynaklar kabrini Tebriz'de, Hoy'da (İran) veya Multan'da (Pakistan) gösterir. Kaynak, son istirahatgâhını kesinleştiren bir tarihî kayıt bulunmadığını belirtir.

Konyaİncele
Evliyâ

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Mevlânâ Celâleddîn Muhammed b. Bahâeddîn Veled

Mevlevîliğin pîri sayılan mutasavvıf ve şair; Mesnevî 'nin müellifi. 6 Rebîülevvel 604'te (30 Eylül 1207) Belh'te doğdu. Babası, Sultânülulemâ lakabıyla anılan tanınmış âlim Bahâeddin Veled'dir. Kaynaklara göre aile, 1220 yılında Horasan şehirlerinin Moğol istilâsına uğraması üzerine batıya doğru yola çıktı. Semerkant, Nîşâbur ve Bağdat gibi büyük şehirlerden geçtiler; Nîşâbur'da Ferîdüddin Attâr'ın genç Mevlânâ ile görüştüğü nakledilir. Aile 1221 civarında Konya'ya yerleşti. Bahâeddin Veled 1231'deki vefatına kadar Altınapa Medresesi'nde ders verdi; babasının vefatından sonra yirmi dört yaşındaki Mevlânâ onun ders kürsüsünü devraldı. Babasının ardından Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî'ye bağlandı ve dokuz yıl onun terbiyesinde mânevî eğitim gördü. Bunu, hayatını ve verimini kökten değiştiren Şems-i Tebrîzî ile karşılaşması izledi: Şems 26 Cemâziyelâhir 642'de (29 Kasım 1244) Konya'ya geldi. Mevlânâ ders görevlerini bırakıp vaktini onunla sohbette geçirdi; müridlerin şikâyeti ve yayılan dedikodular üzerine Şems ansızın şehri terketti . Mevlânâ ardından dönmesi için mektuplar yazdı. 645 (1247) civarındaki ikinci kayboluşunun ardından ise onun öldürüldüğü yahut esrarengiz biçimde ortadan kaybolduğu yolunda birbirini tutmayan haberler nakledilmiş, kabrinin yeri de ihtilâflı kalmıştır. Seyyid Burhâneddin'in vefatının ardından kurduğu yakınlıklar sırasıyla kuyumcu Selâhaddîn-i Zerkûb ve Hüsâmeddin Çelebi ile oldu. Mesnevî , Şems'in kaybından sonraki derin hüznü izleyen sükûn döneminde, Hüsâmeddin Çelebi'nin teşvikiyle yazılmaya başlandı. 5 Cemâziyelâhir 672'de (17 Aralık 1273) vefat etti. Cenazesinde yas tutulmamasını istemiş, ölüm gününü şeb-i arûs (düğün gecesi) diye adlandırmıştı; ölüm, ona göre ilâhî olanla vuslattır. Cenazesine her dinden insanın katıldığı nakledilir. Tesir Halkası — Mevlevîliğin kuruluşu ona nisbet edilir; tarikatın kurumsal yapısını tarikat âdâbı ve teşkilâtı hâlinde düzenleyen ise vefatından sonra oğlu Sultan Veled olmuştur. Hüsâmeddin Çelebi'nin on yıllık postnişinliğinin ardından Sultan Veled halife olarak onun yerine geçmiştir. Şairliği ve Tasavvufî Çizgisi — Çizgisinin merkezinde ilâhî aşk vardır: ona göre insanın dönüşümü için akıl tek başına yetmez, ilâhî aşk gereklidir. Hoşgörüyü savunur; görünürdeki ikiliği özünde birlik olarak görür. Meşhur bir rubâîsindeki "Ben bu mahalledenim" ifadesi, kavmî sınırları aşan bir insan kardeşliğini dile getirir. Eserleri — 1. Dîvân-ı Kebîr. Gazel ve rubâîlerden oluşur; Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adıyla da anılır ve kırk bini aşkın beyit tutar. 2. Mesnevî. En önemli eseri; altı defter hâlinde yaklaşık yirmi beş bin beyittir ve tasavvufî öğretiyi bütün genişliğiyle kapsar. 3. Fîhi mâ fîh. Sohbetlerinin derlemesidir. 4. Mecâlis-i Seb'a. Yedi meclisinde yaptığı vaaz ve irşadların sonradan kitap hâline getirilmiş şeklidir. 5. Mektûbât. Çeşitli vesilelerle çeşitli kişilere yazdığı mektuplardır. Türbesi ve Külliyesi — Konya'daki türbesi, üzerindeki firuze kubbesiyle tanınır ve büyük bir ziyaretgâh hâline gelmiştir.

KonyaVefât 672 h.İncele
Evliyâ

Veli Şemseddîn

Bursa velîlerinden

Veli Şemseddîn, Bursa velîlerinden olup babasının adı Mûsâ'dır. Tasavvuf yolunda, Emir Sultan hazretlerinin halifelerinden Hoca Hasan Efendi'nin talebesi olarak yetişti. Kaynaklarda ârif, âbid, zâhid, verâ sahibi ve ilmiyle amel eden faziletli bir zat olarak anılır. Ömrünü vaaz ve nasihatle geçirir, bu yolla pek çok kimsenin ondan istifade etmesini sağlardı. Şakâyık-ı Nu'mâniyye sahibi, onun el yazısıyla yazılmış bir kitap gördüğünü; bu kitapta Kur'ân-ı kerîmin tefsîri, te'vîli ve tasavvuf büyüklerinin sözlerine dair ince manalar bulunduğunu nakleder ve buradan onun hem zâhirî hem bâtınî ilimlere sahip bir âlim olduğu sonucuna varır. Kaynaklarda kendisine atfedilen bir menkıbeye göre, babası tarafından ihmal edilen bir çocuğun ileride çok yüksek derecelere ulaşacağını müjdelemiş; bu işaretin sonradan gerçekleştiği, söz konusu kişinin (Hocazâde) Muallim-i Sultânî ve kâdıasker makamlarına yükseldiği anlatılır. Veli Şemseddîn, Bursa'da bir mescid yaptırmış ve 1470 (H.875) yılında vefat ederek bu mescidin yanına defnedilmiştir. Yaptırdığı mescid sonradan Velî Şemseddîn mescidi adıyla tanınmıştır. Kaynaklarda ayrıca Balıkesir'de de ona nisbet edilen bir kabrin bulunduğu belirtilir.

BursaVefât 875 h.İncele
Evliyâ

Vânî Mehmed Efendi

Hünkâr şeyhi, seyyid

Hünkâr şeyhi olarak tanınan Vânî Mehmed Efendi, Peygamber efendimizin soyundan gelen bir seyyiddir. Aslen Van'ın Hoşab (Güzelsu) kasabasından olup babası Vânî Bistâm Efendi'dir; doğum tarihi kaynaklarda bilinmemektedir. İlk tahsiline Van'da başladı, ardından Gence, Karabağ ve Tebriz gibi doğunun belli başlı ilim merkezlerini dolaştı; Nûreddîn Şirvânî'den Halvetî yolunun tasavvuf bilgilerini öğrendi. Tefsîr, hadîs, fıkıh ve tarih ilimlerinde derinleşti, edebiyat ve belâgatte yükseldi. Erzurum'a yerleşerek camilerde vaaz ve nasihatlerde bulundu. Burada tanınması üzerine, sadrazam olan Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile sohbetleri sayesinde adı İstanbul'a ulaştı. Pâdişâh Dördüncü Mehmed Han'ın emriyle İstanbul'a çağrıldı; padişah hocası (Hünkâr şeyhi) ve Yeni Câmii'nin ilk kürsü vâizi oldu, ayrıca Şehzâde Mustafa'nın hocalığını yaptı. Vaazları büyük itibar gördü; zühd ve takvâsıyla tanındı. Kaynaklarda, Mesih olduğunu iddia eden Sabatay Sevi'nin Edirne'de kurulan bir divanda sorgulanması sırasında Şeyhülislâm ile birlikte yer aldığı nakledilir. 1683'te Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki İkinci Viyana Seferi'ne ordu şeyhi olarak katıldı; seferden sonra Bursa yakınlarındaki Kestel köyüne gönderildi. İstanbul Boğazı'nda kendi adıyla anılan Vaniköy'de cami ve medrese, Kestel'de de büyük bir cami ve mektep yaptırdı. Arâis-ül-Kur'ân ve Hülâsât-üt-Tefâsîr gibi eserler kaleme aldı. 1685 (H.1096) yılında Kestel köyünde vefat etti ve burada kendi yaptırdığı caminin girişine defnedildi.

BursaVefât 1096 h.İncele
Evliyâ

Üftâdezâde Kutub İbrâhim Efendi

Bursa velîlerinden, Üftâde'nin torunu

Üftâdezâde Kutub İbrâhim Efendi, Bursa'da yaşamış velîlerden olup büyük velî Üftâde hazretlerinin torunudur. 1606 (H.1015) yılında doğdu. Babası Mustafa Efendi, dedesi Üftâde'nin dergâhında şeyhlik yapmış ve 1608'de vefat etmiştir. Kutub İbrâhim Efendi tasavvuf yolunda Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin sohbetlerinde olgunlaştı ve ondan hilâfet aldı. Rivayete göre dedesi Üftâde bir gün Hüdâyî'ye, kendi evladından birinin onun talebesi olacağını ve onun vasıtasıyla hakikat sırrına ulaşacağını söyleyerek torununun bu makama ereceğini önceden haber vermiştir. Yine nakledildiğine göre Kutub İbrâhim Efendi hilâfet alıp Bursa'ya dönerken Hüdâyî'ye ne zaman ziyarete gelebileceğini sorduğunda, Hüdâyî 'Biz sizin hizmetiniz için bu vakte kadar bekledik' karşılığını vermiştir. 1628'de Bursa'ya vardığında Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin vefat haberini aldı. Bunun ardından dedesinin zâviyesinde elli seneyi aşkın bir süre talebe yetiştirmekle meşgul oldu, insanlara doğru yolu anlattı. Kaynaklarda vefatından yıllar sonra türbedâr ve cami imamının rüyalarında onu görmeleri üzerine kabrinin açıldığı, içeriden güzel bir koku yayıldığı ve kefeninin çürümemiş bulunduğu nakledilir. 1678 (H.1089) yılında vefat etti; vasiyeti gereği Üftâde hazretlerinin türbesinin dışına defnedildi. Vefatına 'Göçdi bin seksen dokuzda Cennet'e Kutb-ı zaman' mısraıyla tarih düşülmüştür.

BursaVefât 1089 h.İncele
Evliyâ

Üftâde

Bursa velîlerinden, Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin hocası

Celvetiyye yolunun pîri sayılan Bursalı mutasavvıf ve şair. Adı Mehmed, lakabı Muhyiddin'dir; şiirlerinde kullandığı "Üftâde" mahlasıyla tanınır. Üftâde "düşkün, âşık" demektir ve bu ad ona bir rüya uyarısından sonra kalmıştır. Bursa'nın Araplar mahallesinde doğdu. Doğum tarihi kaynaklarda 895 (1490) olarak verilmekle birlikte, müridi Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin Vâkıât'ında geçen bir ibareden 900 (1495) civarında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Babasının Manyas'tan gelip Bursa'ya yerleştiği kaydedilir. Çocuk yaşlarında Bayramî şeyhlerinden Muk'ad Hızır Dede'ye intisap etti ve onun teşvikiyle ilim tahsiline başladı; şeyhinin vefat ettiği 918'e (1512) kadar yaklaşık sekiz yıl ona hizmet etti. Güzel sesiyle Bursa Ulucamii'nde ve Doğan Bey Mescidi'nde ezan okudu. Birkaç akçelik maaşı kabul ettiği için rüyasında "Mertebenden üftâde oldun (düştün)" diye uyarıldığının ERTESİ GÜNÜ ezan okumayı bıraktı. Bu olaydan sonra ipekçilik ve düğmecilik yaparak, kitap istinsah ederek geçimini sağladı; imamlık ve müezzinlik görevini ise ücret almadan, fahrî olarak sürdürdü. Bu tercih onun hayatının anahtarıdır: geçimini el emeğinden çıkarmış, dinî hizmeti ücretten ayırmıştır. Otuz beş yaşları civarında vaaz ve irşada başladı. Doğan Bey Mescidi, Namazgâh Camii ve diğer camilerdeki vaazlarını halk büyük bir ilgiyle takip etti. Uludağ eteklerindeki Pınarbaşı Kuzgunluk mahallesinde inşa ettirdiği cami ve tekkede irşad faaliyetini sürdürürken 1529-1536 yılları arasında Emîr Sultan Camii hatipliğine tayin edildi. Bu görevi Emîr Sultan'ın mânevî işaretiyle kabul ettiğini söylemiş ve vefatına kadar sürdürmüştür. Yerkapı semtinde 985 (1577) yılında tamamladığı camisi ile tekkesi, çeşitli zamanlarda yapılan tamir ve tâdilâtla günümüze ulaşmıştır. 12 Cemâziyelevvel 988 (25 Haziran 1580) tarihinde vefat etti. Mehmed ve Mustafa adlı iki oğlu tekkesinde sırayla postnişin oldu. En meşhur halifesi, hayatının son yıllarında 984'te (1576) kendisine intisap eden Azîz Mahmûd Hüdâyî'dir; Hüdâyî'nin üç yıl boyunca tuttuğu notlar Vâkıât adıyla Üftâde'nin öğretisini bugüne taşımıştır. TEİS, halifelerinin en meşhurları arasında Üftâdezâde Şeyh Mehmed Efendi (994/1586), Muabbir Veli Dede (1010/1601), Üftâdezâde Şeyh Mustafa Efendi (1017/1608) ve Hüdâyî'yi sayar; yaşı diğer kardeşlerinden küçük olmasına rağmen oğullarından Mehmed Efendi'yi halife olarak vasiyet ettiği de rivayetler arasındadır. Silsilesi ve Celvetiyye Üftâde'nin tarikat silsilesi Hızır Dede ve Akbıyık Sultan vasıtasıyla Hacı Bayrâm-ı Velî'ye ulaşır. Celvetiyye tarikatı Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye nisbet edilmekle birlikte, seyrüsülûk usulü bakımından CELVETİ esas alan Üftâde'dir; bu sebeple TDV müellifi "onun Celvetiyye'nin pîri olduğu da söylenebilir" der. Bir Celvetî şeyhi olan İsmâil Hakkı Bursevî bu gelişmeyi ay istiaresiyle anlatır: Celvetiyye, İbrâhim Zâhid-i Geylânî devrinde HİLÂL, Üftâde zamanında AY, Hüdâyî döneminde DOLUNAY durumundadır (Silsile-i Celvetiyye, s. 63). Zühdü ve Kanûnî ile Karşılaşması En belirgin özelliklerinden biri zühd ve takvâsıdır; haramlardan kaçınmanın yanında bazı helâllere dahi iltifat etmemiştir. Bir zamanlar vaazlarında Mesnevî ve Fusûsü'l-hikem'den bahsetmesini yasaklayan Kanûnî Sultan Süleyman'ın, sonradan onu İstanbul'a davet edip hürmet gösterdiği; tekkesine vakfetmek istediği bir iki köyü kabul etmediğini görünce vezirlerine "bazı şeyhler tâlib-i dünyâdır, fakat Üftâde târik-i dünyâdır" dediği rivayet edilir. Şairliği Yûnus Emre tarzında sade bir dille ârifane şiirler yazdı; şiirleri tekke çevrelerinde büyük ilgi gördü, bazıları ilâhi şeklinde bestelenerek okunageldi. Divanı Bursalı Mehmed Tâhir tarafından bastırılmış (İstanbul 1328), Latin harfleriyle üç neşri daha yapılmıştır (Mustafa Bahadıroğlu, "Celvetiyye'nin Pîri Hz. Üftâde ve Divanı", Bursa 1995; "Üftâde Divanı", Bursa 2000 ve İstanbul 2011). Çoğu aruzla, bir kısmı heceyle yazılmış elli parça şiir ihtiva eden divanını Paul Ballanfat "Le divan Hazret-i Pir Üftâde" adıyla Fransızca'ya çevirmiş (Paris 2002), Angela Culme-Seymour bu Fransızca çeviriyi "The Nightingale in the Garden of Lover" adıyla İngilizce'ye aktarmıştır (Oxford 2005). "Yine dûş oldu gönül yârin cemâl-i şem'ine / Götürüp yüzden nikābı garkolup envârına" mısralarıyla başlayan şiirini Ali Örfî Efendi "Şerh-i Nutk-ı Üftâde" adıyla şerhetmiştir. TEİS, şiirlerinde hem Arapça-Farsça kelimelerin sıkça kullanıldığı ârifane bir dilin hem de halkın anlayacağı yalın bir söyleyişin yan yana bulunduğunu; temaların Allah'a âşık olmak, cemâlini görmeye layık hale gelmek ve tarikata bağlılık etrafında döndüğünü kaydeder. Vâkıât Azîz Mahmûd Hüdâyî, 1 Zilkade 984 (20 Ocak 1577) tarihinden itibaren üç yıl süren seyrüsülûkü boyunca mürşidinin sözlerini Arapça olarak kaydetmiş; hilâfet alıp Bursa'dan ayrılmasına bir ay kala, 9 Şevval 987 (29 Kasım 1579) Cuma günü eseri tamamlamıştır. Vâkıât-ı Hüdâyî (Vâkıât-ı Üftâde) adıyla tanınan kitabın baş tarafında "sülûk esnasında hazret-i şeyh ve bu fakir arasında geçen, işlenmiş altından kıymetli yüce sözler" anlamına gelen bir ibare bulunur. İsmâil Hakkı Bursevî'nin "Hazret-i Hüdâyî'nin derlediği Şeyh Üftâde'nin sözleri ki Vâkıât adıyla ünlenmiştir" demesi, esere bu adın sonradan verildiğini gösterir. Üftâde'nin görüşleri ve Celvetiyye tarikatı hakkında TEMEL KAYNAK sayılan kitabın müellif nüshası, her biri 100 varaklık iki cilt hâlinde Üsküdar Hacı Selim Ağa Kütüphanesi'nde kayıtlıdır (Hüdâî Efendi, nr. 249-250). Hüdâyî'nin müridlerinden olduğu tahmin edilen Mehmed Muizzüddin Celvetî, eserin bazı kısımlarını şeyhin sağlığında Türkçe'ye çevirmiştir (Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 253/6). Tekkesi Uludağ'ın eteklerinde, güneyden kuzeye dik meyilli bir arazide toplam 2.507 m² üzerine kurulan tekke; mescid, semâhâne, harem, selâmlık, çilehâne ve çeşmeden meydana gelen bir külliye niteliğindedir. Üftâde'nin torunu, dördüncü postnişin Kutub İbrâhim Efendi 1081 (1670) yılında tekkeyi ilâve binalarla yenilemiş ve etrafını müstahkem hâle getirmiştir. Bugünkü şekli III. Selim ve II. Mahmud dönemi özelliklerini taşır. Mescidin batı duvarındaki, "Hû Çeşmesi" diye bilinen çeşmenin yenilenmiş parçası üzerinde 974 (1566) tarihi ile suya dair âyet (el-Enbiyâ 21/30) işlidir. Çilehânede, eskiden dergâhta kullanılan ve Üftâde ile Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye atfedilen birtakım eşyalar sergilenmektedir. Selâmlık kısmı günümüzde yıkılmış ve üzerinden yol geçirilmiştir; harem, çilehâne ve diğer bölümlerde son yıllarda kapsamlı restorasyonlar yapılmıştır.

BursaVefât 988 h.İncele
Evliyâ

Üç Kuzular

Buhârâ'dan gelen velî dervişler

Üç Kuzular, kaynaklarda Buhârâ'dan Bursa'ya gelen velî dervişler olarak anılan üç kişiden meydana gelen bir topluluktur. Bu üç zatın isimleri Şeyh Safiyyüddîn, Şeyh Muhammed ve Açıkbaş Şeyh Ali'dir. Anlatıldığına göre üçü de çoğunlukla Emir Sultan hazretlerinin sohbet meclislerine katılır, onun ilim ve irfanından istifade ederlerdi. Hayatlarına dair ayrıntılı bilgi kaynaklarda yer almamakla birlikte, ömürleri boyunca birlikte yaşadıkları ve birbirlerinden ayrılmadıkları nakledilir. Bu beraberlik vefatlarından sonra da sürmüş; üçü de aynı yere defnedilmişlerdir. Kabirlerinin Bursa'da Üçkuzular semtinde bulunduğu ve buranın bir ziyaret mahalli olduğu belirtilir. Kaynaklarda kendilerine atfedilen ayrıntılı menkıbe ya da kerâmet anlatısı bulunmamakta, daha çok Emir Sultan'ın çevresinde yetişmiş, birlikte yaşamış ve birlikte vefat etmiş velî dervişler olarak hatırlanmaktadırlar. Defnedildikleri semtin onların adıyla anılması, Bursa'nın manevi coğrafyasında bıraktıkları izin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Bursaİncele
Evliyâ

Tokatlı Hayreddin Efendi

Bursa velîlerinden

Tokatlı Hayreddin Efendi, Bursa velîlerinden bir zattır. Babası Tokatlı olup Edirne'de evlenmiş, Hayreddin Efendi de Edirne'de dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi kaynakta belirtilmemiş olup 1608 (H.1017) yılında Bursa'da vefat etmiştir. Bir müddet ilim tahsil ettikten sonra Bursa'ya gitmiş, burada Murâdiye Medresesi'nde muîd, yani müderris yardımcılığı yapmıştır. Kastamonulu Şâbân Efendi'nin halifesi Şeyh Osman Efendi'ye talebe olarak tasavvuf yolunda yetişmiştir. Daha sonra Halvetiyye yolunun büyük velîlerinden Yiğitbaşı Efendi'nin halifesi Karamânî Efendi'den icâzet alarak onun halifesi olmuştur. Bursa'da Murâdiye mahallesinde Bahri Dede Zâviyesi yakınında ikamet edip taat ve ibadetle meşgul olmuş; İnegöl'de Kâsım Efendi'nin sohbetlerine devam ederek bu zattan da icâzet almıştır. Bundan sonra Bursa'da Ahmed Paşa Fenârî Câmii yanındaki zâviyede uzun süre insanlara rehberlik etmiş, onlara İslâmiyeti öğretmiş ve dîne uymalarına vesile olmuştur. Bu hizmeti sürdürürken vefat etmiştir. Kaynaklarda nakledildiğine göre, cenazesi zâviyesinden alınıp Câmi-i kebîr'e götürülürken kendisinin, elinde bastonuyla cemaatin arkasından kendi cenazesini takip ettiği görülmüştür.

BursaVefât 1017 h.İncele
Evliyâ

Tezveren Dede

Bursa velîlerinden

Tezveren Dede, Bursa velîlerinden bir zattır. Kaynak sayfada hayatı ve hangi devirde yaşadığı hakkında herhangi bir bilgi bulunmadığı belirtilmektedir. Türbesinin Bursa'nın Kuzgunluk semtinde olduğu ve günümüzde ziyaret edildiği kaydedilmiştir. Bunun dışında doğum ve vefat tarihi, ailesi, ilmî veya manevî hayatı, talebeleri ya da kendisine atfedilen herhangi bir menkıbe hakkında kaynakta bilgi yer almamaktadır.

Bursaİncele
Evliyâ

Tâcüddîn İbrâhim Karamânî

Anadolu velîlerinden

Anadolu velîlerinden olan bu zatın ismi İbrâhim bin Bahşî, lakabı Tâcüddîn'dir. Doğum tarihi bilinmemekte olup 1467 (H.872) yılında Bursa'da vefat etmiştir. Aslen Manavgat'ın Demirciler köyündendir; babası Fakîh Bahşî diye tanınırdı. Tahsilini Eğridir'de yapmış, Şeyhülislâm'ın damadı Pîrî Halîfe'den zamanının zâhirî ilimlerini öğrenmiştir. Pîrî Halîfe, hocasının Konya'ya yerleştiğini duyunca Tâcüddîn İbrâhim'i de yanına alarak onu ziyarete gitmiş; böylece Tâcüddîn İbrâhim, Abdüllatîf Makdisî'nin hizmet ve sohbetinde bulunup teveccühlerine kavuşmuştur. Pîrî Halîfe Eğridir'e dönmek için izin istediğinde hocası Abdüllatîf Makdisî'nin Tâcüddîn İbrâhim'i yanlarında bırakmalarını istemesi üzerine Tâcüddîn İbrâhim hocasından ayrılmamış, daha sonra hocası Bursa'ya yerleşince onunla birlikte gitmiştir. Bu bağlılığı sebebiyle manevî dereceler elde etmiş ve talebe yetiştirme makamına yükselmiştir. Abdüllatîf Makdisî'nin 1461 (H.866) yılında vefatından sonra onun yerine geçerek insanlara emr-i mâruf ve nehy-i münkerde bulunmuş; hocasının kabrinin çevresini satın alıp oraya dergâh, mescid ve hamam yaptırmıştır. Kaynaklarda nakledildiğine göre, sevdiklerinden Bostancı Dede, onu bir gün dergâhında bulamayıp uzun arayıştan sonra bir dağda, orman içinde ibadetle meşgul hâlde bulduklarını anlatır; Çanakçı Dede ise bir gece talebelerine yüz on kap yemek götürdüğünü nakleder ki bu, orada pek çok kimsenin ilim ve edep öğrendiğini gösterir. Veliyyüddînzâde Ahmed Paşa onu, manevî sırlar hazinesinin emini ve nurlar bahçesinin süsü diyerek övmüştür.

BursaVefât 872 h.İncele
Evliyâ

Şeyh Ahmed Efendi

Osmanlı dönemi Anadolu velîlerinden

Şeyh Ahmed Efendi, Osmanlılar zamanında Anadolu'da yetişen velîlerdendir ve Emîr Sultan hazretlerinin yoluna mensuptur. Babası Abdurrahmân Efendi adında bir zattır. Doğum tarihi bilinmemektedir; 1529 (H.935) yılında Bursa'da vefat etmiştir. Devrinin usulüne göre ilim tahsil etmiş, âlim ve velî zatların sohbet meclislerinde bulunmuş; bilhassa tefsir ve fıkıh ilimlerinde derinleşerek hem âlim hem de yüksek bir velî olmuştur. Rumeli Yenişehiri'nde insanlara vaaz ve nasihat etmiş, Hicaz'a giderek hac vazifesini yerine getirmiş ve Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyaret etmiştir. Kaynaklarda nakledildiğine göre, babasıyla birlikte hacca giderken Makâm-ı İbrâhim'de namaz vakti geldiğinde âniden zuhûr eden bir kimse imam olup namaz kıldırmış; namazdan sonra Ahmed Efendi bu zatla müsâfeha edip duâ istemiş ve sonradan kutb-ı zaman ile müşerref olduğunu söyleyerek sevincini ifade etmiştir. Hacdan döndükten sonra babası Abdurrahmân Efendi'nin vefatı üzerine Emîr Sultan dergâhında onun yerine geçmiş, beş yıl boyunca talebe yetiştirip insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmıştır. Vefatından önce talebesi İbrâhim Efendi'yi yerine halife bırakmıştır. Uzun boylu, beyaz benizli ve zayıf bedenli olan Ahmed Efendi; dünya malına önem vermez, çok ibadet eder, riyâzet ve mücâhede ile meşgul olurdu. Yolculuk, kış ve yağmur demeden virdlerine devam eder, geceleri pek az uyur, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. Vaazları çok tesirliydi; kürsüye çıktığında cemaatten pek çok kimse ağlardı.

BursaVefât 935 h.İncele
Evliyâ

Süleymân Çelebi

Mevlid yazarı, şair ve mutasavvıf

Süleymân Çelebi, Türkçe yazılmış meşhûr Mevlid kasîdesinin müellifi olarak tanınan bir zattır. Bursa'da doğmuştur. Doğum tarihine dair kesin bir kayıt bulunmamakla birlikte, Mevlid'ini altmış yaşında iken 1409 (H.812) yılında tamamladığı ve 1422 (H.825) yılında vefat ettiği bilgisinden hareketle 1351 (H.752) yılında dünyaya geldiği sonucuna varılmıştır. Sultan Birinci Murad Han'ın vezirlerinden Ahmed Paşa'nın oğlu, Şeyh Mahmûd Efendi'nin torunudur. Bursa'da devrinin önde gelen âlimlerinden ilim öğrenmiştir. Sultan Yıldırım Bâyezîd zamanında Dîvân-ı hümâyûn imamlığı yapmış, ardından padişahın inşa ettirdiği camiye imam olmuş, daha sonra da Ulu Câmi'nin baş imamlığına getirilmiştir. Kaynaklarda nakledildiğine göre, imamlığı sırasında İranlı bir vâizin peygamberler arasında üstünlük farkı bulunmadığını öne süren yanlış bir tefsir yapması ve bunun cemaatten biri tarafından âyetlere dayanılarak düzeltilmesi, Süleymân Çelebi'yi derinden etkilemiş; bu hâdise üzerine meşhur Mevlid-i Şerîf'ini kaleme almıştır. Eserinde Ehl-i sünnet itikadını anlatmış, Peygamber efendimizin faziletlerini izah etmiştir. Mevlid; münâcaat, velâdet, risâlet, mîraç, rıhlet ve duâ bölümlerinden meydana gelir. Söze Allahü teâlânın adıyla başlayan müellif, Âdem aleyhisselâmdan Peygamberimize kadar gelen nûrun intikalini, doğum ânını ve mîraç hâdisesini anlatır. Eser aruz vezniyle, kaside biçiminde tertip edilmiş; sade, olgun ve kompozisyon bütünlüğü taşıyan diliyle dîvan şâirlerince dahi beğenilmiştir.

BursaVefât 825 h.İncele
Evliyâ

Rüstem Halîfe Bursevî

Bursa evliyâsından, kerâmet ehli zât

Rüstem Halîfe Bursevî, Bolu vilâyetinin Göynük kazasından olup Bursa'da yaşamış evliyâdandır; doğum yılı bilinmemektedir. Tasavvuf yoluna mensup, kerâmet ehli bir zat olarak anılır. Önceleri ticaretle meşgul olan Rüstem Halîfe, daha sonra Kastamonulu Şeyh Hacı Halîfe'ye talebe olarak tasavvuf yoluna girdi. Az yiyip içen, az şeyle yetinen, daima riyâzet halinde yaşayan ve sürekli Kur'ân okumakla meşgul olan biriydi. Kaynaklarda nakledildiğine göre, Lâmiî Çelebi tarafından anlatılan bir menkıbede, gözlerinde ağrı çeken Rüstem Halîfe, bir gençle karşılaşmış; bu gencin Hızır aleyhisselâm olduğu anlaşılmıştır. Genç ona, sünnet-i müekkede olan namazların son iki rekâtında Muavvizeteyn sûrelerini okumasını tavsiye etmiş, bunun üzerine Rüstem Halîfe şifa bulmuştur. 1511'de (H.917) vefat etti. Kabri, Bursa'da hisar içinde, Orta Pazar'da Nakkâş Ali Mescidi civarında, Osman Çelebi'nin kabri yanında bulunmaktadır.

BursaVefât 917 h.İncele
Evliyâ

Pîr Emir Sultan

Anadolu velîlerinden

Asıl adı Mehmed olan Pîr Emir Sultan, Anadolu velîlerindendir; doğum yeri ve yılı ile vefat yeri ve yılı belli değildir. Buhara taraflarından gelerek 1495'te (H.900) Bursa'ya yerleşti ve Emir Sultan hazretlerinin akrabası olduğunu bildirdi. Mûsâ Baba semtinde bir dergâh inşa ettirilerek burada talebe yetiştirmeye başladı. Kaynaklarda nakledildiğine göre kendisine bağlanan birçok keramet anlatılır. Bunlardan birinde, misafirleri abdest alacak yer sorduğunda Pîr Emir asasıyla caminin batı tarafını işaret etmiş; oraya gelenler önce su bulamasa da, "beni takip ediniz" demesinin ardından su aktığını görmüşlerdir. Yine nakledildiğine göre, türbesine girip mezarın üzerine çıkarak kötü sözler söyleyen bir askerin ayakları kurumuş ve bölge o askerler için yasak ilan edilmiştir. Bir başka rivayette, mezara saygısızlık eden bir korucunun rüyasında Pîr Emir'i görüp uyarıldığı, kısa süre sonra vefat ettiği aktarılır. Caminin imamının türbeye ayaklarını uzatarak uyuduğu sırada rüyasında bir zatın ayaklarını çevirerek onu uyardığı da anlatılanlar arasındadır. Vefatından sonra kendi türbesinin bahçesine defnedilmiştir.

Bursaİncele
Evliyâ

Muslihuddîn Tavîl

Osmanlı âlim ve velîsi

Muslihuddîn Tavîl, Osmanlı âlim ve velîlerindendir. Kastamonu'ya bağlı Küre'de doğmuş olup doğum yılı bilinmemektedir; on altıncı asrın başlarında vefat etmiştir. Zamanının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil ettikten sonra tasavvufa yöneldi. Şeyh İlâhî hazretlerine talebe olarak ondan feyz aldı ve tasavvuf yolunda yüksek mertebelere ulaştı. Sultan İkinci Bâyezîd'e bir mektup göndererek zulüm ve bid'atler konusunda uyarıda bulunmuştur. Kaynaklarda nakledildiğine göre, Taşköprüzâde'nin Şakâyik adlı eserinde aktarılan bir hatırada, Muslihuddîn Tavîl'in heybetli görünüşünün, kendisini çocukluk çağında gören bir kimsenin üzerinde kalıcı bir tesir bıraktığı anlatılır. Vefatından sonra Bursa'da, Şeyh Tâceddîn Efendi'nin kabri yanına defnedilmiştir.

Bursaİncele